15 Aralık 2019

Yurt Dışında Çalışma Hayatı


Polonya'da işe başladığımda yurt dışında çalışma hayatına dair bir yazı yazma fikri vardı aklımda. Yazıyı yazabilmek için biraz zaman geçmesini bekleyeyim dedim. Biraz fazla beklemiş olabilirim. 10 Aralık 2019 tarihinde Polonya'da çalışma hayatımın başlangıcının birinci yıl dönümünü kutladım. Bir yıllık zaman zarfında işimi de değiştirdim. Önceki firmam dünyaca ünlü tanınmış bir firmaydı. Şimdiki firmam ise dünyaca ünlü olmasa bile kendi alanında güzel işler yapan bir firma.

Yazıyı okumadan önce kısa bir hatırlatma yapmakta fayda var. Bu yazıyı kaleme alan kişi yani bendenizin Türkiye'de de köklü bir çalışma geçmişi var. Buna devlet dairesi, özel sektör ve Banka dahil. Hal böyle olunca da daha derinlemesine bir kıyas içine girdim. Şimdi dilimin döndüğünce yurt dışındaki çalışma hayatına dair izleminlerimi aktarmaya geldi sıra.



1- Çalışma Saatleri

Yurt dışında çalışma saatleri Türkiye'deki gibi esnetilebilir değil. İş veren sizden 8 saat çalışmanızı bekliyor. Onun dışında kaldığınız her dakikayı fazla mesai olarak beyan etmek zorundasınız. 14 sene boyunca Türkiye'de çalıştığım hiçbir iş yerimde fazla mesai parası almadım. Türkiye'de fazla mesainin adı işini sevmek ve dört kolla sarılmak. Eğer 8 saat çalışıyorsan sen özverili bir eleman değilsin gözüyle bakılıyor. 

2- Sosyal Hayat

Günde 8 saatten fazla çalışılmadığı için sosyalleşmeye vakit kalıyor. Mesai bittikten sonra  ister sporuna gidiyorsun ister arkadaşlarınla buluşuyorsun. Tam biriyle buluşmak için sözleşmişken, müdürlerden biri gelip; "arkadaşlar bu akşam bir saat fazla çalışmalıyız" demiyor. 

3- İşe Giriş Çıkış Saatleri

Bunun esnek olması çok güzel. Sabahın sekizinde ofiste ol demiyor kimse. İstersen saat 10'da işe gidebiliyorsun. Anahtar kelime günde 8 saatini doldurmak. Bunu ilk başlarda biraz yadırgadığımı söyleyebilirim. Yeni yeni alışmaya başladım. Bazen ofise dokuzda gittiğime birçok kişi iş başı yapmış oluyor. O zaman kendimi geç kalmışım gibi hissediyordum. Bazen de erken gittiğim için erken çıkıyorken yanlış bir şey yapıyormuş hissine kapılıyordum. Yavaş yavaş bu düzene alışsam bile arada bir halen garip geldiğini itiraf etmeliyim.


4- Çalışan ve Müdür İlişkisi

Bey, bayan kavramını yıkan bir ilişki var burada. Takım liderinize, yöneticinize, müdürünüze, herkese ismiyle hitap ediyorsunuz. Kimse de size hop bu ne saygısızlık demiyor. Böyle olunca da daha samimi bir ortam oluşuyor. Ayrıca aksaklıkları burada daha rahat dile getirebiliyorsunuz. İlk iş yerimde günlük ve haftalık toplantılarımız vardı. Orada takım lideri modumuz belirleyecek renkli toplar getiriyordu. Herkes o gün kendini nasıl hissediyorsa onları o topu seciyordu. kavanozdaki renklerin çokluğu o gün takımın modunu yansıtıyordu. Topların çoğunluğu yeşil ise iyi, kırmızı ise durum vahim demekti.

5- İş yerindeki Sosyal Ortam

Bu konuda bir tık dertliyim. Türkiye'deki çalışma ortamı sıcaklığını tam anlamıyla yakalayamadığımı söyleyebilirim. Aslında çok normal. Arada bir dil engeli var. Karşınızdaki kişi ile ana dili dışında başka bir dilde iletişim kurmaya çalışınca pek tat vermiyor. En azından bana vermiyor. Ayrıca Polonya halkı da pek öyle sosyalleşmeye can atmıyor. Bu durum ara ara canımı sıksa bile artık ben de alıştım. Sanırım biz iş yerinden çok fazla şey bekliyoruz. Burada durum biraz daha farklı. Onlar sadece işlerini yapıp gitmeye programlanmış gibiler. Daha bir kere hafta sonu ne yaptın diye soran biriyle karşılaşmadım. Çünkü iş dışında ne yaptığınla pek alakadar olmuyorlar. 

6- Yıllık İzin

Her çalışanın hayalidir yıllık izin. Burada bol keseden dağıtıyorlar. Türkiye'de en fazla 17 gün (iş günü de değil) izin hakkı kazandığımı hatırlıyorum. Burada ise bir sene için 26 iş günü (cumartesi, pazar dahil değil) izin hakkım var. Bundan iyisi şamda kayısı. Ayrıca resmi tatil hafta sonuna denk geliyorsa şirket hafta içi bir gün onu izin olarak veriyor. İzin konusunda pek bir cömertler.


7- Öğle Yemeği ve Yol Parası 

Öğle yemeği ve yol parası kavramı yok. Olmamasının da bir eksisini görmedim zaten. Çünkü maaşlar burada daha iyi. Ayrıca burada öğle yemeğini herkes evinden getiriyor. Şirketlerin kocaman mutfakları var. İçinde tabak, bardak, çatal, kaşık, mikrodalga, kahve makinesi, buzdolabı ve bulaşık makinesi var. Böylelikle istediğiniz şekilde beslenebiliyorsunuz. Bu uygulamayı anlattığımda bazı arkadaşlarım ne saçma demişti. Türkler arasında beğenmeyenler de var. Ben bunu seven ve savunanlardanım. Çünkü dışarıda her gün ne yiyeceğiz derdinden çok çekmiştim zamanında. 
Benim şimdiki şirketim yol parası vermiyor ama işe bisiklet ile gider gelirsen para veriyor. Ay sonu en çok bisiklet kullanan kişilere hediyeler veriyor. Bunlar güzel şeyler. 


Bir yıldan sonra benim aklıma gelenler ve gözlemlediklerim bu şekilde. İlerleyen zamanlarda tecrübelerim biriktikçe belki bu konu hakkında yeni yazılar yazarım. Eğer aklınıza takılan ve sormak istediğiniz ve cevabı burada olmayan bir soru varsa yorum kısmına yazabilirsiniz. Ben böyle açıktan sormak istemiyorum derseniz, blogda yer alan iletişim kısmından bana ulaşabilirsiniz.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Aralık 2019

Kahve Bahane #55


Blogda ne zaman bir yazı yazacak olsam, blog yazarken bir doz alınız adlı çalma listemi açarım. Burada yazılan yazılara neredeyse hep aynı şarkılar eşlik eder. Sanırım müzik dinleme konusunda biraz sabit fikirliyim. Bir listem var ve ben o listeyi bıkmadan hep aynı sıra ile dinliyorum. Fakat bu gece bir değişiklik yaptım. Kahve bahaneye bu sefer çizim yaparken dinlediğim parçalar eşlik ediyor. Bu yazının gidişatını nasıl etkileyecek hep birlikte göreceğiz.

Enerjim yüksek, bunda hafta sonu olmasının yanı sıra az önce spordan gelmemin etkisi büyük. Düzenli sporun ruha ve bedene katmış olduğu dinçliği yazmaya kalksam bu bir kahve bahane yazısı olmaktan çıkar. Bu nedenle hiç bulaşmıyorum. Sözün özü spora ucundan kıyısından dokunun. Değişimi fark edin.

Değişim hayatın doğal akışında var. Gençlerin yaşlılık, benim kuşağın olgunluk diye adlandırdığı dönem yaşamın en tatlı dönemi olabilir. İnsan, sanırım en çok da o zamanlar değiştiğinin farkına varıyor. Ben de durum öyle en azından. Halen kendimde değiştirmek istediğim şeyler var. Belki de bunun adına değiştirmek yerine törpülemek demek daha doğru. Geçenlerde bir toplatı sonrası eve gelip ağladım mesela. Neden ağladım peki. Çünkü toplantıda en az ben konuştum diye ağladım. Ağlamak için dünyanın en saçma nedeni olabilir. Herkes derdini anlattı. Ben ingilizce konuşacağım diye söz bana gelene kadar heyecanlara gark olduğum için yine uzun uzadıya konuşamadım. Sonra düşündüm. Tam olarak blogumun mottosuna uygun bir yaşam tarzım var. Her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam değil...

Buna çok yönlülük diyenler de var, başladığı işi bitiremiyor diyenler de var. Ben hayatımın her döneminde böyleydim sanırım. Hep bir maymun iştahlılık. Her şeyi deyeneyim, yapmaya çalışayım derdi içinde geçti ömrüm. Belki sadece bir tek şeye ilgi duymuş olsaydım hayat daha farklı şeyler getirirdi önüme. Ama o zaman da robot gibi olmazmıydım. Bak yine bir döngü içine girdim. Ben buradan çıkmam. Bundan mütevellit bu paragrafı kestirip atmak en iyisi.

Çizim şarkıları dedik, bak konuyu nerelere getirdi. Oysa ki çizim yaparken fantastik şeyler ortaya çıkarmamı sağlıyor. Bu arada İlk defa uzun soluklu bir çizim işine giriştim. Önceden bir şey çizmeye başladığımda hemen bitsin istiyordum. Bu yüzden de belli bir zamandan sonra çalakalem çizimler ortaya çıkıyordu. Şimdi biraz daha yavaş, zamana yayarak çiziyorum.

Tam yazıya kendimi kaptırmış gidiyordum. Tramvayın zil sesi tüm dikkatimi dağıttı. Aracın biri yanlış park etmiş. Tramvayda yaklaşık 10 dakika bekledikten sonra polisi çağırdı. Polis eşliğinde tramvay geçti. Arabayı da çizdi tabii. Muhtemelen adama yanlış park ettiği için cezada kesmiştir gelen polis. İşte böyle kısa süreli bir aksiyon yaşadık, olan da beni kahve bahane yazısına oldu. Yeniden dikkatimi toparlayıp yazma moduna giremiyorum.

En iyisi yazısı burada sonlandırıp, birkaç mandalina eşliğinde kitap okumak.
Çok da güzel bir cumartesi günü, gecesi oluyor mu? Bence oluyor.

O zaman ne diyoruz; bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Üzmeyin kendinizi.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Aralık 2019

Yurtdışından Amazon.com Alışverişi Nasıl Yapılır? Trajikomik Bir Hikaye


Az sonra okuyacağınız olayda yer alan kişi ve kurumlar tamamen gerçektir. Keşke gerçek olmasaydı da size bu sadece trajikomik bir hikayedir diyebilseydim. Aslında ben de bu trajikomik olayı dinleyenlerden biri olacakken bir anda olayın esas oğlanı haline geldim. Peki nasıl geldim?

