3 Ekim 2019

Kahve Bahane #51


Kahve hayat kurtarır. Enerjin düşükse hop iç bir kahve, sabah iş yerinde gözünü açamıyorsan hop iç bir kahve, bloga yazı yazacaksan ama başlık ne diye düşüyorsan hop yaz bir kahve bahane. İşte tam da bu yüzden hayat kurtarır diyorum. Bu blogun yaşaması için kahve bahaneye ihtiyacı var.

İhtiyaçlar hiç bitmiyor. Her zaman bir şeylere ihtiyaç duyuyor insan. Şimdilerde benim ihtiyacım olan ilgimi cezbedecek kitaplar bulmak. Bir göz atıp yok bunu daha sonra okurum dediğim kitapların sayısı gün geçtikçe artıyor. Sanırım bunda yeniden kindle geçmemim de payı büyük. Keyfimden geçmedim ki basılı kitaplarım suyunu çekti.

Suyunu çeken şeylerden biri de para. Ama para pul mevzularına hiç yer vermedim blogda bu çizgimi bozmayacağım ve üstün körü geçiştireceğim bu paragrafı.

Çizgimi bozmadığım şeylerden biri de istikrarlı bir şekilde işe bisikletle gitmek. En büyük motivasyon kaynağım bu. Yoksa işe gitmemin pek de güzel bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Her akşam yatmadan hava durumunu kontrol ediyorum. Sabah yeniden kontrol ediyorum ve %20 yağmur ihtimali varsa bile "risk budur Yasemin" diyorum ve pedallıyorum. Bugün dönüş yolunda gerçekten üşüdüğümü hissettim. Soğuk hava gerçekleri yüzüme çarptı resmen. Sanırım önümüzdeki hafta bana otobüs yolları gözüktü. Yeni işime başladığımdan beri birkaç gün işe otobüsle gittim. 17 dakika süren otobüs yolculuğuna tahammül edemiyor edişime şaşırdım. Çoğu zaman birkaç durak erken inip eve yürüdüm. Hal böyleyken kış süresince otobüs kullanma fikri keyfimi oldukça kaçırıyor. Oysa ki ben 129T'de her gün neredeyse iki saatten fazla yolculuk yapmış insan evladıyım.

Zaman, mekan ve yaşananlar insanların tahammül sınırlarını şekillendiriyor. Eskiden eyvallah dediğiniz şeyler gün geliyor everest tepesinden hallice bir hal alıyor. Bunun tam tersi olduğu durumlarda var tabii. Eskiden kafaya taktığınız şeylere aman boşver demeye başladığınızı da fark ediyorsunuz. Her şeyin eksisi ve artısı var. İşte buna denge diyorlar.

Dengeyi iyi ayarlamak lazım. Son haftalarda yemeyi biraz abartmıştım. Bu hafta dikkat etmeye başladım. Artık akşamları atıştırmalık olarak üç beş top dondurma yerine, salatalık ve havuç var. İnce ince, kalem kalem doğruyorum, dizi-film izlerken çerez gibi gidiyor.

Dizi demişken, bugün Star Trek Discovery serisini bitirdim. İşin içinde uzay ve uzaylılar olunca pek bir hoşuma gidiyor. Keyifle izledim. Yeni sezonu seneye gelecek diyorlar. Dizilerin sezon arası vermesini hiç sevmiyorum. Mesela Dark'ın birinci sezonunu izledim. İkincisi gelene kadar birincisinde neler olduğunu unuttum. Böyle olunca da ikinci sezona başlayamadım. Yarım kalanlar listesine bir şey daha eklemiş oldum.

O listeye bu yazı eklemek istemediğim için, şimdi son paragrafı yazıp yazıyı yayına hazırlama zamanı benim için. Eğer bir gece kuşu değilseniz muhtemelen yazıyı yarın okuyacaksınız.
Şimdiden keyifli bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Ekim 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Eylül


Ne umdum ne buldum demekten öte, kendim ettim kendim buldum yazısı yazmalıyım aslında. Fakat seriyi bozmamak adına başlığa ve içeriğe sadık kalacağım. Eylül ayı için klasikleşmiş "bu ay nasıl da bitti. Hiç anlamadım" kalıbını kullanabilirim. İş yerindeki yoğunluğun yanı sıra evle ilgili bir takım değişiklikler peşindeyiz. Bu yüzden de evde devamlı bir araştırma havası hakim. Hafta sonlarım da  pazar araştırması yapmakla geçiyor. Bunlar olurken bakalım Eylül ayından umulanlar ile bulunanlar nelermiş?

Eylül ayından tam bir sonbahar havası umdum. Umduğumu da buldum. Bu sene enteresan bir şekilde Krakow'da hava aniden soğumadı. Adı üstünde tam bir sonbahar yaşadık. Ara sıra bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlar, bulutların ardından bize gülümseyen güneş, sararmaya başlayan yapraklar ile adına yakışır bir şekilde geldi sonbahar.

Bisiklet sürmeye devam etmeyi umdum. Güzel havalar sayesinde umduğumu da buldum. Bazı günler havanın azizliğine uğramış olsam da genel olarak kuru havalarda pedalladım. Her gün yaklaşık 14 km yol yapmanın rahatlığı yüzünden salon sporlarını biraz aksattığımı söyleyebilirim. Bisikleti garaja çekmeden önce sürebildiğim kadar sürme derdindeyim. Bisiklet garaja girince bana yine koşu bandı yolları gözükecek. Bir de üstüne bir grup salon dersi eklesem tadından yenmez.

Okumak, okumak, daha çok okumak. Bu ay da umulanlar arasındaydı. Umduğumu pek bulduğumu söyleyemem. Bazı dönemler parçalı okumalar yapıyorum. Bu da bütünü bozuyor. Ne demek bu şimdi? Bu ay 4 kitap okudum. Onun yanı sıra da farklı kitaplardan bölümler okudum.
Okuduğum kitaplar şöyle;

1- İncognito - Beynin Gizli Hayatı David Eagleman

Ders kitabından hallice bir kitaptı. Bu yüzden roman gibi aktığını söyleyemeyeceğim. Fakat beyin hakkında oldukça güzel bilgiler içerdiğini söyleyebilirim. O küçücük organın nasıl harika bir düzende çalıştığına yakından bakmak isterseniz bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

2- Serenad - Zülfü Livaneli

Serenad, ahh ahh ben bu kitabı beş sene önce okumuşum. Peki kitaba dair hiçbir şey hatırlamıyor oluşuma ne demeli. Bir arkadaş tavsiyesi üzerine yeniden okudum. İyi ki de okumuşum. Su gibi aktı kitap.

