23 Mayıs 2020

Kahve Bahane #Düşüş


Dün gece yatarken yarın güzel bir kahve bahane yazısı yazayım dedim ve ilk paragrafı kafamda yazdım. Yazdım yazmasına da bir yere not almayınca o havalı giriş bir karahindiba misali puf oldu aklımdan uçup gitti. Elimde de böyle saçma sapan bir giriş kaldı.

Evde olmanın vermiş olduğu rahatlıktan mıdır bilinmez, yazmayı devamlı erteliyorum. Hayat, yavaş yavaş normale dönerken bizim şirket bizi geri çağırmama konusunda pek bir istekli. Bu durum benim de işime geliyor açıkcası. Evde çalışmaya alıştım. Hatta daha verimli çalışıyorum. Tek sıkıntım az hareket ediyor olmak. Konforumu bozacak ses yok, sağda solda dolaşan insan yok. Böyle olunca da dur bir kahve molası verip mutfağa kaçayım demiyorum.

Hareketsizlik türlü sıkıntılara gebe. Bunu bir nebze aşabilmek için kendime akıllı saat aldım. Aslında 4 sene önce Mi 2 band almıştım ve çok memnundum kendisinden. Fakat bu sene ekranı neredeyse okunmayacak duruma geldi. Yazıları soluklaştı. Üstüne şarj cihazını da ofiste unutunca yeni bir tane akıllı saat almak için kolları sıvadım. Pahalı olan markalara biraz göz gezdirdim. Telefonumla eşleşsin diye acaba bir Apple watch mı alsam dedim. Sonra ne gerek var o kadar para vermeye diyerek Mi 4 band almaya karar verdim ve aldım. Oldukça yerinde bir karar oldu. İsteklerimi fazlasıyla karşılıyor. Hareketsizlik uyarısını da açtım. Bir saat boyunca yerimde oturunca kolumda titriyor ve hadi kalk biraz yürü diyor. Henüz bisiklet ve koşu özelliğini kullanmadım.

Bir süre spora zorunlu ara vermek zorundayım. Neden mi? Krakow'un taşı toprağı altındır dediler. Ben de dur nasılmış dedim, geçen gün market dönüşü kendimi yerde toprağını öperken buldum. Nasıl oldu diye sorarsanız kaldırımdan mı düştüm, kaldırıma mı takıldım. Hiç emin değilim. Sendeledim, dengem bozulunca hayda gitti yumurtalar diye düşünmeye başlamıştım ki bir baktım yerdeyim. Sol kolum, bileğim ve bacağım ve ayağımdaki sızının yanı sıra 3 yumurta ve toz haline dönen cips paketini ile bu düşüşü tamamladım. Adeta buz patenindeki artistlik hareketler gibiydi düşüşüm. Ayağa kalktığımda da çok güldüm kendime. Hatta sonrasında aklıma geldikçe de güldüm. Az şişlik ve yer yer oluşan morluklarım var şimdi. İşin kötü tarafı sanırım bir süre koşamayacak olmam. Biraz fazla yürüyünce ayağımda ve dizimde bir ağrı oluşuyor. Daha önce bir sakatlığımı göz ardı edip koşmaya devam ettiğimde başıma gelenleri bildiğimden koşmaya hiç yeltenmiyorum. Ayağımdaki ağrı tamamiyle geçsin, o zaman sahalara dönerim.

Dünya değişiyor. İlkimler de değişiyor. Kışın Krakow'a dondurucu soğuklar gelmedi diye sevinirken, şimdi de bir türlü gelmeyen yaz yüzünden üzülüyorum. Sen baharsın bir kendine gel değil mi? Yok nerde. Geçen hafta sürekli esen bir hava, arada bir cee yapıp kaçan güneş ile Mayıs ayını bitirmek üzereyiz. Oysa ki bahar geldi diye, balkonu çiçeklerle doldurmaya başlamıştım. Şimdi akşamları hepsi üşüyordur. Hava bazı geceler 5-6 derece oluyor. Bu güzelim çiçekler ne yapsın!!!

Karantina sürecinde herkes kendini oyalamak için bir şeyler buluyor. Ben de kafayı çiçek alışverişi ile bozmuş durumdayım. Markete her gittiğimde kendimi bahçe reyonunun önüne buluyorum. Bugün sabah, bizim bey gerçeklerle yüzleş artık dedi. Kaç çiçeğin var?  Bir saydım, evde bakım bekleyin 41 canlı var. Bunlara maydanozum, nanem, fesleğenim ve domatesim dahil. Her sabah kahvaltıdan sonra, hepsinin halini hatırını soruyorum. Bakımlarını yapıyorum. Onlarla zaman geçirmek hoşuma gidiyor. Hatta tam şu an karşımda duran karanfillerim onlardan bahsettiğimi anlamış gibi, etrafa harika kokular saçıyorlar. Gel de sevme. Olacak iş mi?

Sevmek güzel şey, o yüzden bu sancılı zamanda siz de kendinize sevecek bir şeyler bulun. Evet bu bir yatırım tavsiyesidir. Neye mi yatırım? Tabii ki akıl sağlığınıza.

Şimdilik benden bu kadar. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevmeyi de ihmal etmeyin.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Mayıs 2020

Geçmişe Dönüş


İşte tam bu an zihnimden tamamen sildiğimi fark ettiğim bir zaman aralığını yeniden hatırladım. En depresif, en dipte hissettiğim zaman dilimlerinden biri. Üzerinden nereden baksan yirmi sene geçmiş. Bunu bana hatırlatan bir şarkı oldu. Bu şarkı beni bir albüme yönlendirdi. 2000'lerin çok da popüler olmayan albümlerinden biri.

Bir kokunun hatıraları canlandırdığı gibi, bu müzik de hatıralarımı canlandıracak diye umarken beklediğim gibi olmadı. Aksine bana sadece o zamanlardaki ruh halimi hatırlattı. O zaman diliminde nasıl hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum ama bunun sebebini, tam olarak neler yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Evim dediğim yerden bambaşka bir yerde yaşıyordum ve bununla ilgili hiçbir ayrıntı hatırlamıyorum. Küçük de değildim, lisedeydim.

Demek ki zihnim bunu hatırlamamayı ve ilişkili tüm hatıraları temizlemeyi tercih etmiş. Bunun elbette bir sebebi vardır ve buna saygı duymaktan hatta buna teslim olmaktan başla bir şansım yok. Ayrıntıları hatırlamak gibi bir gayem de yok. Beni şaşırtan şey, bu yoğun duyguları bende yaratan tüm bu yaşanmışlıkların zihnimde sadece bir şarkı, bir albümle hatırlanıyor ve ortaya çıkıyor olması.
Beni şaşırtan şey, bu albümü dinlediğimde tıpkı yirmi sene önce hissettiğim gibi depresif, kaybolmuş, çaresiz hissediyor olmak. Rastgele denk geldiğim bu albümün zihnimin unutmak için çabaladığı bir zaman dilimindeki hislerimi açığa çıkarıyor oluşuna şaşırıyorum. Dinlerken şaşırıyorum, şaşırırken dipte ve çaresiz hissediyorum. Elimden başka hiçbir şey gelmiyor. Depresif hissetmeme şaşırıyorum. On yedi yaşındaki ruh halimi otuz yedi yaşımda sadece bir albümü dinleyerek yaşıyor olmama şaşırıyorum. Şaşırdıkça daha depresif ve çaresiz hissediyorum. Çünkü şu anda da aslında o andaki kadar dipte hissediyorum. 

Hayatta arzu ettiğim şeylere ulaşıp ulaşmadığımı bile bilmiyorum. Çünkü ne istediğim, ne arzu ettiğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Sadece bu eski albümü dinleyip yirmi sene önceki o ruh halimi zihnimde yeniden canlandırıyorum. Belki de doğru bir şey yapmıyorum.

Ve bu albüm beni aynı grubun başka bir albümüne yönlendiriyor. Bu sefer de bambaşka bir zaman dilimine yolculuğa çıkıyorum. Yirmi değil, on altı yıl öncesine, daha da dipte ve hatta intihara en meyilli olduğum döneme. İntihar etmem için hiçbir sebep olmadığı döneme. Sadece öyle hissettiğim, okuduğum, dinlediğim, özümsediğim her şeyin beni buna yönlendirdiğini düşündüğüm bir döneme. O dönemle ilgili anılarım da çok net değil. Ama eminim ki o zamanlarda da beni bu kadar sarsacak, dibe itecek şeyler yaşamadım. Ya da yaşadım ve zihnim onları hatırlamak istemediğini için ilgili anıları çoktan silmiş.

İlk cümlemde söylediğimi düşünürsek, zihnim bazen bazı şeyleri unutmayı tercih ediyorsa, zihnime, beni ben yapan tüm yaşanmışlıklar birikimine nasıl güvenebilirim? Ya o beni başka biri olarak hatırlamak istiyorsa? Ben tam olarak neyim? Beni ben yapan şey anılarım, yaşanmışlıklarım, tecrübelerimse ve bu zihin bazı tecrübeleri filtre etmeyi tercih ediyorsa, ben aslında yaşadığım her şey miyim, yoksa beyin kıvrımlarımın filtre etmeyi tercih ettiği şeylerden mi ibaretim? Benim kişiliğimi oluşturan asıl şey beynimde küçük bir yer kaplayan filtre mi?