Her şey arkadaşımın annesine bir telefon alma isteğiyle başladı. Biliyorsunuz Amazon yakın bir geçmişte Türkiye pazarına giriş yaptı. Yaptı da iyi mi oldu kötü mü; açıkcası ben anlamadım. Telefonu Amazon.com.tr sitesinden alabilmemiz (alabilmemiz diyorum çünkü ikinci günün sonunda olaya ben de dahil oldum) üç gün sürdü. Teslimi ise sadece saatler.

Şimdi "ne var canım seçiyorsun telefonu, atıyorsun sepete, ödemesini yapıyorsun" diyorsunuz değil mi? Evet sıralama doğru ama Amazon.com.tr'nin ödemeyi kabul etme adımı oldukça sıkıntılı.

Öncelikle Amazon.com üyeliğiniz var ise Amazon.com.tr sitesinden yeni bir üyelik acmanıza gerek yok. Bu bir kolaylık. Fakat ödemeyi yurtdışında sahip olduğunuz (buna Revalut ve Transferwise dahil) bir kart ile yapmak isterseniz işin rengi değişiyor. İlk önce siparişiniz alındı diye mail geliyor. Aradan bir saat geçmeden; Amazon.com.tr ödemenizi kabul etmedi diye bir mail daha alıyorsunuz. Bu da yetmemiş gibi, hesabınızı kilitliyor. Geçen zaman diliminde sepete attığınız indirimli ürün ellerinizin arasından kayıp gidiyor.

İşte arkadaşım bu süreci iki gün boyunca yaşadı. Oluşturduğu bir hesabı bu yüzden kilitlediklerinde yeni bir hesap oluşturup, Türkiye'de ki bir kredi kartı ile almak istedi. Bu sefer Amazon.com.tr bizim 3D secure uygulamamız yok, kartınız bu özelliği taşıdığı için alışverişi tamamlayamazsınız dedi. Acılan ikinci hesapta sizlere ömür. Şüpheli işlem yapılıyor gerekçesi ile askıya alındı.

Arkadaşım üzgün, bıkmış bir şekilde konuyu bana anlatınca hadi gel bir de benim hesaptan deneyelim dedim. Attım ürünü sepete. Türkiye'de var olan kredi kartım ile alışverişi tamamladım. Heyecanlı bekleyiş başladı. Bir saat dolmadan, Amazon.com.tr hayırdır Yasemin şüpheli bir işlem yapıyorsun herhalde, hesabının ele geçirildiğini düşündüğümüz için siparişini iptal ettik hesabını da beş saat boyunca erişime kapattık dedi. Ama artık bu telefonu almak bizim için bir gurur meselesi haline gelmişti. 5 saat bekledikten sonra açılan hesabımla aynı işlemi tekrar yaptım. Bu sefer siparişiniz alındı maili geldi. Aradan bir saat geçti, iki saat geçti. Ödeme red edildi diye bir mail gelmedi. Kredi kartımı kontrol ettiğimde de işlem açık işlemlerde bekliyor diye gördüm. Bütün gün bekleyip canıma tak edince, sosyal medyanın gücünü ben de kullanayım diye kolları sıvadım. Amazon'un twitter hesabına biraz matrak, biraz sitemkar bir yazı  yazdım.  Gelen cevapla acaba bu trol hesap ve beni mi kekliyor dedim ama yok bildiğiniz Amazonun hesabıydı.



Bir günlük bekleyişin sonunda, (bankam da bu arda bana mesaj attı ve beni aradı. Yasemin hayırdır bu işlemi sen mi yapıyorsun diye) siparişim onaylandı. Ve telefon ışık hızıyla gitmesi gereken yere ulaştı.

Şimdi bu trajikomik hikayeden çıkarılacak kıssadan hisselere gelirsek;

Amazon.com üyeliğiniz varsa Amazon.com.tr için yeni bir üyelik oluşturmanıza gerek yok.
Amazon.com.tr alışverişlerinde yurtdışı kartalarınızı kullanamıyorsunuz.
Amazon.com.tr 3DS özelliğini kullanmıyor. Eğer bu özelliğe sahip bir Türkiye kartınız varsa yine işlem yapamıyorsunuz.
Amazon.com.tr yardım ekibi pek bir matrak. Aman dikkat!

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

2 Aralık 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Kasım


Yıl sonu yaklaştıkça bulduklarımdan çok, bir sonraki yılda umduklarıma odaklanmış durumdayım. Hal böyle olunca da Kasım ayından umduklarım oldukça azdı. Umulanlar az olunca bulunanlarda az oldu bittabi.
Fakat bu sene yazmaya başladığım seri bozulmasın diye yine geçtim blogumun karşısına. Tam da adına yakışır bir pazar günü oluyordu. Bu saate kadar tabiri caizse hiçbir şey yapmadım. Şimdi sallanan koltuğuma oturmuş, kucağımda bilgisayarım umulanlarla bulunanları yazma zamanı.

Yukarıdaki satırları Pazar günü yazdım. Yazma da devam edecekken bir anda dışarı çıkmaya karar verip biraz yürüdüm. Ne umdum buldum yazısını yazmak Pazartesi gecesine, yayınlamak da Salı sabahına kaldı.

Kasım ayıdır, kıştır diye oldukça soğuk bir hava umdum. Tam tersi ılık bir hava buldum. Kasım ayı beni şaşırttı. Kendine yakışır bir şekilde soğuk yapmadı bu sene. Ortama 10 derece olan sıcaklık sayesinde bu ay da iki hafta bisikletle işe gittim geldim. Kapak fotoğrafını da kurumuş yaprakları bulunca bisikletimi usulca yerleştirip çektim.

Sporuma tam gaz devam etmeyi umdum. Umduğumu da buldum. Hiç aksatmadan haftanın 4 günü spora gitmeye devam. Kas yapabilmek adına yemeyi biraz abartmış durumdayım. Ne diyordu sporcular bu döneme? Bulk dönemiydi sanırım. Yakında hunharca yeme dönemini sonlandırıp, yağ yakımına yönelik bir sporcu diyeti uygulayacağım. Bakalım sonuçları nasıl olacak. Olabilecek mi?

Blogla daha çok haşır neşir olmayı umdum. Umduğumu bulamadım. Aklıma yazacak çok şey geliyor gelmesine de onları yazıp, düzenleme konusunda pek bir tembellik yapıyorum. Birkaç konu var aklıma onları araştırıp, araştırmalarımı yazmak istediğim. Bakalım 2020 yılında belki böyle bir seri yapabilirim. Hem beni araştırmaya sevk eder, hem de blogda farklı konulara yer vermiş olurum. Ne dersiniz hoş olmaz mı?

Yılın son demleri kitap okuma hedefime yaklaşmayı umdum. Umduğumu bulabileceğim söylenemez. Sayfa sayısı kalın bir kitap seçince adet olarak hedefin gerisine düştüm. Olsun ne yapalım. Dedim ya artık yeni yıl hedeflerini oluşturma zamanı. Böyle giderse 2019 yılını 40 kitap ile bitirmiş olacağım.

Spora başladım hazır, bol bol su içerim diye umdum. Yine hüsran, yine acı, yine sussuzluk. Ne olacak benim bu su ile imtihanım. Sadece salona gittiğimde yarım litre su içiyorum. Onun dışında gün içinde 1 bardak su içmek bile aklıma gelmiyor. Bu sorunu aşmak için birçok yol denedim denemesine fakat başarı oranım sıfır.

Yazıyı bitirmeden önce aylık değil de yıllık olarak umduğum bir şeyden bahsedeyim. Yıl başlarken Bir Tutam Karınca'nın takipçi sayısının yıl sonunda 600 olmasını ummuştum. Bu ay umduğumu buldum. Kasım ayı itibariyle 600 kişi olduk. Blogların kan kaybettiği bu dönemde her yeni gelen takipçi inci değerinde. Hazır konu buraya gelmişken; bu satırları okuyan, Bir Tutam Karınca'yı takip eden, yorumlarını esirgemeyen herkese bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Sizin oradaki varlığınız Bir Tutam Karınca'nın kalp atışları gibi...
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Kasım 2019

Kahve Bahane #54


16 Nisan 2017 tarihinde karar vermişim Kahve Bahane demeye. O zamandan bu zamana kah sevinçlerimi, üzüntülerimi kah heyecanlarımı, beklentilerimi yazdım. 2019 yılının sonlarına doğru acaba yeni yılda da yazmaya devam etmeli mi yoksa yeni bir seri mi başlatmalı sorusu geliyor aklıma. Bakalım önümde karar vermek için en azından bir ay daha var.

Zaman yine geçti gitti. Çocukken 2020'li yıllarda uçan arabalar olacağını zannederdik. Gerçek hiç de öyle olmadı. Biz yine ulaşımı otobüslerle, uçamayan arabalarla sağlıyoruz. Arabalar uçar mı, uçması iyi mi olur, kötü mü? orası tartışılır. İçinde bulunduğumuz zamanda gelişim kaplumbağa hızıyla ilerlerken, şimdi de Mars adlı bir dizide 2042 yılında insanoğlunun Mars'a yerleşme macerası izliyorum. Ve yine aklıma o soru. 2020 yılında uçan arabalar yoksa 2042 yılında da Mars'a yolculuk olmayacak mı?

2042 benim için kritik bir yıl. Ölmez sağ kalırsam, masa başında sekiz saat geçirmeye tahammül edebilirsem, o yıl emekli olacağım. Eee o zaman emekli paramla bir Mars'a gider gelirim değil mi? Belki de hiç geri gelmem. Orada kalırım.

Şimdilerde gidip geldiğim tek yer ofis. Kasım ayıdır, soğuktur demedim geçen hafta bisikletimle gittim işe. Böylelikle hayatımda bir ilki daha gerçekleştirmiş oldum. İki derecede bisiklet kullandım. Ben ki hava 18 derecenin altına düşünce isyan eden, donan insanım. Ve şimdi geldiğim noktaya bakın.

İnsan yaşadığı ortama ayak uyduruyor. Bu net. Bu yüzden, ben hayatta orada, burada yaşayamam demeyin. Oluyor hem de bal gibi oluyor. Bir inkar evresi var; o evreyi geçirdikten sonra kabulleniş başlıyor. Sonrası da ver elini iki derecede bisiklet yolları. İş yerinde sekiz saatten geri sayıyorum. Bitse de bisikletimle dönüş yoluna düşsem diye. Kış olduğu için hava erkenden kararıyor. Karanlıkta bisiklet sürmenin keyfi ayrı oluyor. Demem o ki nereden tutarsan tut mutluluk, nereden tutarsan tut huzur.