3- Pazartesi Cumartesiden Başlar - Strugatski Kardeşler

Strugatski kardeşlerin kalemini çok severim. Bu kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kitabın ismi çok ilgi çekiciydi oysa. Bu sefer olmamış sevgili Strugatski kardeşler. Bir bilim kurgu yazmaya çalışırken bir masal dünyası yaratmışsınız ve hikayeyi karakter çokluğunda boğmuşsunuz demek lazım. Buraya küçük bir not düşelim; Strugatski kardeşler okumaya niyetliyseniz bu kitabı göz ardı edin.

4-  A Pocket Full of Rye- Agatha Christie

Canım Agatha, sayesinde ingilizce kitap okumak oldukça keyifli. Bu güne kadar Agatha'nın türkçe çevirisini okumadım. İngilizce okumalarda ilk ve neredeyse tek tercihim Agatha. Çünkü konuyu merak ettiğim için sıkılmadan okuyorum.

Bu dört kitabın yanı sıra Ken Xiao tarafından hazırlanmış "English Speak Like a Native in 5 Lessons for Busy People" adlı kitabın ilk bölümlerini okudum. İngilizce ile ilgiliyseniz ilk 50 sayfasını okumanızı tavsiye ederim.

Arkadaşlarımla daha fazla zaman geçirmeyi umdum. Umduğumu da buldum. İş stresinden uzaklaşıp, farklı şeyler konuşmak bana iyi geliyor. Bu ay bir dil değişim toplantısına da katıldım. Aslına düzenli gitmek lazım böyle toplantılara. Pazartesi akşamları oluşu beni biraz zorluyor fakat gitmeye devam etmek istiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek.

Bir Tutam Karınca ile daha çok ilgilenmeyi umdum. Umduğumu bulamadım. Tam bu satırları yazarken diğer sekmede kaç blog yazısı yazdığıma baktım.  Beş yazı yazmışım bu ay. Aslında toplamda beş blog yazısı kötü değil. Demek ki benim daha fazla yazasım varmış ve o isteğimi giderememişim. Darısı Ekim ayının başına diyelim şimdilik.

Fazlaca uzun olmayan bir ne umdum ne buldum yazısının daha sonuna geldim. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese (yani hayatıma dokunup bu satırları yazmamı sağlayan her şeye) teşekkürler.
Bir sonraki ay yeni bir ne umdum ne buldum yazısında görüşmek üzere...
Şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Eylül 2019

Karınca Kafe #Bir Tatlı Huzur


Eylül ortası. Soğuklar iyice kendini hissettirmeye başladı artık. Çay demlenirken, dışarıda olan masaları içeriye taşıdım bu sabah. Camın kenarında yer alan diğer masaların yanına koydum. İlk baharın tatlı esintisi başlayınca kadar misafirlerimi burada ağırlayacağım. Bu sabah fonda Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik diyor sanatçı. Bir yandan şarkıyı mırıldanırken bir yandan da kış aylarında tarçınlı kurabiye ile güzel bir ikili olacak salebi menüye ekliyorum.

Karınca kafede standart menü kartlarından yok. Günün atıştırmalığını ve içeceklerini yazdığım bir kara tahta var duvarda. Arada renkli tebeşirlerle bir şeyler çiziyorum siyah tahtaya. Özellikle pembe renk tebeşiri elime alınca; omuzumlarımda iki yandan sarkmış örgüler ve yakamda beyaz bir yakalık beliriyor. Arkamı dönsem sınıf öğretmenimle ve arkadaşlarımla göz göze geleceğim gibi hissediyorum. Çizimimi bitirince sessizce arkamı dönüyorum. Tam o sırada camdan birinin bana el salladığını görüyorum. Mahallemizin tontoş teyzesi. 70 yaşında olmasına rağmen dudağından kırmızı rujunu, yüzünden gülümsemesini eksik etmez. Elimden tebeşir tozunu siliyorum ve içeri gelmesi için el sallıyorum. Kapı açılınca iki küçük zil sesi fonda çalan şarkıya eşlik ediyor. Bu ne güzel melodiler diyor içeri girer girmez. Kafenin en güzel köşesinde yer alan masaya oturuyor. Fırından yeni çıkan elmalı kurabiyelerimi bir tabağa koyuyorum,  ince belli bardakta tavşan kanı olan çaylarımızı masaya getiriyorum. O ise camdan dışarı bakarken dalmış gitmiş. Ne düşünüyorsun diyorum. Başlıyor anlatmaya...

Gençliğinden, eski İstanbul'dan, aşklarından, onu üzenlerden, mutlu edenlerden bahsediyor uzun uzun. Biz gençken diyor... Bir yandan da çayını yudumluyor. O anlattıkça benim gözlerim dalıyor uzaklara. İnsan zaman içinde devamlı ileri yol alırken, biriktirdiği anılar sayesinde geçmişe gidiyor. Ben de tontoş teyze sayesinde bir zaman yolculuğuna çıkıyorum bu sabah. Çaylarımız bitiyor. Yenisini doldurmak için kalktığımda, artık gitmeliyim diyor. Tabakta kalan son elmalı kurabiyeyi eline alıyor. Hep böyle güzel şarkılar çal emi diyor... Ve gidiyor. Kapı açılınca, iki küçük zil sesi, Müzeyyen Senar'ın seslendirdiği Dalgalandım da Duruldum şarkısına eşlik ediyor.

Devam edecek...

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Eylül 2019

Kahve Bahane #50


Erken kalkar yol alır. Soğuk ve güneşli bir pazar günü. Henüz kahvaltı yapmadım. Güne bir bardak kahve ve yanında iki üç ceviz ve bir adet hurma ile başladım. Bir pazar kahvaltısı yapacağım fakat daha geç bir vakitte. Bu satırları yazmadan önce bir saat kitap okudum. Güzellikleri uykuya tercih edenlerdenim. Tabii buradan uykuyu sevmem gibi bir anlam çıkmasın. Uykusu seviyorum sevmesine de öğlene kadar uyuyup günü hiç etmeyi sevmiyorum. İşe gitmediğim zaman diliminde bile erken kalkma taraftarıyım ben. Sonrasında gün içinde yapılan şekerlemeler bana sabah uykusundan daha cazip ve tatlı geliyor.

