Yazarlar Hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazarlar Hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2020

İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar #2



Daha önce yedi yazarın ölümlerine ilişkin İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar başlığı altında bir yazı yazmıştım. Yazarların hayat hikayeleri okumayı seviyorum. Hazır bol bol vakit varken yeni araştırmalara yelken açtım ve İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar yazısının devamı niteliğinde olacak bir yazı hazırlamak için kolları sıvadım. Ortaya enteresan bir liste çıktı.

Sırça Fanus kitabında yaşadığı depresyonu ayrıntılı bir şekilde ele alan Sylvia Plath, 30 yaşında kendi hayatına son verir. İlk şiirini sekiz yaşında babası öldüğünde yazar. Sonrasında geçirdiği bunalımlı dönemler, mutsuz bir evlilik, intiharına zemin hazırlar. İki kez intihar etmeyi dener ama başarısız olur. Bazı kaynaklarda aslında kurtulacak şekilde intihar ettiği yazılıyor. Fakat son denemesinde bir şeyler ters gider ve cansız bedeni çocukların bakıcısı tarafından bulunur. Sabah erken saatte kalkarak çocuklarının uyudukları odaya kurabiye ile süt bırakır ve odanın kapısından içer gaz sızıntısı olmayacak şekilde bantlar. Sonra gazlı fırının gazını açar ve kafasını fırının içine sokar. Daha önce yüzleşemediği ölümle yüzleşir. 1963 yılında yaşanan bu olay günümüzde beyaz perdeye " Sylvia" ismiyle taşınır.

Osmanlı zamanında İstanbul'da bir intihar modası başlatan gazeteci, çevirmen Beşir Fuad herhangi bir edebi eser yazmadı. Bunun yerine iyi bir biyografi ve eleştiri yazarı olarak edebiyat çevresinde yerini aldı. 35 yaşında, intiharına ilişkin bilimsel verileri geride bırakarak hayatına son verdi. Evinde bileklerini keserek intihar etti. Bileklerini kestikten hemen sonra yaşadığı deneyimi son nefesine kadar kağıda döktü. O dönemde intihar kavramına yabancı olan İstanbul ahalisi bu haberden çok fazla etkilenince olanlar oldu. İntihar vakalarında hatırı sayılır bir artış meydana geldi. Beşir Fuad bedenini kadavra olarak bağışlamak istedi fakat bu dileği yerine getirilmedi. Şimdilerde mezarının nerede olduğu da bilinmiyor.



Yaşadığı dönemde Rusya'da oldukça popüler bir şair olan Sergey Yesenin 30 yaşında kendi isteğiyle hayata veda etti. 9 yaşından beri yazmış olduğu şiirleri ona hak ettiği ünü kazandırdı fakat geçirdiği bir psikolojik rahatsızlığa yenik düşerek şöhret basamaklarını tırmanmayı bıraktı. Otel odasında kendi astı. Bu olaydan daha enterasan olanıysa bir gün önce bileklerini keserek kendi kanıyla son şiirini yazmasıydı. Ölü bedeninin yanında kendi kanıyla yazılmış şiiri bulundu. Dönemin hükümeti uzunca bir süre şiirlerinin yayınlanmasını yasakladı. Sergey Yesenin'in dilimize çevrilmiş üç şiir kitabı bulunuyor.



Ejderha Dövmeli Kız adlı kitabın yazarı Stieg Larsson bilinçli olarak hayatına son vermek istemediyse de trajik bir olay sonrası öldü. 12. yaş gününde kendisine hediye edilen daktilo sayesinde yazmaya gönül veren, buna rağmen hayattayken hiçbir kitabı basılmayan bir yazar Stieg Larsson.
50 yaşında iş yerindeki asansörün bozuk olması nedeyle merdivenli kullanan yazar, ofisinde vardığında kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Kalbi yedi katı çıkmaya dayanamadı. Yazmış olduğu kitaplara ilişkin taslaklar bir sene sonra bilgisayarında bulundu ve ölümünden sonra dört kitap sahibi oldu. 

Romantik şiir akımının öncüleri arasında yerini alan Thomas Chatterton gençliğin vermiş olduğu cahilliye yenik düştü. Orta çağ şiirlerinden esinlenerek yazdığı şiirleri yüzünden eleştirildi ve gerekli ilgiyi görmediğini düşündü. Thomas için işler yolunda gitmedi ve parasız kaldı. 17 yaşında, Londra'da kiralamış olduğu çatı katındaki odasında, açlığın getirmiş olduğu bunalımla arsenik içerek intihar etti.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Eylül 2019

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız?



Bugün 8 Eylül. Dünya kitap okuma günü. Bugüne özel bir şeyler yazmak istedim. Geçen hafta okuduğum ingilizce bir makaleden edindiğim bilgileri dilim döndüğünce size aktaracağım. Bu soru birçok kişinin kafasını karıştırıyor. Neden her gün kitap okumalıyız? Bir kesim okumanın yararlı olduğunu savunurken, okuma eylemini saçma bulanların sayısı maalesef çok fazla. Örneğin; okumak diyince aklına hemen aşk romanları getirip, okumam ben öyle şeyler diyenler var. Sana onları oku diyen yok ki güzel kardeşim. Okumanın bir numaralı kuralı önce neyi sevdiğini keşfetmek. Bunu bulduktan sonra eminim okumaktan herkes kadar sen de zevk alacaksın.

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız? 

1- Mental Stimulation - Mental Stimülasyon

Stimülasyon için basitçe uyarma tanımını yapmak doğru olacaktır. Beyni bir kas gibi düşünün. Kaslarınızı güçlendirmek için düzenli egzersize ihtiyacınız var değil mi? İşte beyninize de okuyarak egzersiz yaptırmış oluyorsunuz. Böylelikle alzheimer, erken bunama riskini düşürmüş oluyorsunuz. Beyin için söylenen kural çok basit."Use it or lose it". "Kullan veya kaybet" Seçim sizin.

2- Stress Reduction - Stresi Azaltma

Günlük hayatın getirdiği birçok stres var. İşyerinde, ilişkilerimizde, kafamızı meşgul eden şeyler. İşte bunlardan uzaklaşmak için ihtiyacınız olan şey kitap satırlarında gizli. Kendinize minik aralar vererek birkaç sayfa kitap okumanın stresinizi azalttığı gözlemleyebilirsiniz. Mesala kötü bir iş günü mü geçirdiniz, işten eve dönerken, otobüste birkaç sayfa kitap okuyun. Eve gittiğinizde kendinizi bir nebze olsun daha rahatlamış hissedeceksiniz. Bence denemeye değer.

3- Knowladge - Bilgi Birikimi 

Her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Evinizi, işinizi, arkadaşlarınızı, kaybetmeyeceğiniz tek şey bilgi birikiminizdir. Okuduğumu unutuyorum, hatırlamıyorum deriz. İşin aslı öyle değil. Beyin okuduklarınızı depolar ve bir gün hiç beklemediğinizi bir anda, ben bunu biliyorum dersiniz. İşte bilgi birikiminiz arttırmak için okumak şart. 

4- Vocabulary Expansion -  Kelime Hazinesinin Artması

Okuyan ile okumayan bir olur mu hiç? Olmaz tabii. Okudukça yeni kelimeler katarsızın kelime hazinenize. Onları kullanarak kurduğunuz cümleler daha anlamlı, daha dolu dolu olur. Kendinizi daha iyi ifade edersiniz. Bilmediğiniz her kelime yerine "şey" demekten kurtulursunuz. Böylelikle anlaşılır bir konuşmacı haline gelirsiniz. İnsanlar sizi dinlemekten keyif almaya başlar. Sosyal yönünüz güçlenir. 

5- Stronger Analytical Thinking Skills - Analitik Düşünme Becerilerinin Güçlenmesi

Daha önce içinde gizem barındıran kitaplar okudunuz mu? Eğer cevabınız evetse bu maddeye zaten aşinasınızdır. Bir kitabın olay döngüsünü takip etmek, içinde var olan gizli kahramanların peşinden gitmek, düşünce yeteneğinizi geliştiriyor. Bunun bize ne faydası var demeyin. İş hayatınızda ve özel hayatınızda bazen çözülmesi gereken zor durumlar içindeyseniz bu beceriniz size yol gösterebilir.