Yazı geldi huzur ve mutluluğa dayandı. Bunda sürülen yolların ve akşam yapılan sporun etkisi büyük. Aklıma farklı şeyler gelip, yazı olumsuzluğa evrilmeden son verme zamanı. Bu da  böyle olsun.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalmayı ihmal etmeyin.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Kasım 2019

Ah be Çocuk


Ansızın çalan telefonları sevmem hiç. Belki de bu yüzden telefonunum sesi hep kısıktır. Ben canım istediğinde bakarım telefonun ekranına. Bazen gelen mesajlara geç döndüğüm için kızarlar bana veya gönül koyarlar. Yazılarları saatler sonra okurum çoğu zaman.

Bugün güne güzel başlamıştım. Sabah sporumu yaptım. Spor sonrası enfes bir kahvaltı hazırladım. Hava yağmurlu, her yer kapalı olduğundan; kitabımı alıp bir kafeye gittim. Gittiğim kafede de telefon çekmiyordu. Bir şeye bakmak için telefonu kafenin internetine bağladım. İşte o anda ekrana bir mesaj düştü. Abla nasılsın? Nerdesin? diye. Biraz tedirgin etmişti bu mesaj beni. Kız kardeşimle her gün yazışıyoruz ama bu sefer yazan erkek kardeşimdi. Onunla öyle sık sık yazışmayız biz. Zaten yazım tarzından da bir şeyler olduğunu anlamıştım. İyiyim kafede oturuyorum dedim. Sana kötü bir haberim var ve benden duy istedim dedi. Ne oldu acaba diye düşünürken, çocukluk arkadaşım hayatını kaybetti, intihar etti diye yazdı. Okuduğumda ilk önce inanamadım. Nasıl yani dedim. Dün oldu, Boğaz köprüsünden atlamış dedi. Bir anda çocukluğuma döndüm. Aramızda altı yaş var. Ben onun da Yasemin ablasıydım. Tüm yaramazlıklarına tanıklık etmiştim. Bir anda sesi çınladı kulaklarımda. Büyümüş, koca adam olmuştu en son görüştüğümüzde. Şimdi ise bir hastane morgunda otopsi için bekliyordu cansız bedeni. İçim cız etti. Gözlerimden akan yaşları durduramadım uzunca bir süre. Boğazım düğümlendi. Gencecik bir hayat sönüp gitmişti. Sebebi ne olursa olsun böyle bitmemeliydi.

Akıl ve yaşam bir pamuk ipliğine bağlı. O ipliği koparıp hayata gözlerinizi yumduğunuzda geride sizi tanıyanların canı çok ama çok acıyor. Sadece ah be diyorsunuz. Ah be çocuk!

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Kasım 2019

Kahve Bahane #53


Bol köpüklü bir türk kahvesi eşliğinde yazılsaydı bu yazı, eminim daha derin daha uzun olurdu. Hele bir sohbet etmeye başlayayım; (sonuçta kahve bahanenin önceliği kahve içmek değil sohbet etmek) belki yazının ortalarına doğru kendime bir bardak kahve hazırlarım.

Hazırlanmak, hazırlamak; yaşamın süregittiğinin göstergesi. Kendi ahenginde akarken hayat ben de bazen akıntıya kendimi bırakıyorum, çoğu zaman isyan ediyorum ve ters yöne yüzmeye çalışıyorum, nadiren de olsa su üstünde durmaktan yorulup dibe batıyorum. Sanırım bunun adına yaşam diyorlar.

Geçenlerde, uzun bir zamanın ardında resim çizdiğim arkadaşımla buluştum ve yarım kalan sanat eserlerimizi (en azından bizim için öyleler) tamamladık. Bir yandan çizdik bir yandan da sohbet ettik. Sohbetin konusu memnun olmaya geldi. Arkadaşım kadınların neredeyse çoğu zaman bir memnuniyetsizlikleri olduğu söyledi. Durdum düşündüm. Gerçekten de öyle. Her zaman şikayet edecek bir şeyler bulabilme konusunda biz kadınlardan iyisi yok. Derin sohbete kahvelerimiz eşlik etti. Resimlerimizi tamamladıktan sonra bir sonraki buluşmada renkli kalemlerimizle bir şeyler karalama kararı aldık ve ayrıldık. Böylelikle rutin hayatımızı azıcık da olsa hareketlendirmiş olacağız.


Hareket demişken yeniden spora başladım ben. Bu sefer haftanın dört günü gidiyorum. Üçüncü haftayı geride bıraktım. Spor candır derken hiç mübalağa etmiyorum. Nasıl iyi geliyor bana anlatamam. Ne iş stresi kalıyor ne de baş ağrısı. Geceleri daha kolay uyuyorum. Spor sonrası kendimi daha dinç hissediyorum. Bundan iyisi şamda kayısı...

Şam'a değil fakat Antep'te bir köy okulunun kitaplığına kitap aldım geçenlerde. Denk geldiğiniz mi bilmiyorum bir tanıtım yazısı yayınlamıştım. İşte o yazıdan elde ettiğim geliri böyle değerlendirdim. Umudum bir çocuk bile olsa okuma sevgisini o küçük yüreğine düşürebilmek.

Hazır konu çocuklardan açılmışken geçenlerde blogların yapmış olduğu bir mimden bahsetmek istiyorum. 10 yaşına bir mektup yazacak olsan nasıl olurdu gibi bir başlığa sahip. Denk geldikçe kim kendine nasıl bir mektup yazmış diye okuyorum. Geçen hafta da koşu bandında koşarken aklıma geldi. Acaba ben kendime bir mektup yazsam nasıl olurdu diye düşündüm. Pek iç acıcı şeyler yazmayacağımı anladım ve boş ver Yasemin eğer onları yaşamamış olsaydın belki de sen, sen olmayacaktın dedim. Mimi yazmadan rafa kaldırdım.

Benim aklıma koşarken çok şey geliyor. O an kağıda dökebilsem enteresan hikayeler çıkabilir ortaya. Geçen gece de tam uykuya dalıyorken yazacağım kitabın giriş paragrafı geldi aklıma. Fakat üşendiğim için bir yere not almadım. Sabah kalktığımda ise kurduğum cümlelerin bir çoğunu anımsayamadım. İşte tembellik kötü bir şey. Şimdi bekle dur ki o ilham perisi yeniden gelsin de kulağına fısıldasın.

Yazacağım kitabın dediysem öyle büyük boylu bir hayalim yok. Yazdığım mikro öykülerimi, blogda zamandan bağımsız yazdığım (Seni Sen Yapan Sevdiğin Şeyler, Sil Baştan, Ben Küçükken tarzında) yazılarımı bir kitapta toplamayı istiyorum. Sonra o kitabı bastırıp sahaflara vereceğim. Günü birinde, bir kitap sever tozlu kitaplar arasıdan belki benim kitabımı alır. Hoş olmaz mı?
Bence çok hoş olur.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Kasım 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Ekim


Kasım ayının ortasına doğru yol alırken bu Ekim yazısı nereden mi çıktı? Ekim ayı tüm verimsiziliği ile geçti gitti. O kadar verimsizdi ki ne umdum ne buldum demek bile bu zamana kaldı. Geç oldu. Bir söz var, gelirsen Ekime kadar gelmezsen ..... diye devam eder. Tövbe bak ağzımı bile bozdurdu bana. Böyle gelecekse bu Ekim hiç gelmesin daha iyi.

Her şeyin başı hava. Evet yanlış okumadın sevgili okuyucu. Çünkü havalar bozulunca bizim sağlıklar da bozuluyor burada.

Ekim ayından güzel bir hava ummadım. Ummadığımı da buldum. Havalar kötüleşti. Kötüleşen havaların neticesinde hasta oldum. İlaç içersem bir haftada geçecek olan hastalığımı; ıhlamur, limon ve bal üçlüsü ile yedi günde atlattım. Gitti mi bir hafta! Kaldı sana üç hafta. Bunun son haftası da iş yoğunluğuyla geçti. Kaldı sana iki hafta.

Bu iki hafta da üstünüze afiyet biraz tembeldim. Hastalıktan çıkış, havalara alışma telaşı, otobüsle işe gitmenin huzursuzluğu derken, ay sonu bir baktım kayda değer hiçbir şey yapmamışım.

Topu topu ( aslında buraya hepi topu yazacaktım. Fakat TDK yoo Yasemin onun doğrusu topu topu dedi) 2 kitap okudum. Aslında bu sayının azlığını mazur gösterecek bir sebebim var. Telefona indirdiğim birkaç uygulamadan makale okuyorum. Kitap okumaya ayırdığım zamanı makale okumaya harcayınca böyle oldu.

Yazının başlarında her şeyin başı hava dedim ya buna bir de huzuru eklemek lazım. Ekim ayının son haftası iş yerinde de keyfimi kaçırdılar. Burada uzun uzadıya anlatılacak şeyler değil. Sadece sinek küçüktür ama mide bulandırır yazayım, gerisini siz anlayın.

Velhasılıkelam, ben bu Ekim ayını hiç sevmedim. Böyle geleceksen gelme iki gözüm.

Sevilmiyorsun.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

31 Ekim 2019

Polonya Usulü Kabak Çorbası


Her yerde halloween çılgınlığı yüzünden sarı sarı kabaklar varken size gerçek bir kabak çorbası tarifi vermeye geldim. Polonya'da oldukça popüler bir çorba. Ben de her tattığımda da nasıl böyle güzel yapıyorlar bu çorbayı diye düşünmekten kendime alı koyamıyordum. 4 senenin sonunda gerçek tarife eriştim. Paylaşımcı bir insan olduğum için çorbayı denedikten sonra fotoğrafını çektim. Şimdi size Polonya Usulü Kabak Çorbası yapmanın inceliklerini anlatacağım. Kağıt ve kaleminiz hazırsa başlıyorum.

Polonya Usulü Kabak Çorbası

Malzemeler:

Bir adet orta boy bildiğimiz turuncu renkli kabak.
2 tane orta boy patates
1 çorba kaşığı tereyağı
1 diş sarımsak
1 çay kaşığı zerdeçal tozu
1 çay kaşığı zencefil tozu
Tuz
1 domates
Yarım su bardağı bulyon ( et veya tavuk suyu da olabilir)
Yarım su bardağı sıcak su
1 su bardağı süt

Yapılışı:

Tereyağı tencerede ısıtılır. Gelişi güzel doğranmış soğanlar eklenerek pembeleşinceye kadar kavrulur. Sonrasında sarımsak eklenir. ( ince ince doğramaya gerek yok. En sonunda mikserle bııızzzttt yapacağız.) 

Soğan ve sarımsaktan sonra içine gelişi güzel küp küp kestiğimiz kabak ve patatesler eklenir. Üstüne zerdeçal, zencefil, tuz eklendikten sonra 5 dakika karıştırılarak kavrulması sağlanır. (İşin püf noktası burada bence. Çünkü bu aşamada mutfaktan enfes kokular yayılmaya başlıyor.)