Sonbahar mesela, tıpkı uyku gibi onudan da sevdiğim ve sevmediğim tarafları var. Kışın habercisi olduğu için sevmiyorum. Sokağa çıktığımda tüylerimi ürperten serinliği sevmiyorum. Bunu yanı sıra yaprakların rengarenk olmasını, ağaçların altında oluşan yaprak tepeciklerini çok seviyorum. Sanırım sonbaharın en çok yakıştığı şehirlerden birinde yaşamamın da bunda etkisi büyük. Bu sene de bol bol sararmış yaprak fotoğrafları çekmeyi denerim.

Yeni şeyler keşfetmenin yolu denemekten geçiyor. Denemeden neyi sevip neyi sevmediğini bilmez insan. En son bu yazının kapak fotoğrafını oluşturan israil kahvesini denedim. İçinde bol baharat olmasına rağmen içimi oldukça yumuşak bir kahveydi. Bazı şeyleri denememe rağmen başarılı olamıyorum o ayrı bir konu. Başarısızlıklarım da bana denemiş olmanının hazzını yaşatıyor.


Hayat, kendi içinde bir dengeye sahip değil mi? Her şeyi başarsak, tüm deneyimlerimden yüzde yüz sonuç alsak, yaşam dengemizi bozmuş oluruz gibi geliyor bana. Bazı başarısızlıklar, insanı farklı şeylere motive ediyor. Denemelerin getirdiği negatif sonuçlarda çoğu zaman bardağın dolu tarafını görmeye çalışıyorum. Kışa girerken dolu tarafını görmek biraz zorlaşıyor. Güneş yoksa, hava çok soğuksa o bardak bana hep boş gözüküyor.

Bak yine aynı şey oldu. Aklımda farklı konular vardı. Yazının seyri bambaşka konulara sürükledi beni. Ne olacak böyle?


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Eylül 2019

Bisiklet Anatomisi


Az çok okulda anatomi görmüş birine bana kabaca bisiklet anatomisini tamınla derseniz; aklına bir bisiklet getirip, en kaba tabirle İki yuvarlak, iki üçgenden oluşur demesi muhtemel. Anatomi dediğimiz şey beden/gövde yapısı sonuçta.

Yasemin hayırdır bisiklet uzmanını çıktık başımıza demeyin hemen. Bu aralar bisikletler ile oldukça haşır neşirim. İnsanın fikri neyse zikri de o oluyor sanırım. Uzun zamandır bisikletleri araştırıyordum. Benim, büyüyünce BMW olma heveslisi bir bisikletim var. Onu zaten tanıyorsunuz. Blogumda ve diğer sosyal medya hesaplarımda oldukça pozu var. Pek bir havalıdır kendisi. İşte bu güzelliğe iki hafta önce bir yenisini ekledim.


Ailemin yeni üyesi bir yol bisikleti. Kendisine henüz bir ad vermedim. Diğerine kızım, benim kız diyordum. Yenisinin şimdilik bir adı yok. Kızılderililer gibi adını hak etmesini bekliyorum. Bu aralar işe yol bisikletimle gidiyorum. Havalar tam olarak soğumadan keyfini çıkarmak istiyorum.


Hem hibrit (dağ bisikletini gibi tekerlekleri var, oturuş pozisyonu olarak şehir bisikleti gibi) hem de yol bisikleti kullanma şansına erişmiş biri olarak her ikisinin de kendine has artıları ve eksileri olduğunu söyleyebilirim. Hibrit, aslında dağ bisikleti de diyebilirim; yol tutuşu çok iyi. Dağ, bayır, çayır, yağmur, çamur her koşulda kullanılır. Oturuş bakımından sizi yormaz. Kaldırımlar, bozuk yollar onunla kolayca aşılır. Bunlar benim kızımın da sahip olduğu artı özellikler. Tek eksi özelliği biraz ağır olması diyebilirim. Tabii ki hafif olan modeller var olmasına var da onlar bir araba parası.

Yol bisikleti, adı üstünde yolda akıp gidiyor. Manevra kabiliyeti daha yüksek. Hızlandıkça sağa sola daha rahat yatmasından bahsediyorum. Oldukça hafif olduğu için zorlanmadan bisikleti kaldırabiliyorum. Bunlar atıları. Eksileri ise ince tekerleklerinden dolayı en ufacık bir çakıl taşına bile dikkat etmek gerekiyor. Paldır küldür çukurlara girmemek lazım. Yoksa kaza geliyorum demez gelir. Ayrıca yüksek kaldırımlara çıkmakta zorlanıyor. Bozuk bir yolda darbeyi emen bir süspansiyonu yok. Tüm titreşimi her yerinizde hissediyorsunuz. Bu da pek bir sevimsiz oluyor.


Yeni bisikletimim de her gün fotoğrafını çekiyorum. Fakat bu sefer ilk paylaşımını sosyal medyada yapmak yerine blogumda yazmak istedim. Çünkü sosyal medyada fotoğrafların da bir kıymeti yok. Anlık gören görüyor. Sonra çöp oluyor. Ama burası öyle mi? Belki aylar sonra bir ziyaretçi gelecek bu yazıyı okuyacak ve benim çektiğim fotoğrafları görecek. İşte blog yazmanın güzelliği burada saklı.

O zaman ne diyoruz; Pedallamaya ve güzel kareler çekmeye devam.
Sizden de bir Maşallah alırım.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Eylül 2019

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız?



Bugün 8 Eylül. Dünya kitap okuma günü. Bugüne özel bir şeyler yazmak istedim. Geçen hafta okuduğum ingilizce bir makaleden edindiğin bilgileri dilim döndüğünce size aktaracağım. Bu soru birçok kişinin kafasını karıştırıyor. Neden her gün kitap okumalıyız? Bir kesim okumanın yararlı olduğunu savunurken, okuma eylemini saçma bulanların sayısı maalesef çok fazla. Örneğin; okumak deyince aklına hemen aşk romanları getirip, okumam ben öyle şeyler diyenler var. Sana onları oku diyen yok ki güzel kardeşim. Okumanın bir numaralı kuralı önce neyi sevdiğini keşfetmek. Bunu bulduktan sonra eminim okumaktan herkes kadar sen de zevk alacaksın.