6- Better Writing Skills - Daha İyi Yazabilme Becerisi

Üçüncü ve dördüncü maddelerin toplamı sayesinde daha iyi bir yazar olabilirsiniz. İnsanlar bir yazıyı okuduğunda (blog yazılarını örneğin) "aman istesem ben de yazarım" diyor. İşte tam da o an onu söyleyen kişilerin eline bir kağıt bir kalem verseniz eminim birçoğu bir paragraf bile yazamaz. Aslında yazı yazmak öyle göründüğü gibi kolay değil. Yazmayı tetikleyen şeylerden biri de okumak. Yazma eylemini geliştirmek istiyorsanız okumayı bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Yemek yemek, su içmek gibi.

7- Improved Focus and Concentration - Odaklanmanın Gelişmesi

Özellikle çağımız hastalıklarından birisi bu. Odaklanma zorluğu, konsantrasyon eksikliği. Bunu geliştirmenin bir yolu da kitaplardan geçiyor. Mesela işe gitmeden önce 15-20 dakika kitap okumanız işinize daha fazla odaklanmanızı sağlar. 

Makaleden aklıma kalanlar bunlar. Umarım bu yedi madde sizi de etkilemeyi başarabilir ve günlük yaşam akışınızın içine kitapları da eklersiniz. Her zaman söylediğim bir söz var. Bu yazının kapanışını onunla yapayım.
Okumak bu dünya üzerinde yapılabilecek en güzel EYLEMdir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Nisan 2019

İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar


Kitap sevenler derneğine üyeyseniz, yazarların yaşam öykülerine az çok hakimsinizdir demektir. Okumak istediğiniz bir kitabı elinize aldığınızda sizi ilk önce o yazarın kısa hayat hikayesi karşılar. Nerede doğduğunu, neler yaptığını, hangi eserli yazdığını oradan öğrenirsiniz. Bu kısa bilgilendirme yazısından sonra yazarın kaleminden çıkmış olan dünya ile tanışırsınız. Bazı kitaplar sizi çok etkilerken, bazılarından beklediğiniz hazzı alamazsınız.

Bu yazı, yazdıklarıyla sizi farklı dünyalar ile tanıştıran yedi yazarın nasıl öldüğüne dair bilgiler içerecek. Konu pek bir sevimsiz gibi gözüküyor olabilir. Yazdıkları ile kalbimize dokunan yazarların hayatlarının nasıl noktalandığını bilmek ilgi çekici olabilir diye düşündüm. Bununla ilgili bir araştırma yaptım. Şimdi öğrendiklerimi sizinle paylaşma zamanı.
Kürk Mantolu Madonna'nın yaratıcısı olan Sabahattin Ali'nin bir mezarı bile yok. Yazar kimliğinin yanında, asker ve gazeteci kimliklerine sahip olan Sabahattin Ali, zamanında hükümeti eleştirdiği için adına açılan davalar yüzünden oldukça sıkıntılı dönemler geçirdi ve hapis günlerinden sonra yurt dışına gitmeyi istedi. Fakat attığı adımların onu ölüme yaklaştıracağını bilemedi. Çıktığı yolculuk sırasında hunharca öldürüldü ve cesedi Istanca Dağları eteklerinde bir çoban tarafından iki ay sonra bulundu.


Güzel dizelerin sahibi Orhan Veli Kanık'ın talihsiz ölümünü bilmeyen yoktur. Ankara'ya yaptığı kısa ziyaretinde belediyenin kazdığı çukura düşer ve başından hafifçe yaralanır. Kazadan iki gün sonra İstanbul'a döner. Aradan dört gün geçer ve arkadaşları ile yediği bir öğle yemeği sırasında fenalaşır. Arkadaşları tarafında hastahaneye kaldırılan Veli'ye alkol zehirlenmesi teşhisi konur ve o yönde tedavi uygulanır. Yanlış teşhis yüzünden hayatını kaybeder. Asıl ölüm nedeni geçirdiği kaza sonrası beyninde oluşan damar çatlamasına bağlı geçirdiği beyin kanamasıdır.

Kadınlar tüm dönemlerde bir yerlere gelebilmek, sesini duyurabilmek için oldukça zorlu yolları aşmak zorundadır. Bu zorluklarla başa çıkıp kitaplarını herkese ulaştırmayı başarmış bir kadındır Virginia Woolf.  Kitaplarında yaşadığı dönemin zorluklarına değinir. Zaman içinde psikolojini bozulur ve düzelemeyeceğine karar verir. Ceplerine doldurduğu çakıl taşları ile evinin yakınında bulunan nehire doğru geri dönülmez bir yolculuğa çıkar. Kendini suyun akışına bırakır. Cansız bedeni yaklaşık 21 gün sonra bulunur. Virginia, ardında biri kardeşine biri de kocasına hitaben yazılmış iki adet intihar mektubu bırakır.

Kısa ve çarpıcı hikayelerin yaratıcısıdır Nikolai Gogol. Palto adlı hikayesi Rus edebiyatının yapı taşlarından biridir. Dostoyevski'ye " Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık." sözünü söyletir. Zaman geçtikçe dine olan ilgisi artar ve eskiden eleştirdiği kiliseye bir bağlılık gösterir. Bu arada Ölü Canlar romanının ikinci kısmını yazmıştır. Fakat yazdıklarının şeytanın bir oyunu olarak görür. Gözünü kırpmadan yazdığı kağıtları yakar. Bu olayın ardından büyük bir bunalıma girer, yemek yemeyi reddeder ve yatağa düşer. İçinde yanan bu pişmanlık ateşi sönmez. Ve dokuz gün sonra acılar içinde hayata gözlerini yumar.

Soylu bir ailenin üyesi olan Aleksandr Puşkin'e tabiri caizse rahat batmış diyebiliriz. Kültürlü bir anne babanın evladı olan Puşkin'e o dönemde sunulması zor olan olanaklar sunulmuştur. 8 yaşına geldiğinde bülbüller gibi Fransızca ve Rusya bilen Puşkin, onbir yaşında fransızca şiirler yazmaya başlar. Büyür, delikanlılık çağını geride bırakır ve evlenir. Arkadaşı ile karısı arasında bir flörtleşme olduğuna dair isimsiz mektuplar alan Puşkin, karısa kur yapan arkadaşını düelloya davet eder. Yapılan düelloda, rakibini omuzundan yaralayan Puşkin karnından yaralanır ve iki gün boyunca can çekişir. Soğuk bir şubat ayında çektiği acılara daha fazla dayanamaz ve ölümün kucağına kendini bırakır.

Jerzy Kosinski, çocukluğu İkinci Dünya Şavaşına yenik düşen bir yazar. Polonya'da başlayan yolculuğu Amerika'da son bulur. Savaşın soğukluğunu anlatır kitaplarında. Psikoloji okuması bile onu hayata bağlayamaz. Çocuk yaşta şahit oldukları ve yaptığı uzun kaçış yolculuklarının kötü anısı yakasını bırakmaz. Artık onun için kaçınılmaz bir son vardır. İntihar etmeye karar verir ve bu kararından dönmez. Küvetteyken başına poşet geçirerek intihar ettiği söylenir.

Sadık Hidayet için Doğunun Kafka'sı derler. Zamanında yazdıkları tepki toplar. Sadık Hidayet'te yaşamına son vermeyi seçenlerden. Paris'te hava gazlı bir apartman dairesi kiralar. Evdeki tüm delikleri kapatır ve gaz musluğunu açar. Cansız bedeni, ertesi gün ziyaretine gelen arkadaşı tarafından mutfakta bulunur. Daha sonra olayı anlatan arkadaşı, ölüm yolculuğuna çıkmadan önce traş olmuş, temizce giyinmiş olduğunu söyler. Birçok kitabı Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunmaz. Kör Baykuş kitabının satışı Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanır. 2006 yılından bu yana da tüm eserleri İran'da yasaklılar listesinde yerini alır.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Eylül 2018

Okuyucu - Bernhard Schlink


Yıl sonu yaklaşırken hedeflediğim kitap okuma sayısına neredeyse ulaştım. Sene başında yetmiş kitap okurum demiştim. Bugün itibariyle 67 kitabı geride bıraktım. Bugünün blog konusu olan Okuyucu adlı kitapta her nasılsa (ne ara listeye eklediğimi hatırlayamadığım içindi bu her nasılsa) bu sene okuyacağım kitaplar içinde yerini alıyordu.

Genelde bilim kurgu okuyorum. Bunun yanı sıra farklı türde kitap okumaları da yapıyorum. Sürekli aynı türde okumalar yapınca kendimi tekrara düşmüş gibi hissediyorum. İşte böyle bir arada tanıştım bu kitapla.