Güzelce kavrulan karışıma yarım su bardağı bulyon eklenir. Kabaklar yumuşayıncaya kadar ortalama 10 dakika pişirilir. (Ocağın altı çok açık olmasın. İçli içli pişsin, ben bu aşamada yarım su bardağı sıcak su ekledim. Kıvamı çok koyu olmasın diye)

Artık tamam dediğiniz noktada doğranmıs domatesler de karışıma eklenir. ve 3 dakika daha pişirilir.
Sondan bir önceki aşama ise çorbamızı pürüzsüz bir hale getirmek. Mikser yardımı ile tüm taneciklerin ezilmesi sağlanır.

En son yarım su bardağı süt ilave edilir, 5 dakika daha kaynatılır. Ve çorba hazır olur.

Servis yaparken üstüne kabak çekirdeği, bir kaşık yoğurt (veya krema) ve kırmızı biber ekleyerek lezzetin doruklarına çıkabilirsiniz.
Şimdiden afiyet olsun.

Arkadaşım bu satırları okuyamayacak olsa da buradan bir kez daha kendisine teşekkürü bir borç bilirim.
Dzieki Karolina




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Ekim 2019

Kahve Bahane #52


Duydum ki kahveler yalnız içiliyormuş. Kahve bahane yazılarını özleyenlerin sayısı artmış. Bu ay yazma konusunda pek bir verimsizdim. Bunu kabul ediyorum. Şimdi bir yorgunluk kahvesi yaptım kendime. Aldım kalemi elime. Eğer sizin kahveler de hazırsa, sohbetimize kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Ekim ayı, pek bir yordu beni. Ne umdum ne buldum serisinde detaylıca anlatacağım. Özet geçmek gerekirse, bir anda soğuyan ve aniden ısınan havalar yüzünden hasta oldum. İnsan hasta olunca da gözü bir şey görmez derler ya; doğruluğunu bir kez daha tatmış oldum. Çok şükür hastalıkları geride bıraktım. Umarım bir daha bana uğramaz. Uğrasa bile teğet geçerse kabülümdür. Yeter ki baki olmasın.

İnsanoğlu işte güzel olan şeyler hiç bitmesin. Sürekliliği olsun istiyor. Uzun bir aradan sonra spora yeniden başladım. Gunki ile veriyoruz gazı birbirimize. Böyle olunca da pek bir keyifli oluyor. Hedeflerimiz var, motivasyon tamam. Umarım böyle devam eder. Ağırlık çalışmaya başladım. Yaz boyu bana eşlik eden bisikletim sağ olsun. 4 ayda bacak kaslarımı inanılmaz geliştirdi. Böyle yazınca hanımların korkulu rüyası; aman bacakların mı kalınlaştı sorunu geliyor akıllara. Öncelikle gönül rahatlığıyla dört ayda Arnold Schwarzebegger gibi şişmediğini söyleyebilirim. Sadece sıkılaştı ve toparlandı. Bu yüzden üst beden çalışıyorum salonda.

Kapalı alanlarda ruhum daralıyor. Bu aralar iş yerindeki ışıklara takmış durumdayım. Beni oldukça rahatsız ediyor. Baş ağrısı da yapıyor. Ofis yönetimi ile sıkı bir pazarlık sürecindeyiz. Onlar iş kanunu diyor. Ben de benim gözlerimin ve baş ağrılarımın müsebbibisiniz diyorum. Bakalım bu zorlu savaşın kazananı kim olacak?

Kazanmak, kaybetmek. Neyi kazandığına veya kaybettiğine göre insan üzerinde etkisi farklı olan iki zıt kavram. Mesela para kaybettiğinde üzülen insan, kilo kaybettiğinde sevinebiliyor. Bu yüzdendir ki her cümleye tek bir anlam yükleyip onu yargılamamak gerek.

Kahve bahane yazacakken konu aniden felsefi içeriğe büründü. Hemen toparlıyorum. Hafta sonu başımdan geçen trajikomik bir olayı anlatmakla işe başlayabilirim. Markette ampul reyonunda bir ürünün fiyatını bulamadım. Yakınlarda bir görevli vardı. Gidip fiyatını sorayım diye yanına yaklaştım. İngilizce pardon dedim. Görevli de bana baktı. Yaklaşık 20 saniye kadar ( ki bu 20 sn bana dakikalar gibi geldi)"yaw ingilizce bunun fiyatı nedir?" diye nasıl soracağımı düşündüm. Bir anda kal gelir ya insana. Tam anlamıyla öyle oldu. Benim nöronlar beynimde fink atarken ağzımdan "ile kosztuje" sözcüğü döküldü. Sen ben lehçe bilmiyorum diye ortalıkta gezin dur. Sonra da git satıcıya lehçe bu ne kadar de. Olacak iş mi?  Aslında pasif öğrenme denilen şeye maruz kalmış durumdayım. Sadece beynim bunu kabullenmiyor.

Bir sonraki gün de markette bir ürün ararken, telefondan fotoğrafını gösterdim ve ingilizce bu nerede diye sordum. Görevli 60 yaşlarında bir kadındı. Aradığım ürünün olduğu reyona beni götürdü ve bunlar farklı firmaların ürettiği aynı ürün dedi. Ve bunların hepsini lehçe söyledi. Ben de anladım. Kendime şaşırdım.

Benim yabancı dille aramda garip bir bağ var. Beynimi nasıl olumsuz kodlamışsam, anladığıma ve konuştuğuma şaşırıyorum. Yok artık bayağı anlıyorum ve konuşuyorum diye insan kendine şaşırır mı? İşte bu blogun sahibi şaşırıyor. Böyle tuhaf durumlarım var. Kimine garip, kimine aptalca, kimine de eğlenceli geliyor. Artık size nasıl geliyorsa. Ne olursa olsun. Bu detaylar beni ben yapıyor.

Size nasıl geliyorsa bir kitap ismi. Hazır yazımda yer vermişken kitaptan bir alıntı yapmak farz oldu.
Sevgili William Shakespeare der ki; Budala, akıllıyım sanır, ama akıllı budalalığını bilir.

İnsanın iyi ve kötü yönleriyle kendini bilmesinden a'la ne olabilir?
Bu da başka bir yazının konusu olsun. Şimdilik bende bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Ekim 2019

Bilsem Deneme Sınavı




Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olarak açıklanabilen BİLSEM, kendine has becerileri olan öğrencilerin, bu becerileri nitelikli biçimde geliştirmesini sağlayan sürecin adıdır. Kendi yaş grupları arasında kişisel yetenekleri daha gelişkin olan öğrencilerin sınavla alındığı bu sürece dahil olmak için Bilsem sınavını kazanmak gerekmektedir. Bunun için de en çok tercih edilen yollar arasında Bilsem deneme sınavı başı çekmektedir. Peki, Bilsem’e hazırlık için deneme sınavı çözmek dışında uygulanması gereken yöntemler nelerdir?

Bilsem Deneme Sınavı - Bilsem’e Nasıl Hazırlanılmalı?

Bilsem’e hazırlanan öğrenciler ve velileri şunu unutmamalıdır: Bu sınava hazırlanırken ezber yapmak hiçbir fayda sağlamaz. Söz konusu sınav tamamen bireysel yeteneklere yönelik olarak gerçekleştirilir. 

Bilsem sınavlarında 2017 yılından itibaren tablet kullanılmaya başlandığı için Bilsem uygulamaları ve egzersizleri ile çalışmak son derece yararlı olacaktır. Ayrıca daha önce Bilsem sınavlarında sorulmuş soru örneklerine ve cevaplarına bakarak, yeni dönemde ne tür soruların çıkacağına dair bilgi edinmek de mümkündür. 

Bilsem sürecindeki öğrencilere, aileleri ve öğretmenleri tarafından şu bilgi kesinlikle verilmelidir: Bilsem’de verilen yanlış cevaplar, doğru cevapları götürmüyor. Yani 4, yanlış 1 doğruyu götürür gibi bir durum Bilsem’de yok. Onun için de öğrencilerin mantık yürüterek, emin olmadıkları sorularda bile cevap haklarını kullanmaları önerilir. 

Bilim ve Sanat Merkezleri sınavlarına hazırlanan öğrencilerin bireysel yeteneklerini geliştirebilecekleri aktivite ve egzersizlerle onların bu sürecini desteklemek aileler ve öğretmenlerin birincil görevidir. Alanında yetkinliğini kanıtlamış ve öğrencilerin severek kullanacağı uygulamalar da bu anlamda son derece yararlı olacaktır. 

Bilsem Sınav Tarihleri

Bilsem sınavlarına girecek öğrencilerin ve onları hazırlayan öğretmenler ile velilerin en merak ettiği soruların başında Bilsem sınav tarihleri geliyor. Bu tarihlerin sürekli olarak kontrol edilmesinde yarar var. Zira tarihler, MEB resmi sitesinde yayınlanıyor. Zaman zaman bu tarihlerde değişmeler olabiliyor. Bu tarih değişiklikleri Bilsem öğretmenlerine bildiriliyor olsa da velilerin de takip etmesi iyi bir süreç yönetimi açısından yararlı olacaktır. 

2019 yılında Bilsem sınav takvimi şu şekilde oluştu:



Bilsem’e Hazırlık Uygulaması

Bilsem sınavları 2017 yılından itibaren tablet sınavı şeklinde yapılmaya başlandığı için hazırlık sürecinde Bilsem Demo’yu kullanmak yarar sağlayacaktır. Ayrıca daha önceki yıllarda çıkmış Bilsem sorularını incelemek de ne tarz sorular çıktığına dair fikir vereceğinden iyi bir hazırlık süreci için önemlidir. 

Bilsem Demo’nun soru çeşitliliği ve sürekli uygulamaya imkan vermemesi açısından zayıf kalması nedeniyle veliler ve öğretmenler, Bilsem’e hazırlık uygulamaları ile çözüm aramaktadırlar. Bu noktada, Bilsem sınavlarında çıkmış sorulara çok benzer örnekler sunan MentalUP birkaç adım öne çıkmaktadır. 

Her yıl binlerce öğrenci tarafından Bilsem’e hazırlanmak için kullanılan, çocuk gelişim uzmanlarından onaylı zeka egzersizleri uygulaması  MentalUP’ı hemen deneyin!

Bilsem’e Bireysel Başvuru Yapılabilir mi?

Bilsem sınavlarına girmek isteyen öğrencilerin ya da velilerinin bireysel başvuru yapma imkanı yoktur. Bu süreçte sadece öğretmenleri tarafından aday gösterilen öğrenciler sınavlara katılma hakkı kazanırlar. 