Neden Her Gün Kitap Okumalıyız? 

1- Mental stimulation - Mental stimülasyon

Stimülasyon için basitce uyarma tanımını yapmak doğru olacaktır. Beyni bir kas gibi düşünün. Kaslarınızı güçlendirmek için düzenli egzersize ihtiyacınız var değil mi? İşte beyninize de okuyarak egzersiz yaptırmış oluyorsunuz. Böylelikle alzheimer, erken bunama riskini düşürmüş oluyorsunuz. Beyin için söylenen kural çok basit."Use it or lose it". "Kullan veya kaybet" Seçim sizin.

2- Stress Reduction - Stresi Azaltma

Günlük hayatın getirdiği birçok stres var. İşyerinde, ilişkilerimizde kafamızı meşgul eden şeyler. İşte bunlardan uzaklaşmak için ihtiyacınız olan şey kitap satırlarında gizli. Kendinize minik aralar vererek birkaç sayfa kitap okumanın stresinizi azalttığı gözlemleyebilirsiniz. Mesala kötü bir iş günümü geçirdiniz, işten eve dönerken, otobüste birkaç sayfa kitap okuyun. Eve gittiğinizde kendinizi bir nebze olsun daha rahatlamış hissedeceksiniz. Bence denemeye değer.

3-Knowladge - Bilgi Birikimi 

Her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Evinizi, işinizi, arkadaşlarınızı, kaybetmeyeceğiniz tek şey bilgi birikiminizdir. Okuduğumu unutuyorum, hatırlamıyorum deriz. İşin aslı öyle değil. Beyin okuduklarınız depolar ve bir gün hiç beklemediğinizi bir anda, ben bunu biliyorum dersiniz. İşte bilgi birikiminiz arttırmak için okumak şart. 

4- Vocabulary Expansion -  Kelime Hazinesinin Artması

Okuyan ile okumayan bir olur mu hiç? Olmaz tabii. Okudukça yeni kelimeler katarsızın kelime hazinenize. Onları kullanarak kurduğunuz cümleler daha anlamlı, daha dolu dolu olur. Kendinizi daha iyi ifade edersiniz. Bilmediğiniz her kelime yerine "şey" demekten kurtulursunuz. Böylelikle anlaşılır bir konuşmacı haline gelirsiniz. İnsanlar sizi dinlemekten keyif almaya başlar. Sosyal yönünüz güçlenir. 

5- Stronger Analytical Thinking Skills - Analitik Düşünme Becerilerinin Güçlenmesi

Daha önce içinde gizem barındıran kitaplar okudunuz mu? Eğer cevabınız evetse bu maddeye zaten aşinasınızdır. Bir kitabın olay döngüsünü takip etmek, içinde var olan gizli kahramanların peşinden gitmek, düşünce yeteneğinizi geliştiriyor. Bunun bize ne faydası var demeyin. İş hayatınızda ve özel hayatınızda bazen çözülmesi gereken zor durumlar içindeyseniz bu beceriniz size yol gösterebilir.

6- Better Writing Skills - Daha İyi Yazabilme Becerisi

Üçüncü ve dördüncü maddelerin toplamı sayesinde daha iyi bir yazar olabilirsiniz. İnsanlar bir yazıyı okuduğunda (blog yazılarını örneğin) "aman istesem ben de yazarım" diyor. İşte tam da o an onu söyleyen kişilerin eline bir kağıt bir kalem verseniz, eminim birçoğu bir paragraf bile yazamaz. Aslında yazı yazmak öyle göründüğü gibi kolay değil. Yazmayı tetikleyen şeylerden biri de okumak. Yazma eylemini geliştirmek istiyorsanız okumayı bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Yemek yemek gibi, su içmek gibi.

7- Improved Focus and Concentration - Odaklanmanın Gelişmesi

Özellikle çağımız hastalıklarından birisi bu. Odaklanma zorluğu, konsantrasyon eksikliği. Bunu geliştirmenin bir yolu da kitaplardan geçiyor. Mesela işe gitmeden önce 15-20 dakika kitap okumanız işinize daha fazla odaklanmanızı sağlar. 

Makaleden aklıma kalanlar bunlar. Umarım bu yedi madde sizi de etkilemeyi başarabilir ve günlük yaşam akışınızın içine kitapları da eklersiniz. Her zaman söylediğim bir söz var. Bu yazının kapanışını onunla yapayım.
Okumak bu dünya üzerinde yapılabilecek en güzel EYLEMdir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Eylül 2019

Kitap Severler İçin Dizi Ve Film Tavsiyeleri


Bu bir öneri yazısı olacak. Kendi deneyimlerimden derlediğim mini bir liste ile buradayım. Kitaplar ile bir gönül bağınız varsa aşağıdaki listede yer alan dizi ve filmler ilginizi cezbedecek nitelikte. Ben bazılarını izlerken kendimi başrol oyuncusunuz yerine koydum. Konu kitaplar, yazarlar olunca izlerken bu hayallere dalmak kaçınılmaz oluyor. Kimini yakın zamanda izledim. Kiminin üstünden uzunca bir zaman geçti. Belirli bir sıraya göre değil. Aklıma geliş sırası ile yazıyorum.

Black Books - Mini Dizi 

Black Books  adlı diziyi 2015 yılında izledim. Böyle kesin tarih verebilmemi bloguma yazdığım yazıya borçluyum. Eğer bir kitapçı dükkanınızın olmasını hayal edenlerdenseniz bu dizi tam sizlik. Sahnelerde bol bol kitaplar var. Dizi bir kitapçı dükkanında geçiyor.

The Last Bookshop - Kısa Film

Bir çocuk, bir dükkan ve içeride müşterilerinin gelmesini bekleyen bir kitapçı. 23 dakikanız varsa izleyin. Bence çok seveceksiniz. 


Lütfen Beni Öldürme - (Stranger Than Fiction) 

Bir hikaye yazmak ile o hikayenin baş kahramanı olmak arasındaki farkı gözler önüne seren bir film. Üstüne fazlaca konuşup izleme keyfinizi kaçırmaktan yana değilim.