Genelde okunacak kitapların ilk bakıldığı yer arka kapak yazısı olur. Fakat bu sefer arka kapak yazısını okumadan, hemen kitaba başladım. İlk 50 sayfada acaba ne okuyorum ben dedim. Yani bu bir ergen kitabı olabilir mi? Eğer öyleyse benim listede ne işi var diye durdum düşündüm. Çok fazla ipucu içermeyen, kısa bir araştırma yaptıktan sonra kitabı yan tarafa koymak yerine okumayı tercih ettim. Kitabı bitirdiğim zaman oldukça doğru bir karar verdiğimi anladım. Araştırma yaparken kitabın filmi olduğunu da öğrendim. Belki izlerim.

Kitabın geçtiği zaman dilimi İkinci Dünya Savaşı Almanya'sı. Ana karakter ise 30 yıllık bir yaşam hikayesi tam anlamıyla okuyucuya geçiren (buradaki okuyucu ben oluyorum) Michael Berg. Kitabın yazım dili çok akıcı. İlk defa Bernhard Schlink kitabı okudum. 

Ergenlikten olgunluğa değişen hisler ve baki kalan alışkanlıklar, vazgeçişler ve hayata tutunmaya yarayan sebepler, unutmalar ve hiç akıldan çıkmayan anılar ile dolu bir kitap.

Kitaptan etkilenmemin bir nedeni ise dört yıldır içinde yaşadığım şehirden bahsetmesi. Toplama kamplarının yer verildiği kitapları artık daha farklı bir duygu içinde okuyorum. Gidip gördüğüm için sanırım yaşananları daha içten hissedebiliyorum. Bu da beni kitaba daha çok bağlıyor.

Kitaptaki kadın karakter Hannan ise diğer kitaplarda gördüğünüz kadın karakterlerden çok farklı. Hayata karşı duruşu ve içselleştirdiği pişmanlıklarını anlamak için sabredip kitabın sonuna kadar gitmek gerek. Hannan'a kızmak yeri onu anlamaya çalışın. Kitabın sonunda ah be demekten ben kendimi alamadım. Bakalım sizde nasıl bir etki bırakacak?

Kitabın konusunu detaylı bir şekilde yazmamın bir nedeni var. Sizi okuma keyfinden alıkoymamak. Eğer kitabı okumaya karar verirseniz ve okursanız, bitirdikten sonra yorum kısmına kitap hakkındaki düşüncelerinizi yazarsanız sevinirim.

Kitaptan bir alıntı ile yazımı sonlandırırken okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
Yoksa "çok geç" kalınmaz mı hiçbir zaman; yalnızca "geç" mi kalınır ve "geç" olması, her şeye karşın "hiç" olmamasından daha mı iyidir? Bilemiyorum.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Haziran 2018

Polonya'lı Yazarlar




Bir ülke düşünün. Tarihinde birçok şansızlıklar yaşamış. Üstünden kuşatmalar eksik olmamış. Yeryüzünün en büyük katliamlarından birine ev sahipliği yapmış. Ve tüm bu olumsuzluklara rağmen sanattan kopmamış. Yok canım olmaz böyle bir şey diyorsanız, az sonra okuyacağınız dünyaca tanınan ve enteresan hayat hikayelerine sahip Polonyalı yazarlar ile yollarınız kesişmemiş demektir.
Bir ülkenin kültürünü yakından tanımanın en güzel yollarından biri, o ülkenin yetiştirdiği yazaları okumaktır. Yaşar Kemal kitapları okurken doğunun sıcaklığı, Halide Edib Adıvar kitapları okurken ise Kurtuluş Şavaşını acılarını iliklerimize kadar hissederiz.
Şimdi gelin hep beraber Polonyalı yazarlar kimmiş bakalım.

Jerzy Kosinski


1933 yılında Polonya'nın Łódź şehrinde dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı içinde geçen çocukluğu ona türlü acılar tattırdı ve kitapları bu acılar ile beslendi. Kendi ülkesinde bir dönem yasaklı olan Boyalı Kuş kitabı onu dünyaca tanınan bir yazar haline getirdi. Yazdığı bu kitap için yazarın otobiyografisi olduğunu söyleyenler oldu. Psikoloji doktorası yapan Jerzy belli ki kendi acılarını sarmakta pek başarılı olamadı ve 57 yaşında kafasına bir poşet geçirerek intihar etti.

Bruno Schulz


Öykü yazarlığı yapan Bruno Schulz 1892-1942 yıllarında yaşamış. Bruno Schulz için Polonya'nın Kafka'sı demek oldukça yerinde olur. Kafkaesk tarzını benimseyen yazarın öykü kitapları türkçeye çevrilmiştir. Bruno, bir gün ekmek almak için sokağa çıkmamış ve bir nazi subayı tarafından vurulmamış olsaydı belki bugün daha fazla öyküsünü okuyor olacaktık.

Stanislaw Lem


Bilim kurgu okumayı seviyorsanız yolunuz elbet Stanislaw Lem kitaplarından geçmiştir. 1921 yılında dünyaya gözlerini açan Lem, Yahudi soyundan geldiği için II. Dünya Savaşı yıllarında sahte bir kimlik ile geçirdi ve Nazi katliamından kendini kurtarabildi. Sovyet rejiminin baskıcı politikaları nedeniyle yazdığı kitapları kendi ülkesinde yayınlayamadı. Edebiyatın dışında bilim felsefesi ve bilimsel spekülasyon alanlarında çalışmalar yaptı. Bu çalışmaları sayesinde birçok üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı. 2006 yılında Krakow'da hayata gözlerini kapadı.

Henryk Sienkiewicz


1846-1916 yıllarında yaşamıştır. 1905 tarihinde "Ateş ve Kılıç" adlı kitabı ile ilk nobel ödülünü alan dünyaca ünlü yazar olarak tanıyoruz onu. "Quo Vadis" adlı kitabı ise tarihsel bir roman niteliği taşır. "Muzıkacı Yanko ve Kamyonka" 1900 yılında Ahmet Rasim çevirisi ile Osmanlıca yayınlanan bir hikaye kitabıdır. Savaş yıllarında İsviçre'de yaşamını yitiren Henryk ülkesine gömülemedi. Aradan sekiz yıl geçtikten sonra külleri Varşova'ya getirildi ve anısına bir anıt yapıldı.

Adam Mickiewicz


Yaşamını Polonya’nın bağımsızlığa adamış ünlü şair Adam Mickiewicz. Çocuk yaşta yazdığı şiirler geniş bir okuyucu kitlesi ulaşır. Vatanını bu denli severken, kurtuluş ayaklanma denemesi başarısız olan yazar çok sevdiği vatanını terk etmek zorunda kalır.
Vatanından uzak kalması onu yıldırmaz. 1855 yılında İstanbul’u ziyaret eden yazar, Kırım savaşında Türklerin yanında olduğu mesajını iletir. Ve İstanbul’da kaldığı süre boyunca bol bol tavuklu pilav yer. Yediği pilav çok hoşuna gitmiş olacak ki mektuplarında bundan defalarca bahseder. Fakat ne acıdır ki, İstanbul’a geldiği dönemde İstanbul’da Kolera salgını vardır ve yazar kolera mikrobu yüzünden Pera’da yani bugün ki Beyoğlu’nda yaşadığı küçük odasında hayata gözlerini yumar. 
Adam Mickiewicz öldüğünde, iç organları çıkartılarak İstanbul’da yaşadığı binanın bodrumuna gömüldü. Fransa elçiliği tarafından alınan cesedi Paris’te toprağa verildi. 1890 yılında ise Paris’te ki mezarı açılarak kemikleri Krakow’da bulunan Wawel kalesindeki mezarlığa nakledildi. Şimdi üç farklı ülkede Adam Mickiewicz'den parçalar bulunur. 
1984 yılında İstanbul’da son zamanlarını geçirdiği ev müzeye çevrildi. Yolunuz Tatlı Badem sokağına düşerse 23 numaralı binada bu enteresan yaşam hikayesine sahip yazar ile karşılaşabilirsiniz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Şubat 2018

Boyalı Kuş - Jerzy Kosinski


Jerzy Kosinski'nin kaleme aldığı, konusu yüzünden yazarın anavatanında bir dönem yasaklanan kitap Boyalı Kuş. Yazar, küçük bir çocuğun Nazi katliamından kaçış yolculuğunu öyle derinlemesine anlatmış ki okurken bu nasıl bir olay döngüsü, bunlar gerçek olamaz demekten kendini alamıyor insan. Günümüzde birçok insan sıcak evinde, sıcacık kahvelerini yudumlarken okuyor bu kitabı. Belki de onun için yazılanları abartıdan ibaret görüyor olabilirler.