1.2 ve 3. sınıflarda öğrenim görenler arasından seçilen ve kendine has yetenekleri olan öğrenciler, öğretmenleri tarafından Bilsem'e aday gösterilirler. 

Bilsem Sınavı Ücretli mi?

Daha önceleri ücretli olan Bilsem sınavları artık ücretsiz hale getirildi. Yani, Bilsem sınavına girmek için öğrencilerin ücret ödemesi gerekmiyor. Öğretmenleri tarafından Bilsem’e aday gösterilen öğrenciler, hiçbir ücret ödemeden Bilsem’e girebiliyor. 

Bu yazının geliri bir köy okulunun kütüphanesine birkaç kitap ekleyerek, minik kalplere kitap sevgisini aşılamak için kullanılmıştır.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Ekim 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler #T


T. Alfabemizin 24. harfi. Birçok kelimenin başlangıcı. Herkese farklı bir şey çağrıştırır. Bir öğrenci için çizimlerin vazgeçilmezi olan T cetvelini akla getirir. Müzik severler için bazen Tarkan'ı akla düşürür. Yollarda olanlar için sarı rengiyle görmeye alışık olduğumuz taksiyi çağrıştırır. Bazısına da ingilizce zaman anlamına gelen time kelimesini hatırlatır. Şekil itibariyle insanın aklına yol ayrımını getirdiği de olur.

Benim aklıma da yol ayrımını getiriyor. Pedallarken gördüğüm tabelaların bununla bir ilişkili var mı? Bence var. Her şey birbiriyle bağlantılı değil mi sonuçta. Gördüklerimiz düşünceleri şekillendiriyor. Düşüncelerde seni sen yapıyor.

Seni sen yapabilmek için karar vermek zorundasın. İşte tam o aşamada gözümde kocamana bir T harfi beliriyor. Sağa mı gitmeli, yoksa sola mı? Karar verme süreci sancılı geçiyor. Her zaman benim için doğru olan yönü seçemiyorum. Tam ortada kalıp sağa veya sola adım atmaktan korktuğum zamanlarım oluyor. Bilinçsizce hayatımın gidonunu sola veya sağa kırdığım zamanlar da oluyor. Korktuğumda hep aynı noktada kalıyorum. Kötü de olsa bir tarafa gittiğimde, seçtiğim yol her zaman bana bir şeyler katıyor. Böylece yol boyunca deneyimlediklerim, bir sonraki T için beni hazırlıyor. Hayat düz bir çizgiden ibaret değil. Her zaman karar vermemiz gereken T ler var.

Aklımdan bunlar geçerken, önüme bir tabela çıkıyor. Biri evimin olduğu yönü gösterirken, diğer de bilmediğim bir yeri işaret ediyor. Duruyorum. Bisikletimi tam olarak T nin ortasına yerleştiriyorum. Birkaç adım geri çekiliyorum ve şu an bakmakta olduğunuz kapak fotoğrafını çekiyorum. Sonra bisikletime binip, bildiğim yöne (evime) doğru pedallıyorum.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Ekim 2019

Kahve Bahane #51


Kahve hayat kurtarır. Enerjin düşükse hop iç bir kahve, sabah iş yerinde gözünü açamıyorsan hop iç bir kahve, bloga yazı yazacaksan ama başlık ne diye düşüyorsan hop yaz bir kahve bahane. İşte tam da bu yüzden hayat kurtarır diyorum. Bu blogun yaşaması için kahve bahaneye ihtiyacı var.

İhtiyaçlar hiç bitmiyor. Her zaman bir şeylere ihtiyaç duyuyor insan. Şimdilerde benim ihtiyacım olan ilgimi cezbedecek kitaplar bulmak. Bir göz atıp yok bunu daha sonra okurum dediğim kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Sanırım bunda yeniden kindle geçmemim de payı büyük. Keyfimden geçmedim ki basılı kitaplarım suyunu çekti.

Suyunu çeken şeylerden biri de para. Ama para pul mevzularına hiç yer vermedim blogda bu çizgimi bozmayacağım ve üstün körü geçiştireceğim bu paragrafı.

Çizgimi bozmadığım şeylerden biri de istikrarlı bir şekilde işe bisikletle gitmek. En büyük motivasyon kaynağım bu. Yoksa işe gitmemin pek de güzel bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Her akşam yatmadan hava durumunu kontrol ediyorum. Sabah yeniden kontrol ediyorum ve %20 yağmur ihtimali varsa bile "risk budur Yasemin" diyorum ve pedallıyorum. Bugün dönüş yolunda gerçekten üşüdüğümü hissettim. Soğuk hava gerçekleri yüzüme çarptı resmen. Sanırım önümüzdeki hafta bana otobüs yolları gözüktü. Yeni işime başladığımdan beri birkaç gün işe otobüsle gittim. 17 dakika süren otobüs yolculuğuna tahammül edemiyor edişime şaşırdım. Çoğu zaman birkaç durak erken inip eve yürüdüm. Hal böyleyken kış süresince otobüs kullanma fikri keyfimi oldukça kaçırıyor. Oysa ki ben 129T'de her gün neredeyse iki saatten fazla yolculuk yapmış insan evladıyım.

Zaman, mekan ve yaşananlar insanların tahammül sınırlarını şekillendiriyor. Eskiden eyvallah dediğiniz şeyler gün geliyor everest tepesinden hallice bir hal alıyor. Bunun tam tersi olduğu durumlarda var tabii. Eskiden kafaya taktığınız şeylere aman boşver demeye başladığınızı da fark ediyorsunuz. Her şeyin eksisi ve artısı var. İşte buna denge diyorlar.

Dengeyi iyi ayarlamak lazım. Son haftalarda yemeyi biraz abartmıştım. Bu hafta dikkat etmeye başladım. Artık akşamları atıştırmalık olarak üç beş top dondurma yerine, salatalık ve havuç var. İnce ince, kalem kalem doğruyorum, dizi-film izlerken çerez gibi gidiyor.

Dizi demişken, bugün Star Trek Discovery serisini bitirdim. İşin içinde uzay ve uzaylılar olunca pek bir hoşuma gidiyor. Keyifle izledim. Yeni sezonu seneye gelecek diyorlar. Dizilerin sezon arası vermesini hiç sevmiyorum. Mesela Dark'ın birinci sezonunu izledim. İkincisi gelene kadar birincisinde neler olduğunu unuttum. Böyle olunca da ikinci sezona başlayamadım. Yarım kalanlar listesine bir şey daha eklemiş oldum.

O listeye bu yazı eklemek istemediğim için, şimdi son paragrafı yazıp yazıyı yayına hazırlama zamanı benim için. Eğer bir gece kuşu değilseniz muhtemelen yazıyı yarın okuyacaksınız.
Şimdiden keyifli bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Ekim 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Eylül


Ne umdum ne buldum demekten öte, kendim ettim kendim buldum yazısı yazmalıyım aslında. Fakat seriyi bozmamak adına başlığa ve içeriğe sadık kalacağım. Eylül ayı için klasikleşmiş "bu ay nasıl da bitti. Hiç anlamadım" kalıbını kullanabilirim. İş yerindeki yoğunluğun yanı sıra evle ilgili bir takım değişiklikler peşindeyiz. Bu yüzden de evde devamlı bir araştırma havası hakim. Hafta sonlarım da  pazar araştırması yapmakla geçiyor. Bunlar olurken bakalım Eylül ayından umulanlar ile bulunanlar nelermiş?

Eylül ayından tam bir sonbahar havası umdum. Umduğumu da buldum. Bu sene enteresan bir şekilde Krakow'da hava aniden soğumadı. Adı üstünde tam bir sonbahar yaşadık. Ara sıra bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlar, bulutların ardından bize gülümseyen güneş, sararmaya başlayan yapraklar ile adına yakışır bir şekilde geldi sonbahar.

Bisiklet sürmeye devam etmeyi umdum. Güzel havalar sayesinde umduğumu da buldum. Bazı günler havanın azizliğine uğramış olsam da genel olarak kuru havalarda pedalladım. Her gün yaklaşık 14 km yol yapmanın rahatlığı yüzünden salon sporlarını biraz aksattığımı söyleyebilirim. Bisikleti garaja çekmeden önce sürebildiğim kadar sürme derdindeyim. Bisiklet garaja girince bana yine koşu bandı yolları gözükecek. Bir de üstüne bir grup salon dersi eklesem tadından yenmez.

Okumak, okumak, daha çok okumak. Bu ay da umulanlar arasındaydı. Umduğumu pek bulduğumu söyleyemem. Bazı dönemler parçalı okumalar yapıyorum. Bu da bütünü bozuyor. Ne demek bu şimdi? Bu ay 4 kitap okudum. Onun yanı sıra da farklı kitaplardan bölümler okudum.
Okuduğum kitaplar şöyle;

1- İncognito - Beynin Gizli Hayatı David Eagleman

Ders kitabından hallice bir kitaptı. Bu yüzden roman gibi aktığını söyleyemeyeceğim. Fakat beyin hakkında oldukça güzel bilgiler içerdiğini söyleyebilirim. O küçücük organın nasıl harika bir düzende çalıştığına yakından bakmak isterseniz bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

2- Serenad - Zülfü Livaneli

Serenad, ahh ahh ben bu kitabı beş sene önce okumuşum. Peki kitaba dair hiçbir şey hatırlamıyor oluşuma ne demeli. Bir arkadaş tavsiyesi üzerine yeniden okudum. İyi ki de okumuşum. Su gibi aktı kitap.

3- Pazartesi Cumartesiden Başlar - Strugatski Kardeşler

Strugatski kardeşlerin kalemini çok severim. Bu kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kitabın ismi çok ilgi çekiciydi oysa. Bu sefer olmamış sevgili Strugatski kardeşler. Bir bilim kurgu yazmaya çalışırken bir masal dünyası yaratmışsınız ve hikayeyi karakter çokluğunda boğmuşsunuz demek lazım. Buraya küçük bir not düşelim; Strugatski kardeşler okumaya niyetliyseniz bu kitabı göz ardı edin.

4-  A Pocket Full of Rye- Agatha Christie

Canım Agatha, sayesinde ingilizce kitap okumak oldukça keyifli. Bu güne kadar Agatha'nın türkçe çevirisini okumadım. İngilizce okumalarda ilk ve neredeyse tek tercihim Agatha. Çünkü konuyu merak ettiğim için sıkılmadan okuyorum.

Bu dört kitabın yanı sıra Ken Xiao tarafından hazırlanmış "English Speak Like a Native in 5 Lessons for Busy People" adlı kitabın ilk bölümlerini okudum. İngilizce ile ilgiliyseniz ilk 50 sayfasını okumanızı tavsiye ederim.

Arkadaşlarımla daha fazla zaman geçirmeyi umdum. Umduğumu da buldum. İş stresinden uzaklaşıp, farklı şeyler konuşmak bana iyi geliyor. Bu ay bir dil değişim toplantısına da katıldım. Aslına düzenli gitmek lazım böyle toplantılara. Pazartesi akşamları oluşu beni biraz zorluyor fakat gitmeye devam etmek istiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek.