Okuyucu - (The Reader) 

Tamamen kitaptan uyarlama olan bu film, oldukça dramatik. Bir aşk hikayesini konu alan film aslında derinlerde bambaşka mesajlar içeriyor. Kitapların yanı sıra Nazi dönemiyle ilgiliyseniz bu film tam sizlik olabilir.

Güdü 

Kitap yazma isteği ile yanıp tutuşan bir adamın hayatını konu alan Güdü, enteresan olaylara gebe. Gerilimli bir yapısı vardı. Tek sıkıntısı sonunu daha vurucu beklerken sönük bir şekilde bitmesiydi diyebilirim. 

Gizli Pencere- (Secret Window) 

Bir yazarın hikayelerini yazabilmek adına sessiz sakin bir yer arayışını konu alan bu filmin bana güzel gelmesinin bir nedeni de Johnny Deep olabilir. Gizem sevenlerdenseniz bu filmde bolca gizem var. Benden söylemesi.



Kelebeğin Rüyası

Bu listede ne işi var demeyin. İçinde okunan şiirler, iki genç şairin hayatı, işte bu sebeplerden ötürü bu listede yer almayı hak ediyor bence. Henüz izlemediyseniz, izleyin. Ama sonunda hüzünlenip bir iki damla gözyaşı akıtırsanız aklınıza ben gelmeyeyim. 


Sahaf - (The Bookshop)

Bu filmi ben de izlemdim. Eee Yasemin listede işi ne demeyin. Bir filmin ismini ararken karşıma çıktı. İsmi ilgimi çekti. İzlenecekler listesine atmışken buraya da yazmak istedim. Eğer daha önce izlediyseniz, yorum kısmına film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Böylelikle hem ben hemde blog okuyucularım nasiplenmiş olur.



Benim aklıma gelen öneriler bunlar. Sizin de bu listeye eklemek istediğiniz, Yasemin bunu da kesin izlemelisin dediğiniz filmler varsa lütfen çekinmeyin yorum kısmına yazın gitsin. Az biraz etkileşimimiz olsun. Fena mı olur?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Eylül 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Ağustos


Ne umdum ne buldum serisi hız kesmeden devam ediyor. Bir önceki ayı sanki geçen hafta yazmışım gibi. Nasıl su gibi akıp geçiyor zaman. Yaz gelsin diye beklerken, yazın gelmesi de bitmesi de bir göz kapayış açısı kadar kısa geldi bana. Yazı seven biri olarak onu uğurlamak kolay değil. Bu yüzden Ağustos ayı bende bir miktar hüzün yaratır. Çünkü yaz ayının bitişini hatırlatır bana. Gelelim Ağustos ayında neler udum neler buldum kısmına.

Ağustos ayından sıcak bir hava umdum. Umduğumu da buldum. Başlangıçı beni derinden etkileyen hava ile yapıyorum devamlı. Çünkü hava durumunun benim ruh halim üstüne ciddi bir etkisi var. Yağmur yağarken gözlerime hemen bir hüzün çöker. Ruhum daralır. Kendimi bir mekiğin içine koyup bulutların ötesine fırlatma isteği ile dolar taşarım. Peki güneş öylemi! Işığı bana enerji yükler. Sebepsizce gülmeme neden olur.

Bu ay daha fazla egzersiz yapmayı umdum. Umduğumu da buldum. Hareket hareket daha çok hareket. Akıllı telefonların, masa başı işlerin, toplu taşıma araçlarının bizi aptallaştırdığı, hareketsizliğimizi kamçıladığı bu dönemde, insanın hareket etmesi için belirli bir bilinçte olması lazım. Kavun da değiliz, karpuz da. Bu gerçeği göz ardı eden, aslında gelecek hayatından çalıyor. Amaç uzunca bir yaşam sürmek değil. Bu dünyanın kahrını uzun süre çekmeye pek hevesli değilim. Tek amacım yaşamaya devam ettiğim müddetçe yaşamımı daha kaliteli bir hale getirmek. Bu yüzden hareket etmeyi ihmal etmiyorum.

Bu ay verimli bir okuma serüveni umdum. Umduğumu tam anlamıyla buldum. Birbirinden güzel beş kitap okudum.

1- Kağıt Ev- Carlos Maria Dominguez
Bu kitabı La case Del Papel ile ilişkilendiriyorlar. Sanırım tek ortak noktaları isimleri. Onun dışında kitabın konusunun diziyle alakası yok. Ben kitabı severek okudum. Kitap sever herkesin de aynı tadı alacağını düşünüyorum.

2-  Yüzünce Ad- Amin Maalouf
Beni şaşırtan bir yolculuk kitabı. İlk defa bu kadar beni içine çeken bir yol hikayesi okudum. Kitabın yazılış tarzını çok beğendiği söyleyebilirim. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

3- Pia Mater - Serkan Karaismailoğlu
Bu kitap için aşkın bilim hali demek doğru olur. Kitapla ilgili birkaç eleştirim var aslında. Serkan Karaismailoğlu'nun ilk iki kitabını okuyup hemen ardından bu kitabı okursanız, ilk iki kitapta yer alan bazı satırların aynen bu kitapta yer aldığını görüyorsunuz. Açıkcası bu beni biraz rahatsız etti. Bu yüzden benden size bir tavsiye. Eğer Serkan Karaismailoğlu'nu okumaya karar verdiyseniz ilk önce Pia Mater'i okuyun.

4- Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair - Ahmet İnam
Kitaplığımda  yaklaşık beş senedir okunmayı bekliyordu. Bir doğum günümde iş arkadaşım bana hediye etmişti. Keyifle okudum.

5- Size Nasıl Geliyorsa - William Shakespeare
Tiyatroyu çok severim. Buralarda tiyatroya gitmeye hasretim maalesef. Ben de bu açığı oyun kitapları okuyarak kapatıyorum. Ayrıca oyun kitapları okumak çok eğlenceli.

Bu ay daha fazla sosyal bir hayat umdum. Onu da buldum. Arkadaşlarıma daha fazla vakit ayırdım. Uzun bir süredir görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. Ay sonu yoğun bir çalışma temposuda olduğum için son hafta pek verimli geçmedi. Ay sonunu atlattığıma göre kaldığım yerden devam edebilirim.