Ortada bu dünya döndükçe yüz karası olmaya mahkum bir Auschwitz  gerçeği var.  Düşünsenize, sizi -30 derece olan bir havada tren vagonlarına istifleyip bilinmez bir yere doğru yolculuğa çıkardıklarını. Gittiğiniz yerde sağlıklıysanız birkaç ay yaşama şansı yakaladığınız için sevindiğinizi, eğer zayıfsanız veya çocuksanız ciğerlerinizi doldurması gereken hava yerine sizi öldüren gaza maruz kaldığınızı, saçlarınızdan kumaş, yakılan bedeninizden sabun yaptıklarını. Bunların düşüncesi bile insanın için sızlatırken ve hayal etmekte zorlanırken bu döngüyü yaşayan binlerce insan yaşadı bu yeryüzünde.

Boyalı Kuş bu işkencelere maruz kalmamak için, ailesinden ayrı düşmüş bir çocuğun köyler arasında kaçak olarak geçirdiği zamanı ve ordan oraya savruluşunu anlatıyor. Bunlar bir kurgudan ibarettir canım, gerçek olamayacak kadar kötü dediğimiz anda, yazarın 10 yıl sonra kitabın sonuna eklediği notlar arasından bir satır insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Yazar 1976 yılında kapısı çalan adamlar tarafından darp edildiğini yazıyor. Peki darp sebebi nedir? Gelen adamlar kuzenimiz yazdı bu kitabı diyorlar. Buradan da anlaşılacağı üzere yazılanlar bir hikayeden fazlasıdır.  Bir zamanlar birilerinin gerçekliğidir. Yaşamak istemediği, sadece ırkı yüzünden çektiği acılarıdır.

Boyalı Kuş için yazarın otobiyografisi olduğunu düşünenler var. Yazarın çocukluk döneminde yaşadığı sıkıntılı yılların izlerini taşıdığı aşikar. Yazarın böyle derin bir üzüntü içinde geçen bir çocukluk döneminden sonra 57 yaşında başına bir poşet geçirerek intihar etmesini garip karşılamam lazım.

Boyalı Kuş'u Auschwitz'i ziyaret ettiğimde hissettiğim o boğaz düğümlenmesi hissiyle okudum. Kitabı bitirdiğimde derin bir huzursuzluk içinde yüzdü hislerim.
Kitabı okuyun veya okumayın diye bir öneri yapmayacağım. Bu yazı sadece kitabın bana hissettirdiklerini açığa vurmak için yazıldı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

31 Ocak 2018

Montaigne - Stefan Zweig


Stefan Zweig ile tanışalı sekiz sene oluyor. İlk olarak "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" adlı eserini okudum. Okuduğumda bir erkeğin bir kadın gibi düşünüp, o duygu yoğunluğunu böylesine güzel okuyucuya aktarabilmesinden çok etkilendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
2014 yılında ise, şimdilerde instagram hikayelerine ve görsellerine meze olan "Satranç" adlı kitabını okudum. İyi ki de okumuşum. Eğer o zaman okumasaydım, bir anda patlayan ve popüler olan kitapları okumaya pek yanaşmadığım için bu dönemde de büyük bir ihtimalle okumayacak ve böylesi güzel bir eserden mahrum olacaktım.

Araya çok kitap girdi. Uzunca bir süre Zweig okumadım. Sağda solda yazarın kitaplarını görünce yeniden Zweig okumalarına geri döndüm. Sosyal medyanın nadide faydalarından biri bu olsa gerek. Gömülü Şamdan, Olağanüstü Bir Gece ve Mürebbiye derken bir gün önce Montaigne adlı kitabını bitirdim.  Böylelikle toplamda dokuz adet Zweig kitabı okumuş oldum.

Stefan Zweig'ın kalemini çok severim. Kelimeleri inci gibi dizer ve size harika bir okuma keyfi sunar. Bunu yazdığı biyografi türünde sürdürebilmesini görmek beni oldukça keyiflendirdi. Montaigne adlı kitabı okurken bir biyografiden çok bir roman okuyormuşsunuz hissi yaratabilmesi bir Zweig ayrıcalığı.

Kitabın baş kahramanı herkesiniz tanıdığı yazar olan Montaigne. Nasıl tanınmasın? Türkçe derslerinin vazgeçilmezidir "Denemeler" adlı eseri. Peki bu denemeleri yazan ustanın hayata nasıl gözlerini açıp, nasıl bir yaşam sürdüğünü merak ediyor musunuz? Eğer cevabınız evet ise Zweig'ın yazdığı bu muhteşem biyografiyi zevkle okuyacaksınız.

Hayır, ben Montaigne ve eserini de bilmiyorum diyorsanız, alın size Montaigne ile tanışmak için bir farklı bir yol. İzin verin, ilk önce Zweig size Montaigne anlatsın. Sonra istemsizce eliniz Denemeler adlı esere kayacaktır zaten.

Konu biyografi olunca kitabı yorumlamak yerine özet çıkarmayı yeğlediğim. Mümkün olduğunca sade olmasına dikkat ettim.
Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız özeti kitaptan sonra okumanınız tavsiye ederim. Yok ben tembelim, yazdıkların da beni kitabı okumaya ikna etmedi diyenelerdenseniz sizi kitap özeti ile baş başa bırakıyorum.

Keyifli okumalar.

Montaigne Kimdir?


16. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve Montaigne soyadının tek varisidir. Eğer 1477 tarihinde dedesinin babası Montaigne şatosunu satın almasaydı ve Montaigne'nin babası bu yurtluğu kendi adına bir soyluluk ünvanı olarak eklemeseydi, biz bugün denemeleri yazan o ünlü yazarı Montaigne soyadı ile değil de Eyquem soyadı ile tanımış olacaktık. Montaigne doğduğunda şatoda el bebek gül bebek yetiştirilmesi beklenir. Lakin babası radikal bir karar ile daha ana sütünden kesilmeyen Montaigne'ni şatodan uzaklaştırır ve ufacık bir köyde yaşayan yoksul bir oduncu ailesinin yanına verir. Babasının böyle davranmaktaki amacı; oğlunun sadelik ve azle yetinirlik yolunda eğitilmesi ve bedensel bakımdan sağlıklı olmasıdır. Bu nedenle Montaigne şeker ve şekerli yüyecekler yerine, köylülerin sıradan yüyecekleri olan siyah ekmeği,füme eti ve sarımsağı yemeği yeğlediğini birçok kez dile getirmiştir. Montaigne şatoya döndüğünde Fransızca bilmeyen dadıların eline teslim edilmiştir. Babasının emri ile şatoda Montaigne'le Fransızca konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır. Montaigne 4 yaşına geldiğinde kurduğu ilk cümleler Latince olmuştur. Bu vesile ile şatoda yaşayanlar da Latinceyi sökmüştür. Böylelikle Latinceyi en yetkin düzeyde okur ve konuşur hale gelmiştir ve yaşadığı süre boyunca birçok Latince eseri okuma keyfine erişmiştir. Bu tutumundan dolayı babasına minnet duyduğunu da daha sonra hep dile getirmeyi ihmal etmemiştir. Montaigne delikanlılık döneminde, şatoya sonra eklenen kuleyi kendi yaşam alanına çevirir ve 10 yılını bu kulede geçirir. Okuduğu kitaplardan notlar alır. Kitaplar ile konuşur. Bu süreç onu kitaplarda yazılanlara cevap vermeye iter ve şimdilerde bir klasik halini almış olan denemeleri yazmaya başlar. Uzunca bir süreden sonra, 48 yaşında elini eteğini çektiği dünyaya yeniden kapılarını açma kararı alır ve 17 ay 8 gün sürecek bir yolculuğa çıkar. Böylelikle özgürlük hissini tatmış olur. Yolculuğunu almış olduğu bir devlet görevi davetiyesi ile yarıda bırakır ve şatosuna geri döner. İki dönem belediye başkanlığı yapar. İkinci dönemde ülkeyi kasıp kavuran veba mikrobundan korkarak ailesini de yanına alarak vebadan kaçar. 6 ay süren bu kaçıştan sonra tekrar şatosuna geri döner. Artık ölümüne çeyrek kalan dönemde, kızı yaşında sayılacak Matmazel Marie de Gournay ile nişanlanır. Montaigne, mirasının en değerli parçasını, yani ölümünden sonra denemelerinin bastırılması işini bu kıza emanet eder. Bundan sonra hayatı ve hayatın beraberinde getirdiği her deneyimi incelemiş olan Montaigne'in öğreneceği tek bir şey, hayatın sunacağı son deneyim kalmıştır: ölümün kendisi. Montaigne, 13 Eylül 1592 yılında yaşadığı gibi bilgece ölür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Ağustos 2017

Öykü Okumak İçin 5 Harika Sebep

öykü

Türk toplumu olarak okumaya pek düşkün değiliz. Bunu ben değil, her sene yapılan anketler verileri diyor. 2016 verilerine göre, Türkiye'de kişi başına 8.4 kitap düşüyor. Türk insanı okumaya günde ortalama sadece 1 dakikasını ayırıyor. Ayrıca ihtiyaçlar listesinde kitap 235. sırada yer alıyor. Maalesef bunlar iç açıcı değil.