Bir Tutam Karınca ile daha çok ilgilenmeyi umdum. Umduğumu bulamadım. Tam bu satırları yazarken diğer sekmede kaç blog yazısı yazdığıma baktım.  Beş yazı yazmışım bu ay. Aslında toplamda beş blog yazısı kötü değil. Demek ki benim daha fazla yazasım varmış ve o isteğimi giderememişim. Darısı Ekim ayının başına diyelim şimdilik.

Fazlaca uzun olmayan bir ne umdum ne buldum yazısının daha sonuna geldim. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese (yani hayatıma dokunup bu satırları yazmamı sağlayan her şeye) teşekkürler.
Bir sonraki ay yeni bir ne umdum ne buldum yazısında görüşmek üzere...
Şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Eylül 2019

Karınca Kafe #Bir Tatlı Huzur


Eylül ortası. Soğuklar iyice kendini hissettirmeye başladı artık. Çay demlenirken, dışarıda olan masaları içeriye taşıdım bu sabah. Camın kenarında yer alan diğer masaların yanına koydum. İlk baharın tatlı esintisi başlayınca kadar misafirlerimi burada ağırlayacağım. Bu sabah fonda Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik diyor sanatçı. Bir yandan şarkıyı mırıldanırken bir yandan da kış aylarında tarçınlı kurabiye ile güzel bir ikili olacak salebi menüye ekliyorum.

Karınca kafede standart menü kartlarından yok. Günün atıştırmalığını ve içeceklerini yazdığım bir kara tahta var duvarda. Arada renkli tebeşirlerle bir şeyler çiziyorum siyah tahtaya. Özellikle pembe renk tebeşiri elime alınca; omuzumlarımda iki yandan sarkmış örgüler ve yakamda beyaz bir yakalık beliriyor. Arkamı dönsem sınıf öğretmenimle ve arkadaşlarımla göz göze geleceğim gibi hissediyorum. Çizimimi bitirince sessizce arkamı dönüyorum. Tam o sırada camdan birinin bana el salladığını görüyorum. Mahallemizin tontoş teyzesi. 70 yaşında olmasına rağmen dudağından kırmızı rujunu, yüzünden gülümsemesini eksik etmez. Elimden tebeşir tozunu siliyorum ve içeri gelmesi için el sallıyorum. Kapı açılınca iki küçük zil sesi fonda çalan şarkıya eşlik ediyor. Bu ne güzel melodiler diyor içeri girer girmez. Kafenin en güzel köşesinde yer alan masaya oturuyor. Fırından yeni çıkan elmalı kurabiyelerimi bir tabağa koyuyorum,  ince belli bardakta tavşan kanı olan çaylarımızı masaya getiriyorum. O ise camdan dışarı bakarken dalmış gitmiş. Ne düşünüyorsun diyorum. Başlıyor anlatmaya...

Gençliğinden, eski İstanbul'dan, aşklarından, onu üzenlerden, mutlu edenlerden bahsediyor uzun uzun. Biz gençken diyor... Bir yandan da çayını yudumluyor. O anlattıkça benim gözlerim dalıyor uzaklara. İnsan zaman içinde devamlı ileri yol alırken, biriktirdiği anılar sayesinde geçmişe gidiyor. Ben de tontoş teyze sayesinde bir zaman yolculuğuna çıkıyorum bu sabah. Çaylarımız bitiyor. Yenisini doldurmak için kalktığımda, artık gitmeliyim diyor. Tabakta kalan son elmalı kurabiyeyi eline alıyor. Hep böyle güzel şarkılar çal emi diyor... Ve gidiyor. Kapı açılınca, iki küçük zil sesi, Müzeyyen Senar'ın seslendirdiği Dalgalandım da Duruldum şarkısına eşlik ediyor.

Devam edecek...

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Eylül 2019

Kahve Bahane #50


Erken kalkar yol alır. Soğuk ve güneşli bir pazar günü. Henüz kahvaltı yapmadım. Güne bir bardak kahve ve yanında iki üç ceviz ve bir adet hurma ile başladım. Bir pazar kahvaltısı yapacağım fakat daha geç bir vakitte. Bu satırları yazmadan önce bir saat kitap okudum. Güzellikleri uykuya tercih edenlerdenim. Tabii buradan uykuyu sevmem gibi bir anlam çıkmasın. Uykusu seviyorum sevmesine de öğlene kadar uyuyup günü hiç etmeyi sevmiyorum. İşe gitmediğim zaman diliminde bile erken kalkma taraftarıyım ben. Sonrasında gün içinde yapılan şekerlemeler bana sabah uykusundan daha cazip ve tatlı geliyor.

Sonbahar mesela, tıpkı uyku gibi onudan da sevdiğim ve sevmediğim tarafları var. Kışın habercisi olduğu için sevmiyorum. Sokağa çıktığımda tüylerimi ürperten serinliği sevmiyorum. Bunu yanı sıra yaprakların rengarenk olmasını, ağaçların altında oluşan yaprak tepeciklerini çok seviyorum. Sanırım sonbaharın en çok yakıştığı şehirlerden birinde yaşamamın da bunda etkisi büyük. Bu sene de bol bol sararmış yaprak fotoğrafları çekmeyi denerim.

Yeni şeyler keşfetmenin yolu denemekten geçiyor. Denemeden neyi sevip neyi sevmediğini bilmez insan. En son bu yazının kapak fotoğrafını oluşturan israil kahvesini denedim. İçinde bol baharat olmasına rağmen içimi oldukça yumuşak bir kahveydi. Bazı şeyleri denememe rağmen başarılı olamıyorum o ayrı bir konu. Başarısızlıklarım da bana denemiş olmanının hazzını yaşatıyor.


Hayat, kendi içinde bir dengeye sahip değil mi? Her şeyi başarsak, tüm deneyimlerimden yüzde yüz sonuç alsak, yaşam dengemizi bozmuş oluruz gibi geliyor bana. Bazı başarısızlıklar, insanı farklı şeylere motive ediyor. Denemelerin getirdiği negatif sonuçlarda çoğu zaman bardağın dolu tarafını görmeye çalışıyorum. Kışa girerken dolu tarafını görmek biraz zorlaşıyor. Güneş yoksa, hava çok soğuksa o bardak bana hep boş gözüküyor.

Bak yine aynı şey oldu. Aklımda farklı konular vardı. Yazının seyri bambaşka konulara sürükledi beni. Ne olacak böyle?


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Eylül 2019

Bisiklet Anatomisi


Az çok okulda anatomi görmüş birine bana kabaca bisiklet anatomisini tamınla derseniz; aklına bir bisiklet getirip, en kaba tabirle İki yuvarlak, iki üçgenden oluşur demesi muhtemel. Anatomi dediğimiz şey beden/gövde yapısı sonuçta.

Yasemin hayırdır bisiklet uzmanını çıktık başımıza demeyin hemen. Bu aralar bisikletler ile oldukça haşır neşirim. İnsanın fikri neyse zikri de o oluyor sanırım. Uzun zamandır bisikletleri araştırıyordum. Benim, büyüyünce BMW olma heveslisi bir bisikletim var. Onu zaten tanıyorsunuz. Blogumda ve diğer sosyal medya hesaplarımda oldukça pozu var. Pek bir havalıdır kendisi. İşte bu güzelliğe iki hafta önce bir yenisini ekledim.


Ailemin yeni üyesi bir yol bisikleti. Kendisine henüz bir ad vermedim. Diğerine kızım, benim kız diyordum. Yenisinin şimdilik bir adı yok. Kızılderililer gibi adını hak etmesini bekliyorum. Bu aralar işe yol bisikletimle gidiyorum. Havalar tam olarak soğumadan keyfini çıkarmak istiyorum.


Hem hibrit (dağ bisikletini gibi tekerlekleri var, oturuş pozisyonu olarak şehir bisikleti gibi) hem de yol bisikleti kullanma şansına erişmiş biri olarak her ikisinin de kendine has artıları ve eksileri olduğunu söyleyebilirim. Hibrit, aslında dağ bisikleti de diyebilirim; yol tutuşu çok iyi. Dağ, bayır, çayır, yağmur, çamur her koşulda kullanılır. Oturuş bakımından sizi yormaz. Kaldırımlar, bozuk yollar onunla kolayca aşılır. Bunlar benim kızımın da sahip olduğu artı özellikler. Tek eksi özelliği biraz ağır olması diyebilirim. Tabii ki hafif olan modeller var olmasına var da onlar bir araba parası.

Yol bisikleti, adı üstünde yolda akıp gidiyor. Manevra kabiliyeti daha yüksek. Hızlandıkça sağa sola daha rahat yatmasından bahsediyorum. Oldukça hafif olduğu için zorlanmadan bisikleti kaldırabiliyorum. Bunlar atıları. Eksileri ise ince tekerleklerinden dolayı en ufacık bir çakıl taşına bile dikkat etmek gerekiyor. Paldır küldür çukurlara girmemek lazım. Yoksa kaza geliyorum demez gelir. Ayrıca yüksek kaldırımlara çıkmakta zorlanıyor. Bozuk bir yolda darbeyi emen bir süspansiyonu yok. Tüm titreşimi her yerinizde hissediyorsunuz. Bu da pek bir sevimsiz oluyor.


Yeni bisikletimim de her gün fotoğrafını çekiyorum. Fakat bu sefer ilk paylaşımını sosyal medyada yapmak yerine blogumda yazmak istedim. Çünkü sosyal medyada fotoğrafların da bir kıymeti yok. Anlık gören görüyor. Sonra çöp oluyor. Ama burası öyle mi? Belki aylar sonra bir ziyaretçi gelecek bu yazıyı okuyacak ve benim çektiğim fotoğrafları görecek. İşte blog yazmanın güzelliği burada saklı.

O zaman ne diyoruz; Pedallamaya ve güzel kareler çekmeye devam.
Sizden de bir Maşallah alırım.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Eylül 2019

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız?



Bugün 8 Eylül. Dünya kitap okuma günü. Bugüne özel bir şeyler yazmak istedim. Geçen hafta okuduğum ingilizce bir makaleden edindiğin bilgileri dilim döndüğünce size aktaracağım. Bu soru birçok kişinin kafasını karıştırıyor. Neden her gün kitap okumalıyız? Bir kesim okumanın yararlı olduğunu savunurken, okuma eylemini saçma bulanların sayısı maalesef çok fazla. Örneğin; okumak deyince aklına hemen aşk romanları getirip, okumam ben öyle şeyler diyenler var. Sana onları oku diyen yok ki güzel kardeşim. Okumanın bir numaralı kuralı önce neyi sevdiğini keşfetmek. Bunu bulduktan sonra eminim okumaktan herkes kadar sen de zevk alacaksın.