Bu ay yeşil çayı içmeyi umdum, umduğumu bulamadım. Nedenini bilmiyorum fakat bu ay tansiyonumla ilgili bir problem yaşadım. Bu yüzden bir süre yeşil çay içmeye ara verdim. Tansiyonu düşürücü etkisinden etkilenmemem lazım. Tansiyonum zaten oldukça düşük. Onu düşürecek şeyler yiyip içtiğimde tabiri caizse ölüm sınırına yaklaşıyorum. Pek hoş bir deneyim olmuyor benim için.

Yaz sezonunun son ayını böylece uğurladım. Eylül hüzün mevsimi. Yaprakların rengarenk oluşuna ve dalları terk edişine tanıklık etme zamanı yaklaşıyor. Havalarda soğumaya başlar artık. Adı üstünde, sonbahar geldi, kapımız çaldı, içeri buyur ettik. Temennim bize güzel şeyler getirmesi. Eylül'den umulanlar ve bulunanlar yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

27 Ağustos 2019

Kahve Bahane #49


Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı misali; ben de dönüp dolaşıp, yeni bir Kahve Bahane yazısı yazmak için kendimi Bir Tutam Karınca'da buluyorum. Bu kelime bir sitem mi içeriyor, kesinlikle hayır. Bilakis içinde ziyadesiyle huzur barındırıyor.

Huzur bir şehirde sokak ismi olmaktan öteye geçmez oldu bu günlerde. Ülke gündeminden uzak kalmaya çalışıyorum fakat sosyal medyada gördüklerim insanda huzur bırakmıyor. Elden kayıp giden canlar, insan demeye bin şahit isteyen katiller, orman yangınları derken, ülkeyi neresinden tutarsan tut elinde kalıyor. Sosyal medya hareketli.

Hareketli olan bir şey de benim hayatım. Bu aralar ne çok şeye kafa yoruyorum bir bilseniz. Buralardan bir ev alma düşüncesi var aklımızda. Bu başlı başına bir düşünce konusu. Nasıl olur, nasıl yaparız. Başka bir yere taşınmaya karar verir miyiz, bir borca girmek bizi ne kadar gerecek soruları akılda dört nala koşuyor.

Polonya'ya taşındığımdan beri çalışma odası olan bir eve hasret kaldım. Bir oda şart. Blog yazılarını genelde salonda sallanan koltuğuma oturup yazıyorum. Bu biraz kabul edilebilir de yatakta kitap okumaktan muzdaribim asıl. Çünkü hemen uykum geliyor.

Bu uyku da garip bir şey. Beynin dinlenmesi için uykuya ihtiyaç var. Beyin içinde gezinen sıvı biz uyuduğumuz zaman diliminde temizleniyormuş. Ben değil Serkan Karaismailoğlu diyor. İyi güzel de ben uyuyunca hemen rüya görmeye başlıyorum ve rüyalarımın çoğu, yok yok! çoğu değil tamanı aksiyon filmlerini aratmayacak cinsten oluyor. Geçen gece yine bol aksiyon dolu bir rüya gördüm. Sabah uyandığımda dinlenmek şöyle dursun resmen pilim bitmişti. Yorulmuştum. Bu konuda kendimce geliştirdiğim bir yöntem var. Her zaman olmasa da ara ara deniyorum. Yatmadan önce melisa çayı içiyorum. O geceler daha az rüya gördüğümü keşfettim.

Rüyanda görürsün tabiri var. İşte bu içinde tam anlamıyla bir yokluk barındırıyor. İki aydır işe bisikletle gidip geliyorum. Bazen pedallarken aklıma İstanbul'da serviste daldığım düşünceler geliyor. O zaman rüyanda görürsün Yasemin dediğim şeyi yaşıyorum kısmen.

İnsan her zaman da tam anlamıyla istediği hayatı yaşayamıyor. Mesela bir işim olsun olmuşken de rahat olsun diyorum. Ama gerçekte öyle olmuyor. Ay sonları beni strese sokacak, nur topu gibi bir işim var bu aralar.

Ne çok yazasım varmış şimdi anladım. Bu kahve bahane yazısında farklı şeylerden bahsedecektim. Fakat konu konuyu açtı. Bahsedeceğim şeyler bir diğer yazıya kaldı.

Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ağustos 2019

Kahve Bahane #48


Kafan boşken yazamazsın, doluyken yazamazsın. Yok mu bu işin bir orta yolu. Kahve bahane serisine bir yenisini eklemek için yine bilgisayar karşısındayım. Evde haşlanmış mısır kokusu hakim. Ağrıyan ayaklarımı sandalyeye uzattım. Birkaç satır yazdıktan sonra mısırımı tuzlayıp yemeyi planlıyorum.

Bu aralar doyma hissimi kaybettim. Yedikçe yiyesim geliyor. Bu yüzden kendimi biraz firenlemeye karar verdim. Lakin bugün arkadaşımın benim için getirmiş olduğu koca bir paket probis sonrası frene basma işini biraz erteledim. Probis benim favorim. Polonya sınırlarında bulmak da imkansız. Bu yüzden 10'lu paket bitene kadar keyfini çıkarmalıyım.

Keyif demişken hafta sonu uzun bir aradan sonra doğa yürüyüşüne çıktım. Mental olarak iyi geldi. Yürürken sadece aman buradan kaymayayım, dur şurayı tırmanayım, bu çiçekler de ne güzelmiş bir fotoğraf çekeyim derken; hiçbir şey düşünmediğimi fark ettim. Zihnimi boşalttım.

Bu aralar kafamın içi mısır çarşısı gibi. Nedenini sonra yazacağım. Tam anlamıyla netleşsin bakalım. Düşünmem gereken, karar vermem gereken ve yapmam gereken bayağı bir iş var. Bunlar bazı geceler uykumu kaçırıyor. Enerjimi düşürüyor.

Enerjim düşük derken, ruhen olanından değil fiziken olanından bahsediyorum. Bazı günler kendimi çok yorgun hissediyorum. Bunun bir anda soğuyan ve aynı hızla ısınan havayla bir ilgisi olabilir. Çünkü etrafımdaki insanlarda aynı şeylerden şikayetçi. Laf aramızda bu aralar D vitamini içmeyi kestim. Sanırım var olan güneş yeterli gelmiyor.