"Neden okumuyorsuz?" sorusuna verdiğimiz cevaplar ise neredeyse aynı.

⇒ Kitaplar çok pahalı. 
 Pahalı diyenlerin %80'i sigaraya günde en az 10 TL veren kişiler. Bunun yanı sıra artık kitaplara ulaşılabilirlik daha kolay. İkinci el kitaplar var. E kitaplar var. Kütüphaneler var.

⇒ Vaktim yok.
Vakitsizlikten dem vurup, televizyon kumandasını elinden bırakmamak, saatlerce sosyal medya hesaplarında gezintiye çıkmak biraz enteresan değil mi?

⇒ Öğrenciyim ve ders çalışmam lazım.
Ders çalışmak öğrencinin başlığa görev tanımı. Bunda hem fikiriz. Lakin kafanızı rahatlatmak ve derse daha fazla odaklanabilmek için farklı tarzlarda kitap okumanın yararı tartışılamaz.

⇒ Aman okumak bana ne katacak.
İşte bu, "vücudumun %70 su, o zaman su içmeme ne gerek var." demekle aynı şey.

⇒ Ben roman okumayı sevmiyorum.
Kitaplardan bahsedilince sadece romanların akla gelmesi üzücü. Eğitici, içinde araştırma notları barındıran kitaplarla tanışmadığınızın göstergesi.

⇒ Kitaplar çok kalın olduğu için gözümü korkutuyor. 
Roman okumak zorunda değilsiniz. Kimse size kitap okumaya "Savaş ve Barış" veya "Don Kişot" ile başlayın demiyor.

Bahane üretmek aslında çok kolay. Bu bahaneleri bir tarafa iterek, bugün öykü okumak için size 5 harika sebep sunacağım.

1- Öyküler kısa olduğunu için zaman sorunu ile savaşmak zorunda kalmazsınız. Otobüste işe giderken, bir yerde sıra beklerken, dinleneme molası verdiğinizde çayınızın yanında bir öykü okuyabilirsin.

2- Okumanın en güzel tarafı bir kitabı bitirdiğinizde yaşadığınız hazdır. İşte öykü okuyarak bu hazza ulaşma süresini kısaltırsınız.

3- Uzun süreli okunan kitaplarda yer alan düşüncelerin sindirilmesi bazen zaman alabilir. Ve bu yeni bir kitaba başlama sürenizi uzatabilir. Fakat güzel kurgulanmış bir öykü bittiğinde tadı damağınızda kalır ve yenisine başlamak için can atarsınız.

4- Kitap okuma alışkanlığı kazanmak için öykü okumak güzel bir başlangıçtır. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmaz. Kısa sürede bittiği için sizi tatmin eder ve uzun okuma maratonunu hazırlar.

5- Yeni yazarlar keşfetmenize olanak sağlar. Merak ettiğiniz bir yazarın kalın bir kitabını okumaktansa, (varsa) öykülerini okumak, yazarın üslubu hakkında bilgi edinmenizi sağlar. Ayrıca hangi tür kitaplara ilginiz olduğu konusunda size yol gösterir.

Öykü okumanın bu denli güzelliklerinden bahsetmişten, severek okuduğum birkaç öyküyü paylaşamadan yazımı noktalamak istemedim.

  •  Palto - Gogol
  •  Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig
  • Amok Koşucusu - Stefan Zweig
  • İnsan Neyle Yaşar - Tolstoy
  • 72. Koğuş - Orhan Kemal
  • Ceza Sömürgesi - Franz Kafka
  • Bir Köy Hekimi - Franz Kafka
  • Tatsız Bir Olay - Dostoyevski
Sizin severek okuduğunuz öyküler var mı?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ağustos 2017

Boğulmamak İçin - George Orwell


Bu kitabı İzmir'de olduğum süre zarfında okumuştum. Hatta basılı olarak okuma şansı bulduğum için blog için fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemiştim. İnceleme yazısını yazıp taslakta bıraktığım kitaplardan biriydi. Yayınlamak bu güne kısmetmiş.

Boğulmamak için; 20. yüzyılın başında yaşanan savaş neticesinde, savaşın insan benliğinde bıraktığı korkuyu, değişinen yaşam koşullarını ve insan ilişkilerindeki aksaklıkları, George Bowling'in gözünden anlatan bir kitap. Yazarın en tanınmış kitaplarından olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'nden esintilere rastlamak mümkün.

Bir sabah uyandığınızda içinizde geçmişe karşı derin bir özlem olduğunu düşleyin. Öyleki bu özlem tüm benliğinizi sarıp sarmalar şekilde olsun. O zaman kitabın sayfalarından ilerlerken kendinizden bir şeyler bulmanız çok olası. Tabii ki şunu unutmamak lazım. Geçmiş hep hatırladığımız gibi orada olmayabilir. Gündelik yaşamımıza ait anılarımız yok olur gider. Genelde bizi çok etkileyen (iyi veya kötü) olayları hatırlarız. Bu anılarda boğulmamak için geçmişe yolculuk yapmak güzel bir seçim olabilir. Aslında kitap geçmişe yapılan yolculuk fikrinin iyi mi kötü mü olduğuna odaklı.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?
Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. Bana öyle geliyor ki on, yirmi yıl önce olmuş şeyleri düşünmeden geçirdiğiniz bir saat bile yoktur; ama yine de çoğu zaman geçmişin, bir tarih kitabındaki bir sürü bilgi gibi, öğrendiğiniz bir olgular kümesinden ibaret kalması dışında bir gerçekliği olmuyor. Derken rastgele bir görüntü, ses veya koku ama özelliklede koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz. 


Boğulmamak için, yazarın diğer kitaplarına göre daha ağır ilerlese bile, böyle büyük bir ustanın kaleminden çıkmış bir yapıt olduğu için okunmayı hak ediyor.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Temmuz 2017

Köpek Kalbi

Köpek Kalbi

Havasından mı, suyundan mı bilinmez ama yazma işinde oldukça ustalaşmış olduklarını düşündüğüm Rus yazarlardan biri olan  Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi adlı kitabı ile karşınızdayım bu defa. Bu aralar kitap okuma hızımdan memnunum ve her kitap için bir yazı yazmak istiyorum. Bir yandan da blogu sadece kitap yorumları ile doldurmak istemiyorum. Bu nasıl bir çelişki böyle. Bitirdiğim her kitaptan sonra, bunun hakkında da birşeyler yazmalıyım diyorum. Ve sonuç ortada. Yine karşınızdayım.

Köpek Kalbi, 132 sayfada bilimkurgunun kara mizah yönünü ortaya çıkartıyor. 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler döneminde yazılan kitapta, dönemin rejimine ait göndermeler mevcut. Öyle üstü kapalı da değil. Yazar sivri kalemini sakınmadan konuşturmuş. Tabii ki bu kadar net olmasının bedelini de uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer almasıyla ödemiş. 1925 yılında yazılan kitap, 43 senelik bir bekleyişin ardından,1968 yılında yazarın memleketinden çok uzaklarda, ABD’de basılmış. Fakat ana vatanındaki okurlar ile buluşması öyle kolay olmamış. Kitap 1987 yılında Rus okuyucularına buluşma imkanı bulmuş. 