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız? 

1- Mental stimulation - Mental stimülasyon

Stimülasyon için basitce uyarma tanımını yapmak doğru olacaktır. Beyni bir kas gibi düşünün. Kaslarınızı güçlendirmek için düzenli egzersize ihtiyacınız var değil mi? İşte beyninize de okuyarak egzersiz yaptırmış oluyorsunuz. Böylelikle alzheimer, erken bunama riskini düşürmüş oluyorsunuz. Beyin için söylenen kural çok basit."Use it or lose it". "Kullan veya kaybet" Seçim sizin.

2- Stress Reduction - Stresi Azaltma

Günlük hayatın getirdiği birçok stres var. İşyerinde, ilişkilerimizde kafamızı meşgul eden şeyler. İşte bunlardan uzaklaşmak için ihtiyacınız olan şey kitap satırlarında gizli. Kendinize minik aralar vererek birkaç sayfa kitap okumanın stresinizi azalttığı gözlemleyebilirsiniz. Mesala kötü bir iş günümü geçirdiniz, işten eve dönerken, otobüste birkaç sayfa kitap okuyun. Eve gittiğinizde kendinizi bir nebze olsun daha rahatlamış hissedeceksiniz. Bence denemeye değer.

3-Knowladge - Bilgi Birikimi 

Her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Evinizi, işinizi, arkadaşlarınızı, kaybetmeyeceğiniz tek şey bilgi birikiminizdir. Okuduğumu unutuyorum, hatırlamıyorum deriz. İşin aslı öyle değil. Beyin okuduklarınız depolar ve bir gün hiç beklemediğinizi bir anda, ben bunu biliyorum dersiniz. İşte bilgi birikiminiz arttırmak için okumak şart. 

4- Vocabulary Expansion -  Kelime Hazinesinin Artması

Okuyan ile okumayan bir olur mu hiç? Olmaz tabii. Okudukça yeni kelimeler katarsızın kelime hazinenize. Onları kullanarak kurduğunuz cümleler daha anlamlı, daha dolu dolu olur. Kendinizi daha iyi ifade edersiniz. Bilmediğiniz her kelime yerine "şey" demekten kurtulursunuz. Böylelikle anlaşılır bir konuşmacı haline gelirsiniz. İnsanlar sizi dinlemekten keyif almaya başlar. Sosyal yönünüz güçlenir. 

5- Stronger Analytical Thinking Skills - Analitik Düşünme Becerilerinin Güçlenmesi

Daha önce içinde gizem barındıran kitaplar okudunuz mu? Eğer cevabınız evetse bu maddeye zaten aşinasınızdır. Bir kitabın olay döngüsünü takip etmek, içinde var olan gizli kahramanların peşinden gitmek, düşünce yeteneğinizi geliştiriyor. Bunun bize ne faydası var demeyin. İş hayatınızda ve özel hayatınızda bazen çözülmesi gereken zor durumlar içindeyseniz bu beceriniz size yol gösterebilir.

6- Better Writing Skills - Daha İyi Yazabilme Becerisi

Üçüncü ve dördüncü maddelerin toplamı sayesinde daha iyi bir yazar olabilirsiniz. İnsanlar bir yazıyı okuduğunda (blog yazılarını örneğin) "aman istesem ben de yazarım" diyor. İşte tam da o an onu söyleyen kişilerin eline bir kağıt bir kalem verseniz, eminim birçoğu bir paragraf bile yazamaz. Aslında yazı yazmak öyle göründüğü gibi kolay değil. Yazmayı tetikleyen şeylerden biri de okumak. Yazma eylemini geliştirmek istiyorsanız okumayı bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Yemek yemek gibi, su içmek gibi.

7- Improved Focus and Concentration - Odaklanmanın Gelişmesi

Özellikle çağımız hastalıklarından birisi bu. Odaklanma zorluğu, konsantrasyon eksikliği. Bunu geliştirmenin bir yolu da kitaplardan geçiyor. Mesela işe gitmeden önce 15-20 dakika kitap okumanız işinize daha fazla odaklanmanızı sağlar. 

Makaleden aklıma kalanlar bunlar. Umarım bu yedi madde sizi de etkilemeyi başarabilir ve günlük yaşam akışınızın içine kitapları da eklersiniz. Her zaman söylediğim bir söz var. Bu yazının kapanışını onunla yapayım.
Okumak bu dünya üzerinde yapılabilecek en güzel EYLEMdir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Eylül 2019

Kitap Severler İçin Dizi Ve Film Tavsiyeleri


Bu bir öneri yazısı olacak. Kendi deneyimlerimden derlediğim mini bir liste ile buradayım. Kitaplar ile bir gönül bağınız varsa aşağıdaki listede yer alan dizi ve filmler ilginizi cezbedecek nitelikte. Ben bazılarını izlerken kendimi başrol oyuncusunuz yerine koydum. Konu kitaplar, yazarlar olunca izlerken bu hayallere dalmak kaçınılmaz oluyor. Kimini yakın zamanda izledim. Kiminin üstünden uzunca bir zaman geçti. Belirli bir sıraya göre değil. Aklıma geliş sırası ile yazıyorum.

Black Books - Mini Dizi 

Black Books  adlı diziyi 2015 yılında izledim. Böyle kesin tarih verebilmemi bloguma yazdığım yazıya borçluyum. Eğer bir kitapçı dükkanınızın olmasını hayal edenlerdenseniz bu dizi tam sizlik. Sahnelerde bol bol kitaplar var. Dizi bir kitapçı dükkanında geçiyor.

The Last Bookshop - Kısa Film

Bir çocuk, bir dükkan ve içeride müşterilerinin gelmesini bekleyen bir kitapçı. 23 dakikanız varsa izleyin. Bence çok seveceksiniz. 


Lütfen Beni Öldürme - (Stranger Than Fiction) 

Bir hikaye yazmak ile o hikayenin baş kahramanı olmak arasındaki farkı gözler önüne seren bir film. Üstüne fazlaca konuşup izleme keyfinizi kaçırmaktan yana değilim.


Okuyucu - (The Reader) 

Tamamen kitaptan uyarlama olan bu film, oldukça dramatik. Bir aşk hikayesini konu alan film aslında derinlerde bambaşka mesajlar içeriyor. Kitapların yanı sıra Nazi dönemiyle ilgiliyseniz bu film tam sizlik olabilir.

Güdü 

Kitap yazma isteği ile yanıp tutuşan bir adamın hayatını konu alan Güdü, enteresan olaylara gebe. Gerilimli bir yapısı vardı. Tek sıkıntısı sonunu daha vurucu beklerken sönük bir şekilde bitmesiydi diyebilirim. 

Gizli Pencere- (Secret Window) 

Bir yazarın hikayelerini yazabilmek adına sessiz sakin bir yer arayışını konu alan bu filmin bana güzel gelmesinin bir nedeni de Johnny Deep olabilir. Gizem sevenlerdenseniz bu filmde bolca gizem var. Benden söylemesi.



Kelebeğin Rüyası

Bu listede ne işi var demeyin. İçinde okunan şiirler, iki genç şairin hayatı, işte bu sebeplerden ötürü bu listede yer almayı hak ediyor bence. Henüz izlemediyseniz, izleyin. Ama sonunda hüzünlenip bir iki damla gözyaşı akıtırsanız aklınıza ben gelmeyeyim. 


Sahaf - (The Bookshop)

Bu filmi ben de izlemdim. Eee Yasemin listede işi ne demeyin. Bir filmin ismini ararken karşıma çıktı. İsmi ilgimi çekti. İzlenecekler listesine atmışken buraya da yazmak istedim. Eğer daha önce izlediyseniz, yorum kısmına film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Böylelikle hem ben hemde blog okuyucularım nasiplenmiş olur.



Benim aklıma gelen öneriler bunlar. Sizin de bu listeye eklemek istediğiniz, Yasemin bunu da kesin izlemelisin dediğiniz filmler varsa lütfen çekinmeyin yorum kısmına yazın gitsin. Az biraz etkileşimimiz olsun. Fena mı olur?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Eylül 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Ağustos


Ne umdum ne buldum serisi hız kesmeden devam ediyor. Bir önceki ayı sanki geçen hafta yazmışım gibi. Nasıl su gibi akıp geçiyor zaman. Yaz gelsin diye beklerken, yazın gelmesi de bitmesi de bir göz kapayış açısı kadar kısa geldi bana. Yazı seven biri olarak onu uğurlamak kolay değil. Bu yüzden Ağustos ayı bende bir miktar hüzün yaratır. Çünkü yaz ayının bitişini hatırlatır bana. Gelelim Ağustos ayında neler udum neler buldum kısmına.

Ağustos ayından sıcak bir hava umdum. Umduğumu da buldum. Başlangıçı beni derinden etkileyen hava ile yapıyorum devamlı. Çünkü hava durumunun benim ruh halim üstüne ciddi bir etkisi var. Yağmur yağarken gözlerime hemen bir hüzün çöker. Ruhum daralır. Kendimi bir mekiğin içine koyup bulutların ötesine fırlatma isteği ile dolar taşarım. Peki güneş öylemi! Işığı bana enerji yükler. Sebepsizce gülmeme neden olur.

Bu ay daha fazla egzersiz yapmayı umdum. Umduğumu da buldum. Hareket hareket daha çok hareket. Akıllı telefonların, masa başı işlerin, toplu taşıma araçlarının bizi aptallaştırdığı, hareketsizliğimizi kamçıladığı bu dönemde, insanın hareket etmesi için belirli bir bilinçte olması lazım. Kavun da değiliz, karpuz da. Bu gerçeği göz ardı eden, aslında gelecek hayatından çalıyor. Amaç uzunca bir yaşam sürmek değil. Bu dünyanın kahrını uzun süre çekmeye pek hevesli değilim. Tek amacım yaşamaya devam ettiğim müddetçe yaşamımı daha kaliteli bir hale getirmek. Bu yüzden hareket etmeyi ihmal etmiyorum.

Bu ay verimli bir okuma serüveni umdum. Umduğumu tam anlamıyla buldum. Birbirinden güzel beş kitap okudum.

1- Kağıt Ev- Carlos Maria Dominguez
Bu kitabı La case Del Papel ile ilişkilendiriyorlar. Sanırım tek ortak noktaları isimleri. Onun dışında kitabın konusunun diziyle alakası yok. Ben kitabı severek okudum. Kitap sever herkesin de aynı tadı alacağını düşünüyorum.