Sabah uyanıp bunu okuduğumda kendime soracağım soruyu da biliyorum. Filtre veya başka bir şey, ne fark eder?

Beni ben yapan şey geçmişim mi? Yoksa gerçekten şu anki hissiyat durumum mu?
Bu sorunun gerçek cevabını almak bana nasıl bir katkı sağlar? Ya şu anki halet-i ruhiyem geçen hafta içinde yediğim içtiğim şeyler üzerine temellenmişse? Ya öyle değilse ve geçmişte yaşadığım tüm olumlu olumsuz anılar beni ben yapan şeyse? Beni ben yapan şeyin ne olduğunun ne farkı var ki bu noktada? Ben benim, bunun sebebinin ne olduğunun ne önemi var. Önemi olan şey bundan sonra ne olacağım, nasıl değişeceğim, neleri hatırlayıp, neleri unutmayı tercih edeceğim. İllaki bazı şeyleri unutmak işime gelecek, ruhsal sağlığımı korumak için olsun, sadece unutmak istediğim için olsun. Bu hatırlamadığım ya da unutmayı tercih ettiğim şeyler de benim bir parçam olarak kalacak, benliğimin olumlu ya da olumsuz gelişmesine katkıları olacak. Şu andan sonra sorabileceğim tek soru: Ben şu an kim olduğumu bile bilmiyorken ileride ne olacağımı nasıl bilebilirim?


*Bu yazı geçen hafta posta kutuma geldi. Ben sadece sahibinin iznini alarak blogumda yanınladım. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Mayıs 2020

Akis #Bahar


Tüm yıl özlemle beklenen bahar ayını kapalı kapılar ardında geçirmek pek keyifsiz. Bu keyifsizlik yüzünden yazılan yazılar kısa ve yüzeysel. Herkes depresyon hırkasını giymemek için büyük bir çaba sarfediyor. Böyle geçip giderken zaman, Nisan ayının bloga yansıma için ben yine kolları sıvadım. Bu ay heybemde ortaya dökülecek pek bir şey yok. Çoğu zaman yapılanlar keyif vermiyor. Bazen hangi günde olduğumuzu anımsamak için takvim yapraklarına ihtiyaç duyuyorum.

Neler Dinledim? 


Bu ay ne dinledim köşesi yetim kaldı. Evden çalışmaya başladığımdan beri müzik dinlemediğimi fark ettim. İş yerinde ortamdan soyutlamak için tüm gün kulaklık kulağımda çalışıyordum. Şimdilerde kendimi bir yerden soyutlamak zorunda değilim. İşte, home office çalışmanın bir güzel yönü daha. Ara sıra müzik dinlesem de bu ay devamlı dinlediğim bir parça yok.

Neler İzledim?

Bölük pörçük izlemeler yaptım bu ay. Sanırım en fazla Mesut Süre'nin videoları izledim. Rabarba Talk ve İlişki Testinin izlemediğim bölümü kalmadı. 

Ahlat Ağacı'nı izledim sonunda. İki gün süren serüveni başarı ile tamamladım. 

Unorthodox adlı dizi de bayağı konuşuluyordu. Yine ilgiyle izlediğim bir yapıt oldu. Farklı bir dinin ritüellerini görmek enteresandı. Bazı yerlerini izlerken gerçekten bu böyle mi oluyor demekten kendimi alamadım. 

La Casa de Papel takipçisi olduğumdan yeni gelen sezonu da bir solukta izledim. Lakin ilk sezonun verdiği keyfi sonraki sezonları vermiyor. Bakalım bir sonraki sezon da neler olacak? 

İşe Yarar Bir Şey, tam bir sanat filmi. Yavaş akıyor ama akıyor. Filmi izlerken o trende siz de varmışsınız gibi. Sanki tam olarak yan koltukta oturuyormuşsunuz hissini yaşatıyor. 

Neler Okudum? 


Bu ay okuma eyleminden keyif alamadım. Sanırım bu yüzden fazla kitap bitiremedim. Yeri gelmişken, eski yazılarıma gelen bir yorum üzerine bir hatırlatma yazmak istiyorum. Ben bunları not niteliğinde yazıyorum. Neden kitap hakkında bir şeyler yazmıyorsun diye eleştirenlere yanıt niteliğinde olsun. Buradaki amaç kitap içeriklerini size anlatmak deği. Sadece bir iki kelime ile okuduğum kitapları özet geçmek.


1- Mutlu Olma Sanatı - Bertrand Russell

Bazen bir yerde kitaba dair bir alıntı okuyorum ve olanlar oluyor. Kendimi bir anda kitabı okurken buluyorum. Bu kitap da onlardan biri. Enerjimizin düşük olduğu bu günlerde okunabilecek bir kitap. 

2- Ay'a Yolculuk - Jules Verne

Bu kitap pek bir övülüyor. Geçen sene başlayıp, daha başındayken yarım bırakmıştım. Sonra bir şans vermek istedim kendime. Ve bu ay kitabı yeniden elime aldım. Bu sefer kitabı bitirdim bitirmesine lakin o çok övenler tayfasına dahil olamadım. Olmadı.

3- Babalar ve Oğlullar - Ivan Sergeveviç Trgenyev

Blog Sözlük okuma grubu için seçtik bu kitabı. Ben de bu vesile ile okumuş oldum. Rus yazarları okumayı seviyorum. Ay'a Yolculuk kitabından sonra ilaç gibi geldi. 

4- Bir Sarı Çiçek - Julio Cortazar

İşe Yarar Bir Şey adlı filmi izlerken duydum ismini. Hemen not aldım. Ve bu sayede Cortazar ile tanıştım. Kısa hikayelerini ben beğendim. İlerleyen zamanlarda daha fazla Cortazar kitabı okuyabilirim.

5- Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali'nin sevilen kitaplarından biri Kuyucaklı Yusuf. Türk filmi tadında. Baştan sona Yeşilçam kokuyor.  Eski ama içten, abartılı ama gerçek. 

Bende özetle durumlar bu. Evde kal diyorlar kalıyoruz lakin Bahar geldi de geçiyor. Bunu ne yapacağız hiç bilmiyorum.
 
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Nisan 2020

Kahve Bahane #14 Gün


Kahve bahane, milkshake şahane. Çünkü bu yazıda kahve yerine bana çilekli milkshake eşlik ediyor. Böyle afili bir ismi olduğuna bakmamak lazım. Altı üstü süt, çilek ve vanilyalı dondurmanın karışımı. Tadı mı? Bence oldukça güzel.

Karantina günlerinde herkesi bir mutfak sevdası sardı. Ekmek yapanlar, yeni tarifler deneyenler; gün geçtikçe çoğalıyor. Demek ki insanoğlu sıkıldıkça mutfağa uğramaya yatkın. Bu güzel bir şey aslında. Dışarıda yemek yemek hem keseye hem de sağlığa zararlı. Evde yaptığımız şeylerin içinde neler olduğunu biliyoruz ve bir akşam yemeğine verdiğimiz parayla bir haftalık mutfak alışverişi yapabiliyoruz. Tam bir Pollyanna gibi konuştum.

Mutfakta vakit geçirme sevdasına kapılanlardan biri de benim. Evde daha fazla zaman geçirmeye başlamışken Türk yemekleri yapıp duruyorum. Malum bizim mutfağımız güzel olmasına güzel de biraz uğraştırıcı. Bu durumun hem iyi hem de kötü tarafı var. Mutfaktan mis gibi yemek kokuları çıkarken, onlara kayıtsız kalıp yemeden duramıyorum. Bu dönemde de kilo alma riski var.

Kilo herkesin korkulu rüyası. Fakat bu süreçte insan nasıl mutlu hissediyorsa öyle yaşamalı mottosunu savunanalardanım. Bu durumda diyet yapıp, kendini aç bırakıp, hane huzurunu kaçırmak pek alık karı değil. Huzur öncelikli olmalı.

11 Marttan bu yana karantina uygulaması Polonya'da devam ediyor. Aradan geçen bir buçuk ayda kilo almadan süreci yürüttüm. Evde spor yapıyorum. Bu hafta başı parkları yeniden kullanıma açtılar. Bu sabah güne 4 km koşu ile başladım. Böyle giderse kilo almadan bu tempoda ilerleyebilirim.