Bulgakov, Köpek Kalbi ile La Fontaine'in masallarından aşina olduğumuz intak sanatının kalbini yeniden attırmış. Kitabın kahramanı, dönemin kısıtlamarından dolayı açlıkla mücadele ederken hayatta kalma iç güdüsü sayesinde yaşama tutunabilen; bu süre zarfında sokakta tanıştığı ve hayatına giren bir doktor ile bilinmez bir dünyanın kapılarını aralayan bir köpek. Sonrasında yaşananlar ise kan, şiddet ve başkaldırışa gebe…
Sevecenlikle, efendim. Yani canlı varlıklara yaklaşırken mümkün olan tek yöntemle. Canlılar söz konusuysa terörle bir yere varılmaz. Hangi gelişmişlik seviyesinde olurlarsa olsun. Her zaman bunu iddia ettim, ediyorum ve edeceğim. Terörden boşuna medet umuyor onlar. Hayır efendim, hiç faydası olmaz. İster beyaz, ister kızıl, isterse de kahverengi! Terör sinir sistemini tamamıyla felç eder. 
Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması. Yani doğada var olanlar arasında en rezilini.

Özellikle köpek sahibiyseniz veya sokak köpekleriyle iletişim kurmaktan çekinmiyorsanız, bazı satırlar içinizi çız ettirecek türden. Bir köpeğin düşüncelerini ve bazı zamanlarda insanların ne kadar acımasız olduğunu anlatıyor. Köpek kalbi, akıcı anlatımı ve kara mizahı ile kendini hızlıca okutabilen bir kitap. H.G. Wells’in "Doktor Moreau’nun Adası" ve Mary Shelley’in “Frankenstein” adlı kitaplarına aşinaysanız bu kitabı da okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.
Paylaş:

25 Temmuz 2017

Kıyamete Bir Milyar Yıl



Kıyamete Bir Milyar Yıl, Strugatski kardeşlerin kaleme aldığı bir bilim kurgu roman. Adını daha önce duymadığımı itiraf ediyorum. İzmir kitap fuarında karşılaştım bu kitapla. Bilim kurgu olmasının yanı sıra ismi ve arka kapak yazısı dikkatimi çektiği için aldım. Konusunu bilmeden kitap almak her zaman bir risk içeriyor. Bunun farkındayım. O nedenle vakit ayırıp okuduktan sonra güzel bir seçim yaptığım için kendimi de tebrik etmeyi ihmal etmedim.

Bilim kurgu kitaplarının vazgeçilmezi olan uzay ve teknoloji unsurları bu kitapta yok. Her şey bir varsayımdan ibaret. Bu açıdan farklı (felsefik) bir bilim kurgu okuma deneyimi ile karşı karşıya kalmak güzeldi.

Kitap, astrofizikçi olan Malyanov'un üzerinde çalıştığı ve Nobel ödülü almayı planladığı bir projenin bitime doğru gelişen tuhaf olayları konu alıyor. Malyanov çalışmasına odaklandığı anda çalan kapısı yüzünden tüm dikkatini kaybediyor. Davetsiz misafirleri ile baş etmeye çalışırken; kendisi gibi bilimle uğraşan arkadaşlarından da aynı şikayetleri duymaya başlıyor. Kitabı okurken neler yaşandığını sorgulayan bilim adamlarının varsayımlarına, kaygılarına, korkularına ve meraklarına ortak oluyorsunuz. Kitabın en ilginç yanı ise tartışılan birçok konuya açıklık getirilmemesi. Kitap için kesin bir son ile biliyor demek yanlış olur. Aslında kitabın arka kapak yazısında yer alan “ sorun sende değil, kâinatta” sözü kitabın bitiş cümlesi olmaya çok uygun.

Kitabın henüz taslak halindeyken sansürlenmesi de ilginç bir detay. Boris Strugatski kitabın sansürlenme sebeplerini sonsöz olarak okuyucularıyla paylaşmış; “ başarıyla atlattığımız tatsız bir durumu hatırlamaktan daha keyifli bir şey yoktur.“ sözleri ile kitabı noktalamış. Sansürün ortadan kalması ve kitabın bize kadar ulaşması; bilim kurgunun felsefik olarak satırlara yansıtılması da göz önüne alınırsa, biz okuyucular için büyük bir kazanç olmuş.

Belki de, Newton'un kutsal kitaptaki 'Kıyamet'i açıklamaya kalkması, Arşimet'in de sarhoş bir asker tarafından öldürülmesi tesadüf değildir.
Eğer kainatsa teslim olmak gerekiyor ama uzaylılarsa mücadele etmek mi gerek? 

Bu kitabı kısaca yorumlacak olsaydım; 152 sayfa ile tadı damakta kalan, Rus yazarların o güzel anlatımı ile okuma keyfini üst seviyelere taşıyan bir bilim kurgu kitabıydı şeklinde tanımlamak yerinde olurdu.

Eğer bilim kurgu okumayı seviyorsanız, Kıyamete Bir Milyar Yıl’ı okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Haziran 2017

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Yuval Noah Harari


Son zamanların en çok okunan kitabı, Blog Sözlük okuma grubunun 11. kitabı olarak seçilince, okunmayı bekleyen kitaplarımı bir tarafa bırakıp, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens'i okudum. İnceleme yazısı yazarken, kitap hakkında bilgiler içermesine rağmen spoiler olmamasına dikkat ettim. Kitabı okumayı düşünenleri, okuma zevkinden mahrum bıracak şekilde bir yazı yazmama özen gösterdim diyebilirim.

Bu kitabı okumaya karar verdiyseniz ve üstüne biraz araştırma yaptıysanız, genel olarak belirli tabulara sahip olan kişilerin kitabı okumaması hakkındaki yorumlara rastlamışsınızdır. 

Kitabın konusu; özetle insanın dünya üzerinde nerden nereye geldiğini ve bundan sonraki akıbetini konu alıyor. 
Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni gezme şansını yakalamış; Charles Darwin’in çalışmaları ve bulmuş olduğu kalıntıları görmüş biri olarak, kitabın ilk 100 sayfasını ilgiyle okudum. Evrimleşme sürecini bilimsel olmasının yanı sıra yalın bir dille anlatmış. 

Kitapta, insanoğlunun yerleşik hayata geçişiyle birlikte ihtiyaçlarının, beklentilerinin ve yaşam standartlarının değişimi uzun uzadıya anlatılıyor. Buğday hakkında birçok çarpıcı gerçeği açıklıyor. Vejetaryen olmaya yatkınsanız muhtemelen bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle vejetaryen olma kararı verirsiniz. Çünkü, insanoğlunun tüm doğayı nasıl kendi çıkarları için telef ettiğini tane tane yazmış. Aşağıda yer alan animasyonu aylar önce izlemiştim. Bu kitabı okuyunca o animasyon canlandı gözümde. 


Paranın hayatımıza girmesini konu aldığı bölümler ve paranın hayatımıza katmış olduğu kredi, banka konularının ele alındığı bölümleri okurken biraz sıkıldığımı itiraf edebilirim. Seneler önce okuduğum ders kitaplarımı hatırlattı bana. Tabii konuya aşina olmayan kişiler için güzel bir bilgi aktarımı olmuş. 

Kitabın ilk 300 sayfası hep bizden önce yaşananları konu almış. Aman canım geçmiş, geçmişte kalmıştır diyorsanız  ve okuduklarınız sizi etkilemediyse son 100 sayfayı daha dikkatli okumanızı tavsiye ederim. 
İnsanoğlunun şu anda yaşadığı içsel kaosu ve geleceğinin belirsizliği var son 100 sayfada. İnsanın Siborglara dönüşümü hakkında enteresan bilgilere yer verilmiş. İnsan ırkının tamamen değişeceği ve Siborgların artık insan değil, hatta organik bile değil, tamamen farklı bir şeye dönüşebileceğinin sinyaller veriyor.
Gılgamış Destanı’ndaki ölümsüzlüğe duyulan özleme, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında yer alan mutluluğun en üst düzeyde olmasına ve George Orwell’in 1984’ün ünlü “Büyük Birader”inden de bahsetmiş olması hoşuma gitti. Yazar Frankenstein’in kehanetine de yer vermiş kitapta. Şimdilerde aslında üzerinde kafa patlatılan dijital keşiflerin ve robot üzerine yoğunlaşan çalışmaların belkide insan ırkının sonu getirebileceğini anlatmış. İnsanlığın sadece gelişebilmek adına soylarını tükettiği bir çok canlı türü ile aynı kaderi paylaşabileceği gerçeği var. Bunlar çok ürkütücü gerçekler değil mi? 