2-  Yüzünce Ad- Amin Maalouf
Beni şaşırtan bir yolculuk kitabı. İlk defa bu kadar beni içine çeken bir yol hikayesi okudum. Kitabın yazılış tarzını çok beğendiği söyleyebilirim. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

3- Pia Mater - Serkan Karaismailoğlu
Bu kitap için aşkın bilim hali demek doğru olur. Kitapla ilgili birkaç eleştirim var aslında. Serkan Karaismailoğlu'nun ilk iki kitabını okuyup hemen ardından bu kitabı okursanız, ilk iki kitapta yer alan bazı satırların aynen bu kitapta yer aldığını görüyorsunuz. Açıkcası bu beni biraz rahatsız etti. Bu yüzden benden size bir tavsiye. Eğer Serkan Karaismailoğlu'nu okumaya karar verdiyseniz ilk önce Pia Mater'i okuyun.

4- Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair - Ahmet İnam
Kitaplığımda  yaklaşık beş senedir okunmayı bekliyordu. Bir doğum günümde iş arkadaşım bana hediye etmişti. Keyifle okudum.

5- Size Nasıl Geliyorsa - William Shakespeare
Tiyatroyu çok severim. Buralarda tiyatroya gitmeye hasretim maalesef. Ben de bu açığı oyun kitapları okuyarak kapatıyorum. Ayrıca oyun kitapları okumak çok eğlenceli.

Bu ay daha fazla sosyal bir hayat umdum. Onu da buldum. Arkadaşlarıma daha fazla vakit ayırdım. Uzun bir süredir görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. Ay sonu yoğun bir çalışma temposuda olduğum için son hafta pek verimli geçmedi. Ay sonunu atlattığıma göre kaldığım yerden devam edebilirim.

Bu ay yeşil çayı içmeyi umdum, umduğumu bulamadım. Nedenini bilmiyorum fakat bu ay tansiyonumla ilgili bir problem yaşadım. Bu yüzden bir süre yeşil çay içmeye ara verdim. Tansiyonu düşürücü etkisinden etkilenmemem lazım. Tansiyonum zaten oldukça düşük. Onu düşürecek şeyler yiyip içtiğimde tabiri caizse ölüm sınırına yaklaşıyorum. Pek hoş bir deneyim olmuyor benim için.

Yaz sezonunun son ayını böylece uğurladım. Eylül hüzün mevsimi. Yaprakların rengarenk oluşuna ve dalları terk edişine tanıklık etme zamanı yaklaşıyor. Havalarda soğumaya başlar artık. Adı üstünde, sonbahar geldi, kapımız çaldı, içeri buyur ettik. Temennim bize güzel şeyler getirmesi. Eylül'den umulanlar ve bulunanlar yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

27 Ağustos 2019

Kahve Bahane #49


Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı misali; ben de dönüp dolaşıp, yeni bir Kahve Bahane yazısı yazmak için kendimi Bir Tutam Karınca'da buluyorum. Bu kelime bir sitem mi içeriyor, kesinlikle hayır. Bilakis içinde ziyadesiyle huzur barındırıyor.

Huzur bir şehirde sokak ismi olmaktan öteye geçmez oldu bu günlerde. Ülke gündeminden uzak kalmaya çalışıyorum fakat sosyal medyada gördüklerim insanda huzur bırakmıyor. Elden kayıp giden canlar, insan demeye bin şahit isteyen katiller, orman yangınları derken, ülkeyi neresinden tutarsan tut elinde kalıyor. Sosyal medya hareketli.

Hareketli olan bir şey de benim hayatım. Bu aralar ne çok şeye kafa yoruyorum bir bilseniz. Buralardan bir ev alma düşüncesi var aklımızda. Bu başlı başına bir düşünce konusu. Nasıl olur, nasıl yaparız. Başka bir yere taşınmaya karar verir miyiz, bir borca girmek bizi ne kadar gerecek soruları akılda dört nala koşuyor.

Polonya'ya taşındığımdan beri çalışma odası olan bir eve hasret kaldım. Bir oda şart. Blog yazılarını genelde salonda sallanan koltuğuma oturup yazıyorum. Bu biraz kabul edilebilir de yatakta kitap okumaktan muzdaribim asıl. Çünkü hemen uykum geliyor.

Bu uyku da garip bir şey. Beynin dinlenmesi için uykuya ihtiyaç var. Beyin içinde gezinen sıvı biz uyuduğumuz zaman diliminde temizleniyormuş. Ben değil Serkan Karaismailoğlu diyor. İyi güzel de ben uyuyunca hemen rüya görmeye başlıyorum ve rüyalarımın çoğu, yok yok! çoğu değil tamanı aksiyon filmlerini aratmayacak cinsten oluyor. Geçen gece yine bol aksiyon dolu bir rüya gördüm. Sabah uyandığımda dinlenmek şöyle dursun resmen pilim bitmişti. Yorulmuştum. Bu konuda kendimce geliştirdiğim bir yöntem var. Her zaman olmasa da ara ara deniyorum. Yatmadan önce melisa çayı içiyorum. O geceler daha az rüya gördüğümü keşfettim.

Rüyanda görürsün tabiri var. İşte bu içinde tam anlamıyla bir yokluk barındırıyor. İki aydır işe bisikletle gidip geliyorum. Bazen pedallarken aklıma İstanbul'da serviste daldığım düşünceler geliyor. O zaman rüyanda görürsün Yasemin dediğim şeyi yaşıyorum kısmen.

İnsan her zaman da tam anlamıyla istediği hayatı yaşayamıyor. Mesela bir işim olsun olmuşken de rahat olsun diyorum. Ama gerçekte öyle olmuyor. Ay sonları beni strese sokacak, nur topu gibi bir işim var bu aralar.

Ne çok yazasım varmış şimdi anladım. Bu kahve bahane yazısında farklı şeylerden bahsedecektim. Fakat konu konuyu açtı. Bahsedeceğim şeyler bir diğer yazıya kaldı.

Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ağustos 2019

Kahve Bahane #48


Kafan boşken yazamazsın, doluyken yazamazsın. Yok mu bu işin bir orta yolu. Kahve bahane serisine bir yenisini eklemek için yine bilgisayar karşısındayım. Evde haşlanmış mısır kokusu hakim. Ağrıyan ayaklarımı sandalyeye uzattım. Birkaç satır yazdıktan sonra mısırımı tuzlayıp yemeyi planlıyorum.

Bu aralar doyma hissimi kaybettim. Yedikçe yiyesim geliyor. Bu yüzden kendimi biraz firenlemeye karar verdim. Lakin bugün arkadaşımın benim için getirmiş olduğu koca bir paket probis sonrası frene basma işini biraz erteledim. Probis benim favorim. Polonya sınırlarında bulmak da imkansız. Bu yüzden 10'lu paket bitene kadar keyfini çıkarmalıyım.

Keyif demişken hafta sonu uzun bir aradan sonra doğa yürüyüşüne çıktım. Mental olarak iyi geldi. Yürürken sadece aman buradan kaymayayım, dur şurayı tırmanayım, bu çiçekler de ne güzelmiş bir fotoğraf çekeyim derken; hiçbir şey düşünmediğimi fark ettim. Zihnimi boşalttım.

Bu aralar kafamın içi mısır çarşısı gibi. Nedenini sonra yazacağım. Tam anlamıyla netleşsin bakalım. Düşünmem gereken, karar vermem gereken ve yapmam gereken bayağı bir iş var. Bunlar bazı geceler uykumu kaçırıyor. Enerjimi düşürüyor.

Enerjim düşük derken, ruhen olanından değil fiziken olanından bahsediyorum. Bazı günler kendimi çok yorgun hissediyorum. Bunun bir anda soğuyan ve aynı hızla ısınan havayla bir ilgisi olabilir. Çünkü etrafımdaki insanlarda aynı şeylerden şikayetçi. Laf aramızda bu aralar D vitamini içmeyi kestim. Sanırım var olan güneş yeterli gelmiyor.

Enerjimi yükseltmek için evde yaptığım spor hareketlerine yeniden başladım. Her gün üç hareket yapıyorum. En fazla  9 dakika sürüyor. Onun yanı sıra işe bisiklet gidip geliyorum. 1 saat de pedallamış oluyorum. Ama gelin görün ki koşmaya halim yok. Bu beni biraz üzüyor. Yeniden düzenli koşmaya başlamam lazım.

Yeniden başladığım şeylerden biri de resim çizmek oldu. Şöyle kendime göre bir kurs bulup gitsem tadından yenmez sanırım. Son zamanlarda şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum diye dolanıp durduğumu fark ettim. Bununla ilgili kendimi eleştirdim biraz. Dillendirdikçe yapamıyorum. Sadece lafta kalıyor. Dillendirmeden bir anda yapmak lazım sanırım. Mesela ingilizce öğretmeni olan Azeri bir arkadaşım var. Neredeyse altı aydır ingilizce pratik yapalım kendi aramızda diyorduk ve hep dediğimizle kalıyorduk. En son buluşmamızda jet hızıyla karar aldık. Ve bundan böyle birbirimize ingilizce yazmaya karar verdik. Türkçe yazan bir sonraki buluşmada hesapları öder dedik. Böyle aniden olunca oldu. Bir haftadır ingilizce yazışıyoruz.

Yazmayı severim. Bazı zamanlar enerjisi düşük yazılar üretiyorum. Sanırım bu kahve bahane yazısı da onlarda biri oldu. Ne yapalım, bu da böyle olsun değil mi?

Şimdilik bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ağustos 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler #Olmak


Bugün hava hafif kapalı. Pedallarken rüzgar yüzüme çarpıp duruyor. Bir ayağım aşağı,bir ayağım yukarı; bu ritmik hareket tekrarı sayesinde tekerim dönüyor. Sanki ben olduğum yerde dengede durmaya çalışırken dünya altımda dönüyormuş gibi hissediyorum. Gittiğim yolun her iki yanı ağaçlarla kaplı. Yapraklarını yollarına dökmeye başlayan bu ağaçlar doğada olmak ve durmak fiilini ne zamandır gerçekleştiriyor bilmiyorum. Sonra bir anda aklıma olmak fiili geliyor.
Olmak...
Sağlıklı olmak,
Hasta olmak,
Aşık olmak,
Mutlu olmak,
Üzgün olmak,
Neşeli olmak,
Kederli olmak,
Huzurlu olmak,
Hüzünlü olmak,
Genç olmak,
Yaşlı olmak...

Ne çok olmak fiiline gebe bu hayat. İnsan hep bir şeyler olma telaşında. Olmadığı zaman ne olacağından habersiz, daima olmak fiilinin peşinden sürükleniyor. Olmaya çalışırken, olamadıklarına üzülüyor. Olduğunda ise sevinmek yerine hep daha fazlasını olmak için çabalıyor. Tam bu esnada Bülent Ortaçgil kulağıma "Olmalı mı? Olmamalı mı? diye fısıldamaya başlıyor. Müziğin sesini biraz daha açıyorum ve evde olmak fiilini yerine getirmek üzere bir ayağım aşağı, bir ayağım yukarı; ritmik hareketler tekrarı ile pedellamaya devam ediyorum.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.