Hayat tempomuz yavaşlamışken, onu hareketlendirmek adına bir girişimde bulundum. Bakın başıma neler geldi. Uzunca bir zamandır köpek sahibi olma fikri aklımdaydı. Hazır evdeyken bu süreci daha iyi yürütebilirim dedim ve evlat edinmek için köpek aramaya başladım. Arayışım oldukça kısa sürdü. Dokuz aylık bir bebek, evdeki kedi ile anlaşamadığı için yeni bir yuva arıyordu. Gittik, köpeği gördük ve çok sevdik. Tamam dedik. Evin yeni üyesini bulduk. Bir hevesle tüm eşyalarını aldık, eve geldik. Aramız çok iyi olmasına rağmen bizim ufaklık etrafın sesine ayak uyduramadı. Daha önce yaşadığı ev sakin bir yerdeydi. Bu yüzden sanırım, her ses onu tedirgin etti. Öyle çok havladı ki, onu sakinleştirmek epeyi zor oldu. Kucağımda uyurken bile bir anda deli gibi camın önüne gidip havlamaya başlıyordu. Dedim gün içinde havlasın sorun yok. Ama gelin görün ki gece olunca da hiç susmadı. Bütün gece o havladı ben de onu sakinleştirmeye çalıştım. Tabii böyle geçen günlerin ardından komşular kapıya dayandı. Biz de gözümüz yaşlı, küçük beyi eski evine geri götürmek zorunda kaldık. Oysa ki karşıma alıp anlattım ona. Dedim ki " Bak bu evde kalırsan krallar gibi yaşarsın. O eve dönersen o toroman kediyle köşe kapmaca oynarsın." Dinlemedi beni. Dinlese bile anlamamış olabilir. Bu kısa köpek macerası, bir demo niteliğinde oldu. Sahiplenmeden önce köpek sahibi olan blogger arkadaşlarımla da konuştum. İşin en zor kısmı tüyü dediler. Gerçekten de öyleymiş. Bizimki çok kısa tüylü olmasına rağmen ev bir anda tüyle kaplandı. Köpek işi titiz olanlara göre değil. Bunu anladım. Şimdi yeniden böyle bir macera için hazır değilim.

14 gün diye başladığımız bu karantina günleri uzadıkça, maceralı bir hayat yaşamak da zorlaşacak gibi. İş ve market arasında geçip giden bir ömür. Aslında bu duruma alıştım. Yani haftaya ofise gelin derlerse; yok ya ne gerek var biz böyle gayet iyiyiz diyebilirim.

Genel olarak keyfim yerinde. Nadiren kendimi depresif hissediyorum ki sürekli evde olmanın getirdiği yan etkilerden biri bu. Bu yüzden fazla umursamıyorum. Modumu yükseltecek şeyler buluyorum. Hiç olmadı elime cifi alıp her şeyi cifliyorum. Depresyondan eser kalmıyor.

Gezip görmedikçe, sosyalleşemedikçe yazılacak pek fazla bir şey de olmuyor maalesef. Mesela geçen hafta bir kek denemem vardı. Ama ondan bu yazıda bahsetmek istemedim. Bir sonraki yazıya da konu kalsın diye sakladım onu. Sonuçta zaman idareli kullanma zamanı. Karantina günlerinde konu bulmak altın değerinde.

Bende durumlar öyle. Sizde nasıl? Umarım sizin orada da durumlar iyidir, iyi olmasa bile iç güveysinden hallicedir.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve sağlıklı kalın.
Kendiniz mutlu edecek uğraşlar bulmayı ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Nisan 2020

İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar #2



Daha önce yedi yazarın ölümlerine ilişkin İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar başlığı altında bir yazı yazmıştım. Yazarların hayat hikayeleri okumayı seviyorum. Hazır bol bol vakit varken yeni araştırmalara yelken açtım ve İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar yazısının devamı niteliğinde olacak bir yazı hazırlamak için kolları sıvadım. Ortaya enteresan bir liste çıktı.

Sırça Fanus kitabında yaşadığı depresyonu ayrıntılı bir şekilde ele alan Sylvia Plath, 30 yaşında kendi hayatına son verir. İlk şiirini sekiz yaşında babası öldüğünde yazar. Sonrasında geçirdiği bunalımlı dönemler, mutsuz bir evlilik, intiharına zemin hazırlar. İki kez intihar etmeyi dener ama başarısız olur. Bazı kaynaklarda aslında kurtulacak şekilde intihar ettiği yazılıyor. Fakat son denemesinde bir şeyler ters gider ve cansız bedeni çocukların bakıcısı tarafından bulunur. Sabah erken saatte kalkarak çocuklarının uyudukları odaya kurabiye ile süt bırakır ve odanın kapısından içer gaz sızıntısı olmayacak şekilde bantlar. Sonra gazlı fırının gazını açar ve kafasını fırının içine sokar. Daha önce yüzleşemediği ölümle yüzleşir. 1963 yılında yaşanan bu olay günümüzde beyaz perdeye " Sylvia" ismiyle taşınır.

Osmanlı zamanında İstanbul'da bir intihar modası başlatan gazeteci, çevirmen Beşir Fuad herhangi bir edebi eser yazmadı. Bunun yerine iyi bir biyografi ve eleştiri yazarı olarak edebiyat çevresinde yerini aldı. 35 yaşında, intiharına ilişkin bilimsel verileri geride bırakarak hayatına son verdi. Evinde bileklerini keserek intihar etti. Bileklerini kestikten hemen sonra yaşadığı deneyimi son nefesine kadar kağıda döktü. O dönemde intihar kavramına yabancı olan İstanbul ahalisi bu haberden çok fazla etkilenince olanlar oldu. İntihar vakalarında hatırı sayılır bir artış meydana geldi. Beşir Fuad bedenini kadavra olarak bağışlamak istedi fakat bu dileği yerine getirilmedi. Şimdilerde mezarının nerede olduğu da bilinmiyor.



Yaşadığı dönemde Rusya'da oldukça popüler bir şair olan Sergey Yesenin 30 yaşında kendi isteğiyle hayata veda etti. 9 yaşından beri yazmış olduğu şiirleri ona hak ettiği ünü kazandırdı fakat geçirdiği bir psikolojik rahatsızlığa yenik düşerek şöhret basamaklarını tırmanmayı bıraktı. Otel odasında kendi astı. Bu olaydan daha enterasan olanıysa bir gün önce bileklerini keserek kendi kanıyla son şiirini yazmasıydı. Ölü bedeninin yanında kendi kanıyla yazılmış şiiri bulundu. Dönemin hükümeti uzunca bir süre şiirlerinin yayınlanmasını yasakladı. Sergey Yesenin'in dilimize çevrilmiş üç şiir kitabı bulunuyor.



Ejderha Dövmeli Kız adlı kitabın yazarı Stieg Larsson bilinçli olarak hayatına son vermek istemediyse de trajik bir olay sonrası öldü. 12. yaş gününde kendisine hediye edilen daktilo sayesinde yazmaya gönül veren, buna rağmen hayattayken hiçbir kitabı basılmayan bir yazar Stieg Larsson.
50 yaşında iş yerindeki asansörün bozuk olması nedeyle merdivenli kullanan yazar, ofisinde vardığında kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Kalbi yedi katı çıkmaya dayanamadı. Yazmış olduğu kitaplara ilişkin taslaklar bir sene sonra bilgisayarında bulundu ve ölümünden sonra dört kitap sahibi oldu. 

Romantik şiir akımının öncüleri arasında yerini alan Thomas Chatterton gençliğin vermiş olduğu cahilliye yenik düştü. Orta çağ şiirlerinden esinlenerek yazdığı şiirleri yüzünden eleştirildi ve gerekli ilgiyi görmediğini düşündü. Thomas için işler yolunda gitmedi ve parasız kaldı. 17 yaşında, Londra'da kiralamış olduğu çatı katındaki odasında, açlığın getirmiş olduğu bunalımla arsenik içerek intihar etti.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Nisan 2020

Akis #Şüreka


Geçen ayın yansıması ile geldim burdayım. Can sıkıntılarından, üzücü haberlerden ve salgından bahsetmeyeceğim. Zira gün içinde bu olmusuzluklara oldukça maruz kalıyoruz. Bazı zamanlar bunlardan tamamen sıyrılmak lazım. Ben de geçen ay neler dinledim, neler izledim ve neler okudum diyerek bu gündemden biraz sıyıracağım kendimi. Eğer sen de beş dakikalığına nefes almak istersen bu yazı senin için.

Neler Dinledim? 

Ben banyoda müzik dinlemeyi çok severim. Banyoda müzik dinlemek için su geçirmez bir hoparlörümüz bile var. Mart ayında favorim Mipso grubunun seslendirdiği Marianne. Hafif retro, kendi halinde akan bir müzik. Sevdiğim bir müzik olunca, sevgili spotify'e aç bakalım bunun radyosunu diyorum. Bu sayede aynı tarzda yeni müziklerle tanışıyorum. Mipso'yu da böyle tanıdım. 

Neler İzledim?

Evden çalışmaya başladığımdan beri, kişisel bilgisayarım yan masada açık duruyor ve bir şeyler izliyorum. Aslında tam olarak izlemiş olmuyorum. Neredeyse hiç ekrana bakmıyorum, sesini duyuyorum. Vakti zamanında bana Ezel adlı diziyi çok övdüler. Ben de fırsat bu fırsat izleyeyim dedim. İçim şişti. Tam bitti dediğim yerde yeni olaylar patlak verdi. Youtube üzerinden izliyorum. 26. bölüme geldiğimde bir baktım yan tarafta altmışıncı bölümler var. Aman dedim. Bitmez bu dizi. Yarım bıraktım.

Bu hafta bir çılgınlık yapıp Bizimkiler adlı diziyi izlemeye başladım. Eski olmasına ve hiçbir aksiyon içermemesine rağmen bana çok keyifli geliyor. Şimdi çalışırken yan tarafta bana bizimkiler eşlik ediyor.

Netflix denizinde yüzmeyi de ihmal etmedim tabi.
100 Humans adlı bir tv programı izledim. Mizahi anlatımı ile 100 insan üzerinde yapılan deneyler oldukça enteresandı.