Bu kitabı okumadan önce Gılgamış Destanı’nı, Dr. Frankenstein’i, Cesur yeni Dünya’yı ve 1984’ü okumanızı tavsiye ederim. Hepsi birbirinden değerli kitaplardır. 

Matrix filminin ünlü bir sahnesi vardır. Morpheus elinde iki hap ile Neo bir seçim şansı verir ve şöyle der;  "Mavi hapı seçersen hiçbir şey hatırlamazsın, yatağında uyanırsın ve istediğin her ne ise ona inanırsın. Kırmızı hapı seçersen, sana gerçekleri gösteririm. “ 

Ben mavi hapı seçiyorum derseniz, kitabı okumak sizin için tam anlamıyla bir zaman kaybı olmasının yanı sıra işkenceye dönüşebilir. Fakat ben meraklıyım ve kırmızı hapı seçiyorum derseniz, kitaptan oldukça keyif alacağınızı söyleyebilirim.

Çıplak Yazar yorum yapana kadar, kitaptan bazı alıntılar yapıp yazıma eklemeyi unutmuştum. Kendisine bana bunu hatırlattığı için teşekkür ediyor ve hemen alıntıları buraya ekliyorum.
Pek çok memeli, anne karnından fırından çıkan toprak kap gibi çıkar, onları yeniden şekillendirmeye çalışmak onlara zarar verir. İnsanlar ise anne karnından bir ocaktan çıkan erimiş bir cam gibi çıkarlar ve şaşırtıcı oranda şekillendirilebilirler. 
Etrafımızdaki hapishane duvarlarını yıkıp özgürlüğe koştuğumuzda aslında daha büyük bir hapishanenin geniş bahçesine doğru koşuyoruz.
Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

Keyifli okumalar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

24 Nisan 2017

Marsta Zaman Kayması - Philip K. Dick


Bu yazımın konuğu bilim kurgu kitapların üstadı olan Philip K. Dick. Daha önce beş kitabını okuduğum için hiç tereddüt etmeden bu kitabını da okudum.

Marsta Zaman Kayması 1962 yılında yazılmış 370 sayfadan oluşan bir bilim kurgu.

2045 yılında Mars'ta koloni kuran insan ırkının orada yaşayanları köle edişini konu alıyor. Kurulan koloninin en büyük sorunlarından biri sudur. Eski Dünya'da yer alan kavgalar ve iktidar sorunları da yavaş yavaş yeni oluşum içinde kendini göstermeye başlamasıyla olaylar gelişiyor. Yeni oluşumda kusursuz bir ırk yaratma çalışmaları, şizofren tanısı konulan çocukları oldukça zor bir durumda bırakıyor. Bu süreç içerisinde eski bir şizofren olan tamirci Jack Bohlen'in hikayeye dahil olduğunu görüyoruz. İktidar hırsı içinde yanıp tutuşan Arnie Kott ile bir takım anlaşmalar yapıyor ve kitapta olayların akışı farklı bir yönde ilerliyor.

Kitaptan alıntılar;

Solup giden bir ırk için ne yapılabilirdi? Mars'ın yerli halkı için zaman, 60'larda ilk Sovyet gemisinin televizyon kameralarıyla birlikte gökyüzünde belirmesinden çok daha önce tükenmişti. Hiçbir insan grubu onları yok etmek için komplo kurmamıştı, çünkü buna gerek kalmamıştı. İlk başlarda muazzam bir merak kaynağı olmuşlardı. Çünkü onlar, uğruna milyarlar harcanan Mars'a ulaşma projelerinin sonucunda elde edilen keşiflerdi. Onlar dünya dışı bir ırktı.
Bir şey var ki, eğer biri intihar ettiyse adamın şunu bildiğinden emin olabilirsin: o, toplumun yararlı bir üyesi olmadığını biliyordur. Yüzleştiği asıl gerçeklik ve onu intihara götüren şet de budur; hiç kimse için önemli olmadığının farkına varmak. Emin olduğum bir şey varsa o budur. Bu bir doğa kanunu harcanabilenler de yok olurlar, bunu kendi elleriyle de yaparlar. Bu yüzden, bir intihar olayı duyduğumda uykularım kaçmıyor. Mars'taki doğal olarak nitelendirilen ölümlerin kaçının aslında intihar olduğunu duysan şaşarsın. Yani şunu demek istiyorum; içinde yaşadığımız çevre zalim ve acımasız. Yaşadığımız bu yer, uyumsuz olanı uyumlular içinden çıkarıp atar, ayıklar.
Kendilerini ilgilendiren bir şey söz konusuysa, zekidirler. Belki de bu, bize gerçek zekânın ne olduğunu görmekte yardımcı olur; zeki olmak, bir sürü kalın kitap okumak ya da uzun sözcükler bilmek değildir. Kendi yararınıza olabilecek bir şeyin farkına varabilmektir. Gerçek zekâ kullanışlı olabilmektir.

Yazar otoriteye uyum göstermeyen herkesin içinde bulunduğu tehlikeleri çarpıcı bir dil ile aktarıyor. Yazıldığı dönem göz önüne alınınca oldukça başarılı bir bilim kurgu olduğunu söylemek mümkün.

Okuma keyfinizi kaçırmamak adına çok fazla detay vermeden kitabı anlatmaya çalıştım.
Keyifli okumalar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Nisan 2017

Hayalperestler Patti Smith


Hayalperestler'i kimin tavsiyesi üzerine okuduğumu şu an hatırlamıyorum. Bir şekilde okunacaklar listemde yerini aldığı için okudum. 92 sayfadan oluşan, çok dağınık bir şekilde kaleme alınmış kısa otobiyografi kitabı demek çok yerinde bir tanım olur. Belki Patti Smith'in hayat hikayesine hakim olan okuyucular için bir şeyler ifade edebilir. Ben de ise derin duygular yaratmayan bir kitap oldu.
Kimse olmadığı birine dönüşemez.

Bazı kitaplar  için okunmasam da olurmuş diyorum. Sanırım bu kitap da o listede yerini aldı. Buna rağmen yazarın çocukluğuna ait anıları okumak isteyenler için güzel bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.
Keyifli okumalar.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Mart 2017

Olağanüstü Bir Gece Stefan Zweig

Stefan Zweig

Bu kitabı okumamın iki nedeni vardı. Birincisi;  Stefan Zweing’in kalemi.
İkincisi ise kitap kapağında, kendisine büyük bir hayranlık duyduğum Van Gogh’un Yıldızlı Geceler adlı tablosunun yer alması.

Bazı yazarları okurken kitabın kötü çıkma ihtimalinin %0 olacağını biliyorum. İşte Olağanüstü Bir Gece adlı bu kitapta onlardan biri. 80 sayfada bir insanın içsel yolculuğu ancak bu kadar güzel anlatılabilir. 

Avusturya’da katıldığı bir çarpışmada şehit düşen bir baron’un notlarının Zwing’e ulaştırılması sayesinde yazılmış. Kitabın konusu oldukça sıradan. Ana karakteri varlıklı olmasına rağmen duygu yoksulluğu çeken bir bey. Bir pazar gününün sonunda tesadüfen olağanüstü bir gece geçiriyor. Geçirdiği bu gece sayesinde, kendi derinliklerini sorgulamasıyla hayatının sonsuza kadar nasıl değiştiğini anlatıyor. Körelen ve belli bir yaşam standartlarında sıkışıp kalan duyguların, bir gecede zincirlerinden kurtuluşunu okuyoruz. Derin bir kişilik analizi ile karşı karşıya kaldığımız bu kitapta, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum. Yapılan betinlemeler ve kurulan uzun cümlelere rağmen kitap su gibi akıp geçiyor. 

Kendi kendimi anlamaya başladığımdan beri diğer pek çok şeyi de anlıyorum: Açlıkla bir vitrini seyreden birinin bakışları beni kahreder, bir köpeğin neşeyle sıçrayışı büyüleyebilir.

Kendi kendiyle yüzleşmek ve kendini tanımlayabilmek, insan hayatında bir dönüm noktasıdır. 


Keyifli okumalar. 

Değmesin yağlı boyayın yorumundan sonra bu müziği eklemek şart oldu. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Şubat 2017

Kör Baykuş Sâdık Hidâyet


İran edebiyatının güçlü kalemine sahip Sâdık Hidâyet'in gerçek ile hayali iç içe işlediği bir kitaptır Kör Baykuş. 95 sayfa olmasına rağmen sizi alır bambaşka bir ruh haline düründürür. Sanırım Sâdık Hidâyet için Doğu'nun Kafka'sı demek çok yerinde bir tabir olur.