Enerjimi yükseltmek için evde yaptığım spor hareketlerine yeniden başladım. Her gün üç hareket yapıyorum. En fazla  9 dakika sürüyor. Onun yanı sıra işe bisiklet gidip geliyorum. 1 saat de pedallamış oluyorum. Ama gelin görün ki koşmaya halim yok. Bu beni biraz üzüyor. Yeniden düzenli koşmaya başlamam lazım.

Yeniden başladığım şeylerden biri de resim çizmek oldu. Şöyle kendime göre bir kurs bulup gitsem tadından yenmez sanırım. Son zamanlarda şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum diye dolanıp durduğumu fark ettim. Bununla ilgili kendimi eleştirdim biraz. Dillendirdikçe yapamıyorum. Sadece lafta kalıyor. Dillendirmeden bir anda yapmak lazım sanırım. Mesela ingilizce öğretmeni olan Azeri bir arkadaşım var. Neredeyse altı aydır ingilizce pratik yapalım kendi aramızda diyorduk ve hep dediğimizle kalıyorduk. En son buluşmamızda jet hızıyla karar aldık. Ve bundan böyle birbirimize ingilizce yazmaya karar verdik. Türkçe yazan bir sonraki buluşmada hesapları öder dedik. Böyle aniden olunca oldu. Bir haftadır ingilizce yazışıyoruz.

Yazmayı severim. Bazı zamanlar enerjisi düşük yazılar üretiyorum. Sanırım bu kahve bahane yazısı da onlarda biri oldu. Ne yapalım, bu da böyle olsun değil mi?

Şimdilik bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ağustos 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler #Olmak


Bugün hava hafif kapalı. Pedallarken rüzgar yüzüme çarpıp duruyor. Bir ayağım aşağı,bir ayağım yukarı; bu ritmik hareket tekrarı sayesinde tekerim dönüyor. Sanki ben olduğum yerde dengede durmaya çalışırken dünya altımda dönüyormuş gibi hissediyorum. Gittiğim yolun her iki yanı ağaçlarla kaplı. Yapraklarını yollarına dökmeye başlayan bu ağaçlar doğada olmak ve durmak fiilini ne zamandır gerçekleştiriyor bilmiyorum. Sonra bir anda aklıma olmak fiili geliyor.
Olmak...
Sağlıklı olmak,
Hasta olmak,
Aşık olmak,
Mutlu olmak,
Üzgün olmak,
Neşeli olmak,
Kederli olmak,
Huzurlu olmak,
Hüzünlü olmak,
Genç olmak,
Yaşlı olmak...

Ne çok olmak fiiline gebe bu hayat. İnsan hep bir şeyler olma telaşında. Olmadığı zaman ne olacağından habersiz, daima olmak fiilinin peşinden sürükleniyor. Olmaya çalışırken, olamadıklarına üzülüyor. Olduğunda ise sevinmek yerine hep daha fazlasını olmak için çabalıyor. Tam bu esnada Bülent Ortaçgil kulağıma "Olmalı mı? Olmamalı mı? diye fısıldamaya başlıyor. Müziğin sesini biraz daha açıyorum ve evde olmak fiilini yerine getirmek üzere bir ayağım aşağı, bir ayağım yukarı; ritmik hareketler tekrarı ile pedellamaya devam ediyorum.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Ağustos 2019

Kahve Bahane #47


Bir anda yazmaya karar verdiğim bir kahve bahane yazısı ile karşınızdayım. Çok değil iki  saat önce harıl harıl temizlik yaparken, aklımda bilgisayar başına geçip yazı yazma fikrinden eser yoktu. Bu yazı spontane gelişiyor. Bu yüzden beklentilerinizi yüksek tutmamanızı öneririm.

Öncelikle gelen Ağustos ayına merhaba diyelim. Benim için biraz koşuşturma barındırıyor bünyesinde. Olsun barındırsın bakalım. Zaten hayat hep bir koşuşturmadan ibaret değil mi?

Kendi kendime soru sorup, cevaplama huyum blogum dışında da beni ele geçirmiş durumda. Az önce kendime bir soru sorup aynadan geçerken kendime cevap verdim. Sonra da aferin Yasemin kendi kendinle konuş, pek akıllıca bir hareket dedim. Bu hikayede yer alan olumlu çıkarım ise kendimi eleştirme yetisine sahip olmam. Kendimi çoğu zaman acımasızca eleştiririm. Kendime gaz veririm. Ne kadarı işe yarıyor bilmiyorum ama kendimle seviyeli bir ilişkim var.

Polonya'da insan ilişkilerinde tuhaf bir noktadayım. Ne iyi ne kötü. Benim çekingenliğim, onların aşırı bireysel olması arkadaşlığımızın ilerlemesine engel. Şu an her şey stabil diyebilirim. Bazen bu duruma içten içe üzülüyorum. İş yerinde sabah kahvemi almak için mutfağa gittiğimde kahvaltı sofrasında kızları muhabbet ederken görüyorum. Makine, kahve fincanımı doldururken çok eskilere gidiyorum bir anlık. Kısa molalarda iş yerinde yaptığım saçma sapan muhabbetleri özlerken buluyorum kendimi. Sonra makine hop kahven doldu diyor. Daldığım yerden çıkıyorum aniden.

Bu ay tatilciler denizlere dalarken ben de kitap sayfalarına dalmaya kararlıyım. Günlük bir saatlik okuma saatimi yukarılara taşıyabilsem hiç fena olmayacak. Şimdi işe bisiklete gittiğim için yolda kitap okuyamıyorum. Yakın zamanda havalar bozduğunda, işe otobüsle gitme devri geldiğinde, yol sayesinde okuma saatime 30 dakika daha eklemiş olacağım.

Eklemek derken, bloga yeni bir seri ekleyebilirim. Aslıda aklımdaki proje tam olarak oturmadı. Bisiklet süren kızın aklından geçenler adlı bir yazı yazdım geçen hafta. Şimdi bir yazı da taslakta bekliyor. Hep aynı başlıkla mı yayınlamalıyım, yoksa kahve bahane serisi gibi # mi kullanmalıyım. Kararsız kaldım.