The Platform da izlenenler arasında yerini aldı. Ben ilgiyle izledim. Bana bir kitap okuyormuşum gibi geldi. Konuşma diyalogları bir kitap sayfasından çıkmış gibiydi. Nedense seveni olduğu kadar sevmeyeni de bol bu filmin. Ben sevenler kısmındayım.

Bunlar bitenler; bunların dışında Lucifer'i izlemeye başladım Fakat sevgili netflix Türkçe altyazısını bize eklememe konusunda pek bir ısrarcı. Türkçe alt yazısı olmasına rağmen Polonya'dan bağlandığımız için Türkçe alt yazı seçeneği çıkmıyor. İngilizce alt yazı ile izliyorum. Aslında bu bir nevi ingilizce pratiği de oluyor.

Evde fazlaca vakit geçirince izlenenlerin sayısında gözle görünür bir artış olmuş. Ben de yazarken fark ettim.

Neler Okudum?

Ne çok şey izlemişsin, kesin kitap okumaya vaktin kalmamıştır diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
Mart ayında toplam yedi kitap bitirdim.

1- Feniçka

Nietzsche'nin evlilik teklifini geri çeviren kadının hikayesini okumak isterseniz Feniçka'dan bir adet edinmeniz gerekiyor. Olay örgüsü pek güçlü olmasa da diyaloglar sayesinde kendini okutuyor.

2- Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe

Bu kitabı almamın nedeni Küçük Prense benzetilmesiydi. Konu bakımından değildi bu benzetme. Küçük Prens gibi bir çocuk kitabı olmasına rağmen her yaş grubundun okuması gerken bir kitap olduğu için. Yakın gelecekte kör olacak bir kız çocuğunun hikayesi var kitapta. Öyle saf, öyle dolu dolu ki. Yapabileceği ve yapamayacağı şeylerin listesini çıkartmasına ve üstlerini bir bir çizerken göstermiş olduğu olgunluğa bayıldım.

3- Dracula

Arada bir ingilizce kitap okuyorum. Dracula da onlardan biriydi. Kısa versiyonunu okudum. Daha önce Dracula'nın hikayesini bilmiyordum. Sürükleyici ve korku doluymuş. Bir çırpıda okudum bitti. 

4- Yaman Adam

Can Yayınları bir uygulamasını bedava yapınca, bakalım içinde neler var derken buldum Yaman Adam adlı kitabı. Behçet Necatigil çevirisi ile leziz bir kitaptı. Kitap, yanlış hatırlamıyorsam beş öyküden oluşuyor. 

5- Ferdi ve Şürekası

Halid Ziya'nın kitabı. Ayrıca yazı başlığımın isim babası. Şüreka ortaklar demek. Söylemesi keyifli bir kelime. Okurken sondaki a harfinin üzerinde şapka varmış gibi okumayı ihmal etmeyin. 
Kitabı günümüz Türkçesiyle okudum. Eminim ki günümüz Türkçesi ile okumak biraz anlam kaybına neden olmuştur. Fakat eski baskı ile okuyanların serzenişlerinden sonra böyle bir tercih yaptım. Kitap tam anlamıyla bir Türk filmi tadındaydı. 

6- Bir Alman'ın Hikayesi 

Naziler ile ilgili kitaplar okumak istiyorum. Ama öyle ders kitabı tadında olmasın diyordum. Öyle bir arayış içerisindeyken bu kitaba denk geldim. Kitabın kahramanı Nazi dönemini kendi anılarıyla anlatıyor. Yer yer sıkıcı olan kitabı bitirmeyi başardım. Keyif aldın mı derseniz, yok maalesef. Alamadım. 

7- Sevgili 

Bu kitabı da bir blogger arkadaşımda gördüm. Kitap ismi ve kitap kapağı yüzünden basit bir aşk romanı gibi geliyordu bana. Sonradan öğrendim ki Yılmaz Güney'in hayatını anlatıyormuş. İşte bu noktada dikkatimi çekti ve kitabı okudum. Kitapta isimler değiştirilmiş fakat Yılmaz Güney'in hapisane zamanı, sinemadaki filmleri için olan savaşı, ikinci eşiyle tanışması ve ülkeyi terk edişi birebir aynı şekilde ele alınmış. 
Okuma bakımından oldukça verimli bir ayı geride bıraktım. Ve aynı hızla Nisan ayı okumalarıma başladım. 

Yazıyı yazmam, gözden geçirmem ve bir fotoğraf eklemem (görsel için parkımızda baharı selamlayan çiçekleri seçmem) yaklaşık bir saatimi aldı. Bu bir saatte kendimi gündemden soyutlamış oldum. Şu an keyifli hissediyorum.Umarım ki siz de bu yazı sayesinde beş dakikada olsa gündemden soyutlanmışsınızdır. 

O zaman ne diyoruz; bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın. 
Sabah yüzünüzü yıkadıktan sonra aynadaki yansımanıza günaydın demeyi de ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Mart 2020

Kahve Bahane #Korona Günlerinde Aş


Kahve bahane yazılarının temeli huzura dayalı olduğundan mütevellit, yazılamadı. Bu sıralar kafamın içindeki kelimeler, boş çöllerde nereye gideceğini bilmeden dolanan çalı çırpı misali. Hal böyle olunca da kahve bahane yazılarının boynu bükük kaldı. Blogumu daha fazla boşlamaya gönlüm razı olmadı. Sonuç ortada.

Korona yukarı, korona aşağı derken, mevcut sorunlarımızdan bir miktar uzaklaştık. Yerine yepyeni dertlerimiz oldu. Eskiden tamı tamına yirmi bir gün önce, sabah sıcak yatağından ayrılıp kim işe gidecek, akşam eve gidince ne yemek yapacağım diye dertlenirken, şimdi adımımı dışarı atabilmek, market alışverişine gitmek bile bir lütuf oldu. Hafta sonu gelse de evi bir silip süpürebilsem derken, sıkıntıdan her yeri cifler oldum. Six pack olayına hiç girmiyorum.

Beni uzun zamandır takip edenler bilir, bir iş yaparken bir anda aklıma gelir blog yazılarım. Birçok yazımın temelini temizlik veya ütü yaparken atarım ben. Yine bir gün elimde cifim, evde fellik fellik gezerken aklıma türlü düşünceler geldi yerleşti.

Sen kalk! ortalama 70-80 (bizim baba tarafı biraz uzun yaşıyor) yıllık yaşam döngünde korona denen virüse denk gel. Bu nasıl bir bedeviliktir. Ha bu satırları okuyorsan sen de bahsettiğim bedevilerden birisin demektir. Ortalık öyle bir hal aldı ki kendimi bilim kurgu kitabın içinde yaşayan bir karakter gibi hissediyorum. Sonu belirsiz, bir kısım isyanda, bir kısım tam olarak kabullenişte. Ben bunun neresindeyim? Umutlanmak istiyorum fakat gidişat pek bir sevimsiz geliyor bana.

Bu sevimsizlik içinde bünyeme iyi gelecek aktiviteler bulmaya çalışıyorum. Neredeyse tamamen hareketsiz bir yaşam stilinin göbeğindeyiz. İnsan da tuhaf bir varlık. Yayılmaya bayılır. Home office çalışsınca günün büyük bir kısmı yine sandalye tepesinde geçiyor. Ondan arta kalan zamanlarda o koltuk senin, bu koltuk benim dememek için elimden geldiğince evde hareket etmeye, spor yapmaya özen gösteriyorum.

Beden sağlığı önemli fakat bu durumda ruh sağlığını koruma dürtüm daha ağır basıyor. O yüzden canım cips yemek istiyorsa hiç affetmiyorum. Kahvaltı masasında uzun bir aradan sonra nutella var. Hunharca tüketmemeye özen göstererek kendimi bu zor günlerde biraz şımartıyorum. Oldukça az haber okuyorum. Çünkü okuduklarım, sosyal medya paylaşımları beni olumsuz etkiliyor. Okuduğum haberlerden etkilendiğim için birkaç gün pek sevimsiz zamanlar geçirdim.

Bir başka aktivitem ise mutfakta uzun uzadıya yemek yapmak. Yazının başlığı da oradan geliyor. Korona Günlerine Aş. Gabriel Marquez'in okunması zor kitabı olan Kolera Günlerinde Aşk adlı kitabından esinlendim. Zira ülkece bu aralar tek derdimiz karantina çıkarsa aman aşsız kalmayalım. Benim sloganım belli. Un varsa sorun yok!

O zaman ne diyelim; stoğunuzdan un, hanenizden sağlık eksik olmasın.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Elleri köpürtürken aynada kendinize gülümsemeyi ihmal etmeyin.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Mart 2020

Kahve Bahane #Corona Virüsü


Kahve bahane yazılarım gerçekliğin mizahi bir anlatım ile harmanlanmasıyla ortaya çıkar. Başımdan geçen olayları, iyi veya kötü fark etmez, eğlenceli bir şekilde yazmayı seviyorum. Gündemde insanoğlunu tedirgin eden bir virüs varken ne denli mizahi bir anlatım ile yaşadıklarımı anlatabileceğim, bilmiyorum. Elim defalarca bilgisayara gitti geldi. Fakat içimden geçenleri yazıya aktaracak kelimeler bir türlü birleşip bir cümle olamadılar.