  • Kitabı okumaya başladığınızda, ya sayfalar size bir okyanus kadar derin gözükür ya da bu ne saçmalıyor der, hızlıca kapağını kapatıp kitabı bir tarafa atarsınız.


Kör Baykuş'un ne anlattığını birkaç cümle ile özetlemek çok zor. İnsanın en derin düşüncelerini, bazen kendine bile itiraf etmekten korktuğu buhran anlarını, düş ve gerçek hayat ile harmanlayarak bize anlatıyor demek, belki Kör baykuş için yapılabilecek en yalın tanımdır.

Sâdık Hidâyet'in intihar ile sonuçlanan yaşam öyküsünü bilenler için kitabın derinliklerinde saklı duran keder hissini yakalamak çok kolay. Kitabın içinde yazarın kendi kendiyle olan kavgası yer alıyor. Mutlak olarak düşündüğü tek çıkış yolunun ölüm olduğunu; fakat ölümden sonra bile düşüncelerinin onu terk etmeyeceğinden korktuğunu ifade ediyor.

Böyle bir durumda herkes, güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: Ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli iç güdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır. 
Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece.
Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır... Ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü: ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak sorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.

Kör Baykuş'u Behçet Necatigil'in duru çevirisiyle okumak ise ayrı bir güzellik. Bu tarz derin konuların işlendiği kitaplarda çevirinin yerinde olması konu bütünlüğünü anlamamıza yardımcı oluyor.

Eğer sağlam bir psikoloji içindeyseniz kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Yoğun bir ölüm teması işlendiği için gerçek anlamda ağır bir kitap.

İntihar düşünceniz varsa, kitabın kapağını açmak şöyle dursun, kitapla aynı ortamda bulunmayın bile.

Keyifli okumalar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Şubat 2017

Yalnızız Peyami Safa



Blog Sözlük kitap okuma grubu etkinliğinin 7. kitabı olarak seçilen Yalnızız ile karşınızdayım.

Peyami Safa'nın son kitabı olan Yalnızız, 451 sayfadan oluşan, aynı evde yaşadıkları halde birbirlerinden oldukça farklı mizaç, düşünce ve insan ilişkilerine sahip aile fertlerinin yaşantılarından kesitler sunar.
Her şeye şüphe ile yaklaşan bir anne, evin hırçın kızı Selmin, büyük dayı Samim ve devamlı rahat tavırlar sergileyen Besim kitabın kahramanlarıdır. Kitap başladığı kurgu ile bitmediğinden dolayı, içinde birbiri ile ilişkili üç hikaye barındırıyor diyebiliriz.

İlk hikayede evin kızı olan Selmin'e ait bir konu işleniyor. Aileyi bayağı zora sokan bu konu üzerinden, her bireyin kendi kişilik özellikleri doğrultusunda olaya bakış açısına tanıklık ediyoruz. Olaylar çözümlenmeye başladığı sırada kitabın dili biraz daha farklılaşıyor ve Samim'in felsefik konuşmaları ile karşı karşıya kalıyoruz.

İkinci hikayede kitabın içinde bir başka kitap olan Simeranya'dan bahsediyor Peyami Safa. Simeranya, Samim'in üzerinde çok düşünüp yazmaya çalıştığı, örnek bir toplumun nasıl olmasını gerektiğini açıklayan bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Samim'in dili biraz ağır olduğundan ikinci hikaye diye adlandırdığım bölüm biraz daha yavaş akıyor.

Üçünçü hikayede, ilk hikayede var olan birçok sır açıklığa kavuşuyor. Bu arada kitaba Meryem isminde yeni bir karakterler dahil oluyor. Peyami Safa, Meryem'in hikayesi üzerinden, insanoğlunun yapmış olduğu seçimlerinin hayat üzerindeki etkilerini bize aktarıyor. Yaşanmak istenen bir hayatın yanına toplum baskınının insanı nasıl bir buhrana sürüklediğini görüyoruz.

Okul kitapları ve dersleri bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini gösteriyor ve gûya, bilgi yolunda en kısa yoldan götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor.
Kalbin bütün meseleleri yalnız kalbde halledilir. Çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir. Ümitsiz bir aşkın panzehiri nefrettir. 
İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. ne çabuk değişiyor insan. 

Eğer kitabın ilk 150 sayfasını sabır ile okursanız üçüncü hikayede olay akışı oldukça hızlanıyor. Türk yazarların kitaplarında devamlı bir Türk filmi havası hakim. Bu kitapta da onu oldukça fazla hissettim. Bunun yanı sıra Peyami Safa'nın bilgi birikimini satır aralarını serpiştirmesi kitabı zenginleştirmiş bir detay.

Keyifli okumalar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Şubat 2017

Kitab-ül Hiyel İhsan Oktay Anar


Kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar'ın 1996 yılında okuyucuları ile buluşturduğu ikinci kitabıdır. 144 sayfa olan kitabın her sayfasında bir olay vuku bulmaktadır. İçinde birçok mekanik çizim de bulundurduğundan, mühendislik mesleğini icra edenlerin oldukça ilgisini çekeceğini düşünüyorum.


Kitabın konusuna geçmeden önce Hiyel'in kitaptaki tanımı yer vermek lazım.
"Hiyel ilmi, emirlere asla karşı gelmeyecek sadık köleleri, yani makineleri yaratma sanatıydı."


İhsan Oktay Anar'ın hayal gücünü en iyi kullandığı romanlarından biridir Kitab-ül Hiyel. Osmanlı döneminde yaşayan 3 hiyelkarın hikayesini konu alır.

Kitabın ilk kahramanı Yasef Çelebi, bir denizaltı yapma hayali ile yanıp tutuşur. Mühendisliğe olan merakı sayesinde hesaplamalar yapar, bunları çizime döker ve bir denizaltı tasarlar. Siz de tasarım sürecinde yaşadıklarına sayfaları çevirdikçe tanıklık edersiniz.

İkinci kahramanımız Calüd ile tanışmamıza vesile olan da Yasef Çelebidir. Calüd'ü köle olarak satın alır ve tüm bilgisini ona aktarır. Köle öğrendiği bilgiler ışığında yeni tasarımlar için kolları sıvar.  Calüd'ün en büyük hayali ise bir devri daim makinesi yapmaktır. Fakat Yasef Çelebi gibi ince düşünemez. Aç gözlü ve kibirli bir karaktere sahiptir. Bu da onun sonunu getirir.

Kitabı noktalayacak olan kişi ise Üzeyir'dir. Yazar, Calüd'ün yetimhaneden sahiplendiği Üzeyir üzerinden insan psikolojisinin değişim sürecine derin göndermeler yapar. Üzeyir oldukça ağır bir imtihandan geçer. Tek yoğunlaştığı konu olan hiyel üzerine düşünmesi son bulur ve beynindeki o ince ipin koptuğuna tanıklık edersiniz.

İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya'yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti.
Mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı.  


Daha önce İhsan Oktay Anar kitapları okumaya alışıksanız hiç yabancılık çekmeyeceğinizi söyleyebilirim. Kitabın içinde yer alan çizimler de kitabın kendisi kadar enteresan. Ben okurken keyif aldım. Umarım verdiğim bilgiler kitap hakkında bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilmiştir.
Keyifli okumalar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Ocak 2014

Asal Sayıların Yalnızlığı

Bu başlık ne mi böyle?  Italyan bir arkadaşımın tavsiye üzerine başladığım yeni romanın ismi. Kitabın yazarı 2008 yılında , İtalya Premio Strega Ödülü almış. Çok genç bir yazar. Kitap konu itibariyle iki ergen gencin hayatı üzerine yazılmış. Henüz bitirmediğim için sonu nereye varır bilemiyorum.
Bu sabah okuduğum sayfa kitaba ismini vermiş. Ben de hemencecik paylaşmak istedim.
Sevgiler.
Paylaş:

1 Eylül 2013

Şibumi


Yorumlarına bakıp bir heves ile başladım bu kitaba. Son 100 sayfadayım. Fakat canım hiç okumak istemiyor. Ben pegasus yayınlarından çıkan kitapları okumam mesela. Bu kitap da tam o tatta. Yazar, bunun bir filmi çekilir diye düşünmüşte yazmış gibi. Gereksiz kısımları çok fazla. Sırf kitabın sonunda bir heyecan olur diye bitireceğim.
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.