Sonra zaten bu kahve bahane yazılarının içeri hep karma karışık değil mi dedim. Bilgisayarın başına geçmeden kendime bir kahve yaptım. Yaptım yapmasına da tadını pek beğenmedim. Her zaman kullandığım kahveden farklı bir kahve satın almıştım. Yanlış bir tercih olmuş.

İnsanların yanlış tercihlerinden ötürü tüm dünya Corona virüsü ile tehdit altındayken benim kahve seçimim pek bir masum kalıyor. Kimilerine göre yaralasalardan kimilerine göre de Amerika'nın gizli oyunlarından dolayı bu haldeyiz. Böyle durumlarda komplo teorileri üretmeye bayılırız zaten.

Ben; Polonya'da durumlar nasıl? Corona Virüsü Polonya'yı ve buradaki yaşamı nasıl etkiledi? bunlar hakkında yazmaya geldim. Dileğim bunları ilerde bir anı olarak okumak. Gelin görün ki virüse yenik düşersem de domain süresi dolana kadar internet aleminde kalır bu yazı sonrasında da yok olur gider.

Polonya'da bir haftadır önlemler artmış durumda. Home office çalışmaya başladık. Nisan ayına kadar da böyle devam edecek. İnsanlara evden çıkmamaları öneriliyor. Polonya halkı pek bir sakin. Gerçekten de sokaklarda yoklar. Okullar tatil oldu, çoluk çocuk gezelim demiyorlar. Bugün gördüm. Eczane önünde sırada bekleyen insanlar birbirlerine neredeyse iki metre mesafede duruyorlar. Kişisel bilinç bu olsa gerek.

Tek hassas noktaları tuvalet kağıdı ve sıvı sabun. Bunun hikayesini dinledikten sonra neden tuvalet kağıdı stokladıklarını anladım. Polonya halkı komünist rejimi görmüş geçirmiş. 1990 yılında bu rejimden çıkmış. Yani pek bir yakın geçmiş oluyor bu. Komünist rejimde marketlerde temel besin maddelerine erişim kolayken tuvalet kağıdı lüks tüketime giriyormuş. Bunları dinledikten sonra tuvalet kağıdı stoklamalarını anlıyorum.

Herkes tedirgin demiştim. Ben ise kendimi bilim kurgu filmlerinde gibi hissediyorum. Sanki Black Mirror dizisinin bir bölümünün başrol oyuncuları gibiyiz. Mesela dün akşam oturmuş sakin sakin dizi izlerken gelen bir telefonla kısa süreli bir panik yaşadım. Telefondaki ses "sokağa çıkma yasağının gelmesi an meselesi, yiyecek içecek için stok yaptınız mı?" dedi. Sonrasında mutfak dolaplarını açıp neler var diye saymaya başladım. Bu daha önce deneyimlemediğim bir şeydi. Babaannem her zaman evde un ve bakliyat bulundururdu fazladan. Evde un varsa sorun yok derdi hep. Dün ilk defa gerçekten ne demek istediğini anladım sanırım.


Enteresan bir süreç. Farklı bir deneyim. Sakin kalmakta ve akıl sağlığını korumakta fayda var. Zira virüstür geçer gider veya bünle ile barış imzalar diğer virüsler gibi kardeş kardeş yaşarız. Ama akıl sağlığı öyle mi? Bir gitti mi, artık gerçekten geçmiş olsun dersiniz.

Bu kahve bahane de böyle olsun. Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Ellerinizi sık sık yıkamayı da ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Mart 2020

Akis #Doppelganger


Şubat ayı diğer aylara göre kısa olduğundan mütevellit bu yazı da size uzun bir okuma keyfi olanağı sunmayacak. Yazıya eşlik etmek için ince belli bir bardakta yudumlanan çay kafidir. Göz açıp kapatınca kadar geçen Şubat ayının aksini yazma işi Mart ayının bu gününe kaldı. Bir hayli yoğunluğumun bunda etkisi büyük. Yoğunluğun nedenini anlatmayı Kahve Bahaneye saklıyorum. Şimdi lafı çok uzatmadan; neler izledim, neler dinledim ve neler okudum faslına geçme zamanı.

Neler İzledim?

Açılışı fantastik dizi olan Ragnarok ile yaptım. Norveç yapımı diziyi pek beğendim. Dozunda fantastik bana keyifli geliyor. İşin içine tanrılar da girince oldukça enteresan bir yapım ortaya çıkmış. Konunun geçtiği kasabaya bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Tam bir doğa harikası. İnsan izlerken ne güzel yerler var demekten kendini alıkoyamıyor.

Ragnarok biter bitmez sevgili Netflix bunu da beğenirsin diye Lokce&Key adlı dizini gözüme soktu. Bakalım bu neymiş dedim? iyi ki de demişim. Gizem, macera ne arasan var tadında bir dizi izledim. Biraz korkabilirim diye tırstım ama öyle çıkmadı. Kaldı ki ben bir şey izlerken kapı gıcırdasa korkudan gözlerimi kapatırım.

Bu diziler bitince You adlı diziyi yeniden izlemeye başladık. Ben birinci sezonunu ingilizce pratik adına alt yazısı ingilizce olarak izlemiştim zaten.  Fakat bizim er kişisi izlememişti. Sonunu bilmeme rağmen tüm bölümlerini ilk kez izliyormuş gibi heyecanla izledim. Şimdi ikinci sezonun ortalarındayım. Yakın zamanda da üçüncü sezonu çekilecek diye bir haber okudum. Joe yine nasıl çılgınlıklara yelken açacak, oldukça merak ediyorum.


Neler dinledim?


Burada okuyacaklarınız sizi çok şaşırtabilir. Çünkü bu ay çok tuhaf şeyler oldu. Arkadaşımın Sherlock Holmes'in hafıza sarayına benzer bir müzik arşivi sarayı var kafasında. O kadar şarkı sözünü başka türlü bir insan aklında tutamaz. Klasik müzik dinlerken bi bakmışsın rap dinlemeye başlıyor. Ondan gelen linkleri tıklarken acaba bu sefer ne dinleyeceğim diye kısa bir tedirginlik yaşıyorum. İşte bu ay hayatımda ilk defa "çikolata gibi tatlısın "adlı parçayı dinledim. Hem de kimden İsmail YK'dan. Sonra sıkıyorsa yaz bunu blogunda dedi. Ben de ayıpsın Bir Tutam Karınca aşırı şeffaf ve kişisel blog dedim. Ve yazdım. Tabii ki tüm ayı çikolata gibi tatlısın parçası dinleyerek geçirmedim. 

Eve çok tatlı, mini bir ses sistemi aldık. Haliyle müzik dinleme kalitemiz de arttı. Şimdi eve gelince ilk iş spotifydan Fasıl-ı Jazz açmak oluyor. Keloğlan'ın söylediği "Sen Bir Aysın" parcasını öyle güzel söylemişler ki, bu ay kaç kez dinledim sayamadım. Hatta şu an yine fonda o çalıyor. 

Müzik listelerim oldukça dağınık. Bir boş vaktimde listelerimi düzenleyeceğim. 

Neler Okudum?

Şubat kısa olmasına rağmen okuma adına en verimli geçen aylardan biri oldu benim için. Altı kısa kitap sayesinde toplam 651 sayfa okudum. 

1- Cebi Delik- Paul Auster 


Düzenli çalışmayı benimsemeyen ve istekleri için türlü sıkıntılar çeken Paul Auster'in otobiyografisi. Uzunca bir süredir yazarların hayat hikayelerini araştırıyorum. Beni besleyebilecek bir kaynağa henüz ulaşamadım. Arada bir otobiyografiler okuyarak bu merakımı gidermeye çalışıyorum. Bu kitabı da öyle keşfettim. Kısa olduğu için okuması kolaydı. 

2-Felaketzedeler Evi - Guillermo Rosales 


Kitap birine tavsiye edilecekler listemde değil. Sadece şunu söyleyebilirim. Kitabı değerli kılan unsur ağır psikolojik sorunlar yaşayan yazarın kurtarılmış bir eseri olarak günümüze ulaşmış olması. Zira yazarın kaleme aldığı diğer yazıları bu denli şanslı değilmiş.

3- Galiz Kahraman -İhsan Oktay Anar


İhsan Oktay Anar, her kitabımı böyle güzel, böyle akıcı olur. Yazarın okuduğum yedinci kitabıydı. Arka kapağında " o hem herkes hem de hiç kimsedir" der. Kahramanını ancak bu kadar güzel tarif edebilir. Kitap biter kahramanın sokakları çınlatan hüüp nidası kulaklarda baki kalır. 

4- Kabuk Adam - Aslı Erdoğan


Bunca zamandır Aslı Erdoğan'dan nasıl haberdar olmamışım. Bir arkadaşım vesilesi ile tanıştım. Bu kitabı okuyunca kendime kızdım biraz. Bilim kadını olmak yerine kalem ve kağıtları seçmiş bir yazar. Kabuk Adam ise Karayipler'de  bir yerlinin yaşam hikayesi konu alıyor. Yazar, sanırım kendi hayat hikayesinden bir kesiti kağıda döküp, bizim söyleyemediğimiz birçok şeyi kabuk adam söyletmiş. Ne de güzel yapmış. Ortaya okuması keyifli bir eser çıkmış.

5- How I Met Myself - David A. Hill


İngilizce pratik yapmak için okumaya başladığım, konusu ile bu ayki Akise ismin babalığı yapan kitap. Yeri gelmişken açıklama zamanı. Nedir bu doppelganger? Almanca iki kelimenin birleşiminde türeyen bir kelime. Doppel çift; ganger de giden kişi demekmiş. Kelimeyi kitapta görünce araştırdım. Kendinden bir tane daha görmek anlamında kullanılıyormuş. Mecazi anlamda değil. Karşında kanlı canlı kendini görmekten bahsediyorum. Gördüğünüzde aa canım kendim diye sarılmamakta fayda var. Çünkü kendinizden bir tane daha görmek kötü bir şeyin habercisi olarak anılıyor. Bu olayı yaşadığını idda edenlerden biri de Goethe'ymiş. Mitolojide de yeri olan bu kelime oldukça ilgili çekti. Kitabın hikayesi de bu kurgu karakter üzerine kurulu. 

6- Kıtlık ve Bolluk - Massimo Montanari


Kitabı bitirmeden önce bir kare fotoğraf çektim. İşte o da bu yazının görseli olarak burada yerini aldı. Buğdayın, ekmeğin bilmediğim birçok yönünü bu kitap sayesinde öğrendim. Nasıl ki giyim sektörünün bir moda döngüsü var, sanırım aynı şey besinler için de geçerli. Ayrıca şekerin mutfaklara nasıl girdiğini, kahvenin Avrupada yaygınlaşmasını sağlayan şeyleri ve neden Avrupada bu denli patates tüketildiğini sorusunun cevapları bu kitapta gizli. Farklı şeyler okumayı ve okurken bir şeyler öğrenmeyi seviyorsanız ve yemekle aranız iyiyse bu kitap sizin için biçilmiş kaftan.

Kısa olacak derken yazı almış başı gitmiş. Tutabilene aşk olsun. Şimdi fark ettim. O zaman şimdi veda zamanı. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinize çay ısmarlamayı ve kendinizi şımartmayı unutmayın. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Şubat 2020

Kahve Bahane #Kinik


Gelmeyen kış, hızlıca geçen bir Şubat ayı, tembel bir Yasemin ve sonunda yazılmayı başarabilmiş bir kahve bahane. O cephede bu aralar neler oluyor derseniz, özeti işte bu. Çok isterdim işin özünde kinizm var demeyi. Fakat öyle değil. Yine dünyevi zevklerin peşinde sürüklenip gidiyorum. Para karşılığı, zamanımın büyük bir bölümü sattığım şirkete gidip gelmek dışında kendime ayırabildiğim vakitler sınırlı artık. Bunda yeni bir eve taşınma telaşı en büyük etken. Bir parçam taşınacağım evde, diğeri de şu an yaşadığım evde. Geçen akşam çizim yapmak istedim. Sonra fark ettim ki boya kalemlerim burada, kağıtlarım yeni evde. Son iki, hadi bilemedim üç hafta sonra bu parca pincik yaşama bitmiş olacak.

Yavaş ve akış. Sanırım Polonya'nın bana öğrettiği iki yeni kavram. Çünkü burada tüm işler yavaş işliyor. Bir hizmet alacaksanız en az bir hafta beklemek zorundasınız. Akışı bozmanıza, ama olur mu böyle benim acelem var demenize müsade yok. Türkiye'de bu işler tam tersidir. Bir mağazaya gidip bir şey almak istediğinizde, başka bir yere gitmemeniz ve ürünü, hizmeti satmak için ne yapacaklarını şaşırırlar. İşte burada durum tam tersi. Altı üstü bir korniş taktırmak istedim. Ölçü almak için sizi ararız demelerinin üstünden beş gün geçti. Ölçüyü aldıktan sonra da takmamız üç haftayı bulur dediler. Şimdi hangisi iyi hangisi kötü bilemedim. Her şey dozunda güzel.

Dozu ayarlamak yaşam kalitesini arttıran en büyük etkenlerden biri. Bu ay kitap okuma zamanımı bir doz arttırıp, internette vakit geçirdiğim zamanı bir doz düşürdüm. Çok da isabetli bir karar verdiğimi ay sonu değerlendirme yazısında göreceksiniz. Bazen tüm gemileri yakıp, tüm sosyal medya hesaplarını kapatıp, sadece blog ile yola devam etmelimiyim diye düşünmüyor değilim. Biz buna öze dönüş diyoruz sanırım.

Her şey bu blogla başladı. Araya ne kadar farklı platformlar girse de burada yazdığım zamanlarda aldığım hazzı hiçbir yerde bulamıyorum. Bazen neden youtube için içerik üretmiyorsun diyorlar. Birçok blogger ve içerik üreticisi artık oralarda. İnsanlar yazmaktan uzaklaşıyor. Bununla ilgili bir video izledim bugün. Yazmadığımız, not almadığımız ve artık bilgiye erişimimizin daha kolay olduğu için bilgi değerini kaybediyor ve aklımızda kalmıyor. Bilgiye erişim kolaylaşa bile beynimizi ne denli çalıştırdığı tartışma konusu.

İşleyen demir misali. Beyini çalıştırmazsan zamanla tabiri caiz ise bir Oblomov'a dönüşüyor. Oblomov'a dönüşen beyin, bugün yaparım, aman olmadı yarın yaparım hiç olmadı haftaya yaparım tadında takılıyor. Sonra skor tahtasında düşünceler hanesine milyonlar yazılırken yapılanlar hanesi hep sıfırda kalıyor. Arada bir, yaklaşık yarım saat önce benim de yaptığım gibi içimizdeki Oblomov'u dürtmek lazım. Yok öyle ekmek elden su gölden yaşamak.

Ben benimkini dürttüm ve kahve bahane demeyi başardım. Darısı yazmak isteyip de yazamayanların başına. O zaman bir klasik haline gelen kapanış sözü ile yazımı sonlandırma zamanıdır diyorum.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Kendinize gülümsemeyi unutmayın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Şubat 2020

Kahve Bahane #Dondurma


İnceldiği yerden kopsun! Bir haftadır hasta olup olmamak arasında gidip gelirken, bir yandan da canım deliler gibi dondurma çekiyordu. Bu akşam, çok değil tam beş dakika önce, derin dondurucuda zor günler için sakladığım çilekli dondurmayı ellerimin arasına aldım. Şimdi bir yandan dondurmayı kaşıklarken bir yandan da kahve bahane yazısını yazıyorum. Değmeyin keyfime. Kısa bir kahve bahane yazısı sizi bekliyor.

Keyif demişken, bir işe girişip, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelince insanda oluşan mutluluk hissi geldi aklıma. İnsanın kendine aferin demeyi keşfetmesi lazım. Şımartması lazım kendini. Benim de kendime aferin dememe çok az kaldı.

Zamanı daralan bir başka durum ise beş senedir yaşadığım evdeki son günlerim. Yine bir taşınma telaşı içindeyim. İşten eve gelip eşyaları istifliyorum. Ev hayli dağınık, sağda solda koliler var. Hafta sonları da taşınacağımız evin eksikleri için alışverişe gidiyorum. Dur durak bilmeden tam bir karınca gibi çalışıyorum. Bu taşınma işi bitince on iki sene içerisinde dört kez taşınmış olacağım. Şimdi tek hayalim, evde kahve bahane yazma köşesi olarak gözüme kestirdiğim yerde, keyif kahvemi yudumlayıp yeni yazılar yazmak.

Yuvam dediğim her yeri fazlasıyla benimsiyorum. Sonra oradan ayrılma vakti gelince biraz buruklaştığımı itiraf etmeliyim. Bu yaşam alanımda evin altında var olan spor salonunu çok özleyeceğim de aşikar. Burada şirketler çalışanları spor yapsın diye bir kart veriyorlar. Anlaşması (neredeyse şehirdeki her spor salonunda geçerli) olan bu karta başvurdum. Öyle pıt diye salona gitme günlerim anılarda kalacak artık. Yeni evin yakınlarında bir salon var. Bakalım, umarım çok kalabalık olmaz. Neyse ki önümüz bahar ve yaz. Salona gidemesem de bol bol koşarım.

Bu sene enteresan bir şekilde kış gelmedi Polonya'ya. Kar görmedik. Soğuk günlerin sayısı geçen senelere oranla yok denecek kadar az. Polonyalılar şaşkın, Yasemin mutlu. Polonyalılar kar tatillerinde kayak yapamadıkları için kızgın, Yasemin üşümediği için keyifli. İşte böyle yuvarlanıp gidiyoruz.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Şubat 2020

Akis #Kara Orman


Bu satırlar okunduğunda, okuyucunun gözünde Bir Tutam Karınca'nın aksi belirecek. O yüzden bu serinin adını Akis koymaya karar verdim. Bu kararı verirken oldukça zorlandım. Mesela Kahve Bahane demek çok kolay olmuştu. Ne Umdum Ne Buldum demek de öyle. Sırada, bana genelde sorulan fakat blogda sıklıkla yer vermediğim konuları içeren bir seri oluşturma fikri var. Bu yazı onun tohumu olsun. Eğer vaktim ve enerjim yeterli gelirse, o tohumu büyütüp bir ağaç yaparım belki. Kim bilir?

Peki neden Akis? Akisin kelime anlamı ne? Yoksa bu kız akış yazacağı yerde Akis mi yazdı? soruları kafanızı yazı bitene kadar meşgul etmesin diye kısa bir açıklama yapmak boynumum borcu.

Akis, yansıma demek; mecazi olarak da bir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığı etki demek. Bu yazının içeriğiyle oldukça uyumlu olacağından bilerek ve isteyerek Akis dedim. Geçirdiğim bir ay içerisinde okuduğum, izlediğim ve dinlediğim şeylerin bende bıraktığı etkileri okuyacaksınız. İşte bu yüzden Akis.

Neler Okudum?

Ocak ayı okuma açısından verimliydi. Dört kitap okudum. iki kitabı da yarıladım. Neden iki kitap? Çünkü biri e-okuyucumda diğer ise telefonumda. Kindle yanımda olmayınca telefondaki kitabı okuyorum. 

1- Altıncı Koğuş - Anton Çehov

Çehov şahsına münhasır bir yazar. Bu kitabında bizi elimizden tutup bir akıl hastahanesinin koğuşuna götürüyor. Bir solukta okunan, dialogları ile sizi düşüncelere sevk edebilicek bir kitap. Ben keyifle okudum. 

2- Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati ( Dirk Gently Serisi) - Dougls Adams

Ahhh Dirk Gently ahh. Senin akıl sır ermez maceralarını okumak ayrı bir keyif. Bu sefer işin içinde tanrılar da vardı. Dougls Adams diyince akla Otostopçunun Galaksi Rehberi geliyor değil mi? Aslında bu kitap da en az onun kadar iyi.

3- Değişen Kafalar (Bir Hint Efsanesi ) - Thomas Mann 

Bu ay okuduğum en ilginç kitap bu olabilir. İlk defa bir Hint Efsanesi okudum. Konusu ve akıcılığı ile uzun süre aklımda kalmayı başaracak. Bize tamamen farklı bir kültürün efsanesini okumak farklı ve güzel bir deneyimdi.

4- Godot'u Beklerken - Samuel Beckett

Ay kapanışını bir tiyatro eseri ile yapayım dedim. Evet Godot ünlü, Godot herkesin aklına farklı şeyler getiriyor ama bir kitap olarak okununca pek bir akıcığı yok. Ben oyun okumayı çok severim. Hatta sesli okurum. Her karakter için ses tonumu değiştiririm. Fakat bu kitapta o tınıyı bir türlü yakalayamadım. 

Neler İzledim?

Ocak ayında Netflix ile oldukça haşır neşirdim. Açılışı The Witcher ile yaptım. Geralt'ın karizmasına, Yennefer'in de boş bakışlarına diyecek bir sözüm yok. Polonya'lı yazar tarafından yazılan, ilk önce oyuna uyarlanan ve sonrası dizisi çekilen The Witcher, buralarda oldukça popüler. Yanılmıyorsam sezon sonu bölümünde (belki bir önceki bölümde olabilir) dizinin bir kısmını Krakow'un yakınlarında var olan Ogrodzieniec Castle'da çekildi.

The Witcher biter bitmez, herkesin ilgisini cezbeden Atiye ile seyir keyfine devam ettim. Kurgusu farklı olan dizileri seviyorum. İzlerken biraz tırstığımı da itiraf etmeliyim. Umarım ikinci sezonda konu gelip uzaylılara dayanır. Böyle bir beklentim var. Fantastikten bilim kurguya geçiş yapsa güzel olmaz mı? Bence olur.

Dizilerin yanı sıra, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, vegan beslenme şeklini destekleyen What The Health aslı belgeseli izledim. Belgesel, sağlığımızın aslında hiç de güvende olmadığını gözler önüne seren, yok artık dedirten bilgiler ile dolu. Belgeseli izlerken zeytin candır dedim. Eğer siz de benim gibi kahvaltı yapmayı sevenlerdenseniz belgeseli izledikten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız. Neler izledim kısmı böyle. Televizyon ile pek içli dışlı olmayan biri için oldukça hareketli bir ay geçirdiğimi söyleyebilirim.

Neler Dinledim? 

Müzik dinlemeyi oldum olası severim. İş yerinde kulağımda devamlı bir kulaklık var. Çalışırken inceden inceden kulağımda melodilerin dolaşmasını seviyorum. Son bir haftadır sıklıkla Göksel dinliyorum. Ben böyleyim, bir sanatçı geliyor aklıma, sonra tüm gün onu dinliyorum. Göksel'in hareketleri parçaları ile hesap kitap yapmak oldukça keyifli. 
Göksel dışında oynadığım oyunun (Divinity Orginal Sin 2) soundtracklarını dinledim. Oyun müziklerini dinlemek güzel oluyor. 
Bazı sabahlar da aklımda bir parça ile uyanıyorum. Yol boyu kafamın içinde çalıp duruyor. İşe gider gitmez açıp dinliyorum. Bu ay aklıma düşen parça Sezen yorumu ile Ne Haber Aşktan oldu.
Ocak ayının kahramanı Melike Şahin yorumu  ile Kara Orman oldu. O kadar çok dinledim ki; blog yazısının başlığında yer almayı hak etti. 

İşte böyle. Bir Tutam Karınca'nın hayatından bu ay bunlar geldi, geçti.
Şimdi bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esin kalın deme zamanı. 
Kendinize iyi geçinmeyi ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ocak 2020

Kahve Bahane #Parti Şahane


Sabah aklımda bilgisayarımı alıp, yakındaki kitap kafeye gidip, bu haftaya dair bir kahve bahane yazısını yazmak vardı. Sonra araya ev işleri girdi, isteğim beni terk etti. Kahve bahane yazısını yazmak da bu saate kaldı.

Oldukça hareketli bir hafta geçirdim. Hafta kapanışında da şirketin partisine gittim. Tüm yıl çalışıp; aylık, üç aylık ve yıllık kapanışı yapan bizler için şirket güzel bir parti düzenlemişti. Yedik, içtik, dans ettik, yeni yıl ve bizi bekleyen ay sonu işlemleri için enerji depoladık.

Eğlenmek güzel fakat böyle yerlerde illaki dağıtan birileri çıkıyor. İşte o içki denen tüm kötülüklerin anasından nasibini almış bir insan evladı da partinin sonunda beni buldu ve beni zor durumda bıraktı. Az biraz ona da canım sıkıldı aslında. Parti bitmek üzereyken başka birimden biri, şirkette pek sık görmediğim biri, lütfen seni bir kere öpebilir miyim? diye tutturdu. Uberi çağırıp, parti alanını terk etmem saniyeler sürdü diyebilirim. Allahtan ayağımda bot vardı. Ya ayakkabı olsaydı da biri koşarken çıksaydı. Al sana yeni ve dramatik bir Kül Kedisi hikayesi...

Partinin yorgunluğu ve son anda yaşadığım şok nedeninden olsa gerek bu hafta sonu kendimi biraz depresif hissettim. Dur biraz tatlı yiyeyim de depresyondan çıkayım dedim. Bu sefer de şeker komasına girdim sanırım. Bir baş ağrısı, bir mide bulantısı. Bünye bu kadar ani şeker yüklemesine dayanamadı resmen. Tam da şu an "Neden spora gitmedin" diye soruyorsanız, partide topuklular ile dans etmekten diyebilirim. Normalde yüksek topukluları pek nadir giydiğimden, böyle ayda yılda bir giyince ayaklarım afallıyor. Kendine gelmesi bir iki günü alıyor.

Kendine gelmek demişken, yavaş yavaş özüme dönüyorum. Belki bundan blogumda hiç bahsetmedim fakat bir zamanlar bilgisayar oyunları oynamaya bayılırdım. Şimdi eski günlerdeki gibi playstation oynayıp duruyorum. Hem de öyle azıcık değil. Günde bir iki saat Divinity Orginal Sin II oynuyorum. Bu kontrollü davranmış halim. Yoksa içimde çok feci bir gamer yatıyor. Bir uyanırsa, oyun oynamaktan ne ev işi yapabilirim ne spora gidebilirim ne de uyuyabilirim.

Bu aralar hep bir koşuşturma içindeyiz, sebebi de yakın zamanda taşınıyor oluşumuz. Polonya'ya geldiğimizden beri, beş senedir aynı evdeyiz. Şimdi evimizi değiştirmemize az bir zaman kaldı. Ve yeni evde bir çalışma odam olacak. Çalışma odama kavuşmanın tatlı heyecanı var içimde. Yer sıkıntısından dolayı ara verdiğim Nachnuch çantalarına geri dönebileceğim. Resim çizmek için daha büyük bir alanım olacak ve daha özgürce çalışabileceğim. Çünkü bir şeyler üretirken dağıtmayı seviyorum.

Sanırım ben genel olarak dağıtmayı seviyorum. İş yerinde de öyle, gün içinde herkesin masası gayet topluyken, benim masamın her yerinde faturalar, kalemler, bardaklar oluyor. Gün sonu topluyorum, ve ertesi sabah masayı dakikalar içinde tekrar dağıtabiliyorum. Böyle bir döngü içindeyim.

Döngü demişken, şimdi içimden bir ses "tamam Yasemin yeter bu kadar, artık oyuna dön" diyip duruyor. Ben de içimdeki sese kulak vermeye bayılırım.
O zaman ne diyoruz, bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi de ihmal etmeyin.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Ocak 2020

Kahve Bahane #Kayısı Kurusu


Hangi zaman diliminde olduğumun bir önemi yok. Beynime giden kahve gönder sinyali beni hemen harekete geçiriyor. Gece yarısı olmasını iki saatten az kala masada demlenmeyi bekleyen kahve bunun en büyük ispatı. Masada kahve varsa, Cuma akşamı hava soğuksa ve evde oturuyorsam, kahve bahane yazmak güzel bir aktivite.

Öncesinde Anton Çehov'un Altıncı Koğuş adlı kitabını bitirdim. Akıl hastanesinde geçen olayların konu alındığı güzel bir kitaptı. Öylesine güzeldi ki susamama rağmen kitaptan kopup su molası bile vermedim. Kitabı bitirdiğimde aslında kim akıllı, kim deli şu hayatta diye düşünmeden de edemedim.

Herkesin bir deli tarafı var sanırım. Mesela dün otobüse yetişmek için ayağımdaki topukluları ve elimdeki şemsiyeyi hiçe sayarak koştum. Arkasından değil. Otobüse doğru koştum. Buna rağmen parmaklarım kapının açma düğmesine tam değecekken otobüs hareket etmeye başladı. Parmağım, Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışındaki tablosunda resmettiği gibi yolun ortasında kalakaldı. Biraz söylendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü otobüs benden elli metre sonra yaya geçidinde en az iki dakika yayaların geçmesini bekledi. Ben de terkedilmiş sevgili gibi arkasından baktım. Baktım ki geriliyorum. "Hop Yasemin kendine gel; çünkü bir yere geç kalmış değilsin, ne bu aceleci halin" dedim ve sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi on dakika sonra gelecek olan otobüsü beklemeye başladım.

Daha önce yaşadığım hayat öyle çok yormuş ki beni. İşe geç kalma korkusu, geç kalınca neden geç kaldığını açıklama zorunda olmak... Bunlar ne saçma şeylermiş. Şimdi bambaşka bir yaşamın içindeyim ve böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalmıyorum. Durum böyleyken kaçırdığım otobüse sinirlenmek de neyin nesi? Az biraz rahatla artık.

Yeni yıla hep bir beklenti ile girilir. Benim de bu yıldan tek beklentim rahatlamak. Artık daha rahat bir insan olmak istiyorum. Bazı durumlarda aslında oldukça rahatım. Mesela uykum gelmişse her koşulda uyuyabilirim. Geçenlerde sıralı oyun oyunuyorduk. Benim turum bitince pıt diye uyuyordum bir sonraki turun bana gelmesi neredeyse bir dakika sürüyordu. Bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi uyanıp kaldığım yerden oyuna devam ediyordum. Kardeşim abla böyle yaparsan beyin devrelerini yakarsın dedi. Adam haklı. Çünkü bir dakikalığına da olsa beyni kapatıp açıyordum. Bunu lambayı açmak için peş peşe düğmeye basmak gibi düşünebiliriz. Böyle yapmaya devam edersem bir gün o lamba patlayacak. O zaman da al başına belayı.

Lamba demişten, ofisteki lambalardan nefret ettiğimi söylemden geçemeyeceğim. Bugün az biraz güneş çıktı. Pencereki jaluzilere inat güneş ışınları tüm sıcaklığıyla içeri süzüldü. O anda kendimi ofis dışına ışınlamak için delicesine bir istek duydum. Burada hava soğuk ve güneşli olduğu zamanlarda, o güneş azıcık da olsa insanı ısıtıyor. İşte öyle bir havada uzun uzadıya yürümekten daha keyifli bir şey yok. Ama biz ne yaptık. Bir saat boyunca şirketin 2020 yılı hedeflerinin anlatıldığı bir toplantıda öylece ekrana baktık. Bu da çalışma hayatının gerçekleri.

Güneş battı, hava karardı, ben yine bir otobüs kaçırdım, eve geldim, akşam yemeğinde Polonya usulü tavuk çorbası içtim, biraz uzandım, kitap okudum, kahve yaptım kendime, yazı için başlık düşünürken, kahvenin yanında yemek için tabağa koyduğum, İzmir'in güneşinde kurutulmuş olan kayısı kurusuna takıldı gözüm.
Kahve, kayısı kurusu ve yazı bitti...
Şimdi bir sonraki yazıda görüşünce kadar şen ve esen kalın deme zamanı.
Kendinize iyi davranın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ocak 2020

Kahve Bahane #2020 Yılının İlk Yazısı


Az önce ocakta bir yorgunluk kahvesi pişti içli içli. Bundan mütevellit evi bir kahve kokusu sardı. Yorgunluk kahvesi bu zaten diye düşünüp, hızlıca makinede hazırlamadım. Cezveyi koydum ateşin üstüne. Kaynayana kadar başında bekledim. Tam o esnada, gözüm bugün aldığım, yıkadığım ve suyu süzülsün diye lavabonun yanına bıraktığım üzümlere takıldı. Kahvemin köpüğü oluşurken bir iki tane üzüm tanesi attım ağzıma. Yediğim üzümler babaannemin bahçesinde yetişen üzümlere ne çok benziyor diye düşünürken, kahvenin kokusu yayıldı her yere. Şimdi masamda kahve, 2020 yılının ilk kahve bahane yazısını yazıyorum.

İsa doğdu, Noel baba gezdi, 3 Kral şehre geldi, diye diye uzunca bir tatil yaptık. Bu tatilden sonra yarın işe gitmem gerektiği gerçeği bir nebze canımı sıkıyor. Tatil süresince neredeyse mutfağa da girmedim. Bunun acısı da bugün çıktı tabii. Hani bahsi geçen yorgunluk vardı ya; o harıl harıl yemek yapmamdan kaynaklı.

Rutinden çıkmak güzel. Mesela dün daha önce yalnız buluşmadığım bir arkadaşımla (hep grup olarak buluşuyorduk) bir kahve içmeye gittik. Keyifli ve kaliteli zaman geçirdim. Sanattan, kitaplardan, şehirlerden bahsettik. Bu kış günlerinde, ruhu olan bir mekanda, kahve eşliğinde, içi dolu dolu sohbetlerden güzel bir şey yok sanırım.


Hazır vaktim varken, ilmek ilmek işleyip bitirdiğim battaniyemin ipliklerini temizledim. Minik motiflerden oluşan bu battaniye de ne çok emek var size anlatamam. Temizledikten sonra çıkan iplerden oluşan bu renk cümbüşünü atmaya kıyamadığımı da itiraf etmeliyim. Şimdilik masanın bir köşesinde duruyorlar. Aklımda bunları minik ve dekoratif bir cam şişe içine hapsetmek var. Fakat tam olarak karar vermiş değilim. Bu nedenle pintereste gezinip neler yapabilirim diye bakınıyorum. 


Pinterest benim tüpsüz daldığım, daldığımda da çıkamadığım bir derya. İpliklerle neler yapabilirim diye bakarken bu güzelliği gördüm. İnsanlar ne güzel şeyler üretiyor.  

Bir yere gittiğimde, ambiyansı güzelse, dur şunun fotoğrafını çekeyim de blogumda paylaşırım diyorum. Çoğunu blog yazılarıma eklemeyi de unutuyorum. Sizin anlayacağınız; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu kıvamındayım. Bugün de kahve içmeye gittiğimde, geçen hafta kardeşimin getirdiği Türkçe dergiyi okudum. Polonya'ya geldiğimden bu yana, dışarıda dergi okumadığımı fark ettim ve o anı ölümsüzleştirmek istedim. İşte o kare bu yazının kapak fotoğrafı oldu.

Ana dilinden uzak bir yerde yaşamanın eksilerinden biri bu. Kitapçılardaki rafları doya doya karıştıramamak, oturduğun yerde var olan, beni oku oku diye gözünün içine bakan dergilere sadece bakmak. Bu yüzden bugün çantamda taşıdığım dergi benim için çok özeldi.

Genel olarak, bu her şey için geçerli. Ulaşılabilirlik ne kadar kolaysa, değeri o kadar azalıyor. O yüzden siz üstteki satırları okuyup, altı üstü bir dergi yahu diyebilirsiniz. Emin olun benim için durum hiç de öyle değil.

2020 yılında blogda bir takım değişiklikler yapmak istiyorum. Kahve Bahane serisine devam etme kararı aldım. Ne umdum Ne Buldum serisini yazıp yazmama konusunda henüz bir karar vermedim. Aklımda yeni bir içerik oluşturmak var. Daha önce yorumlarda da karşılaştığım; "ne okuyorsun? Ne dinliyorsun? Ne izliyorsun?"  bunları hiç paylaşmıyorsun diyenlerlere sesleniyorum; sanırım tam sizlik bir plan var aklımda. Aylık olarak neler okuduğuma, neler dinlediğime ve izlediğime değinen bir içerik geliyor.

2020 yılının ilk haftasında, bence tam da adına yakışır bir kahve bahane yazısı oldu. Biraz ordan, biraz burdan derken, farklı konulara yer verdiğim yazının sonu geldi.
O zaman ne diyoruz;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.