Bisiklet sürerken aklıma yazacak çok şey geliyor. Bazen aklımdan geçenleri sonradan hatırlamadığım için kendime kızıyorum. (Ben kendime kızmayı bir huy haline mi getirdim?) Buna geçen hafta bir solukta izlediğim Masum adlı dizideki bir karakterden esinlenerek bir çözüm yolu buldum sayılır. Henüz denemedim. Dizideki karakter bir kayıt cihazı kullanıyordu. Gir diyip konuşmaya başlıyor, bitirirken de çık diyordu. Pek bir hoşuma gitti. Ben de aynı şeyi bisiklet sürerken yapabilirim diye düşündüm. Aklıma gelenler için ses kaydı yapıp sonra onları bir araya getirme fikrinin tohumlarını attım. Bakalım o tohumlar filizlenecek mi? Yoksa sulamadığım için yok olup gidecek mi?

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur diyen atalarımıza selam olsun. Bu selamın nedeni geçen ay aldığım menekşemin masamı süslemeye devam etmesi. Suyunu kontrollü veriyorum. Eski yapraklarını ve solan çiçeklerini kesiyorum. Bazen halini hatırını soruyorum. Şimdilik yeni tomurcuklarını bir bir patlatıyor. Her gün biraz daha büyüdüğünü görüp, yeşil yapraklarının üstünde açan mor çiçekleri izlemek beni mutlu kılıyor. Anlayacağınız maşallahı var. Umarım böyle devam eder.

Devam eden şeylerin hep güzel olması dileklerimi buraya bırakıp, bu kahve bahane yazısını da sonlandırma vaktidir. O zaman ne diyoruz;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.

Krakow - 22:53

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Temmuz 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Temmuz


Ne umdum ne buldum serisine başladığımda acaba her ay sonu yaşantımın z raporunu çıkarabilecek miyim dedim. Bu yazı, z raporumun yedincisi. İstikrarlı bir şekilde devam eden bir seri oldu. Yaklaştığım, yakaladığım, geride bıraktığım, peşinden koşmaya devam ettiğim hedeflerimi görmek açısından güzel oluyor. Fakat gelin görün ki ben Temmuz ayında kendime bir plan yapmayı, hedefler koymanı unuttum. O nedenle bu yazı geçen aylardan biraz farklı olacak gibi.

Temmuz ayından tabii ki güzel bir hava umdum. Eh işte umduğumu da kısmen buldum diyebilirim. İlk iki hafta hava biraz nazlıydı. Son iki hafta ise oldukça güzel. Yani iki iyi hafta, iki kötü haftayı götürdü, elde var sıfır. Ağustos ayında da güzel bir hava umuyorum. Çünkü Eylül bir demek, artık Polonya'nın iyice soğuyacağı günlerin habercisi demek.

İşe başladığımdan bu yana hayalim güzel havalarda ulaşım aracı olarak bisikletimi kullanmaktı. Bu ay bol bol pedallamıyı umdum. Umduğumu da buldum. Toplamda 290 km pedalladım bu ay. Bisiklet kullanırken endomondo adlı bir program kullanıyorum. Böylelikle geçmişe dönük tüm verilerim elimin altında oluyor.

Kitap hedefim yoktu bu ay. Türkiye'den gelirken getirdiğim kitapları okumayı umdum. Kitaplığımda dört adet bitirilmiş kitap buldum. Okuma hızım düştü. Böyle giderse senelik kendime belirlediğim kitap okuma hedefime ulaşamayacağım. Bu ay okuduğum iki kitabı pek severek okumadığı söylemem lazım.

1- Biz Hep Şatoda Yaşadık - Shirley Jackson kitabı  
Bu kitap hakkında olumlu olduğu kadar olumsuz yorum da okudum. Gotik dönemi, o tür yapıları, yapıtları oldukça seven ben için güzel bir seçimdi. Kitapta farklı bir gizem vardı. Konu gizemli, keza anlatım tarzı da öyle. Kitabın ilk sayfalarında aklıma Küçük Prens geldi. Küçük Prens bir kız olsaydı ismi kesinlikle Merricat olurdu. Çevrilen yaprakların sayısı arttıkça, artık içinde gezintiye çıkabileceğim bir görsel oluştu beynimde. İşte o görsel "Bayan Peregrine'ın Tuhaf Çocukları" adlı film sahnesinden kesitler ile eşleşti. Merricat artık benim hayalini kurduğum dünyada anlattı hayat hikayesini ve kitap bitti.

2- Bence Katil Öldürdü -  Kurtcebe Turgul
Çerez tadında dediğim kitaplardan biri. Bir radyo tiyatrosunun kitaplaşmış hali. Nasıldı derseniz, okumasanız da olur derim. Eksikliğini hissetmezsiniz. Benim gözümde hiçbir kitap böyle acımasızca eleştiriyi hak etmez. Eminim ki radyo tiyatrosu olarak dinleseydim beğenirdim. Fakat okurken aksanlı karakterin olduğu bölümler beni çok rahatsız etti. Bu kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunabilirim. Bu kitap benim ellerim yerine, lise veya ortaokul çağlarında birinin ellerinde olsaydı eminim daha fazla zevk alırdı.

3- Bir Ömür Nasıl Yaşanır? - İlber Ortaylı kitabı
İlber Ortaylı'nın bu kitabını sıkılmadan okudum. İçinde acımasız eleştiriler, ufuk acacak bilgiler, acaba ben ne yapıyorum sorusunu size sıkça sorduracak satırlar var. Kitabın en güzel yanı ise benim de hayran olduğum İtalya hakkında güzel bilgiler içermesiydi. İlber Ortaylı ile sohbet ediyormuşum gibi hissettim. Bu hissi de çok sevdim.

4-  Tıkanma - Chuck Palahniuk kitabı
Dövüş Kulübü'nü herkes bilir. Enteresan konusu ile oldukça ilgi çekici bir kitaptır. Evet evet yanlış duymadınız. Aslında o sevilen film senaryosu bir kitaba ait. İşte efendim Dövüş Kulübü'nün yazarının bir diğer kitabı da Tıkanma. Adı gibi okuyanı tıkıyor. İçeriği oldukça seksüeldi. Konusunu da pek beğendiğim söylenemez. Sadece yazarın kendine has anlatım tarzı güzeldi. Zaten o tarzı olmasa kitabı bitirmez yarım bırakırdım.


Uzun zamandır dizi izleyemiyorum. Ya hemen uykum geliyor. Ya da hemencecik sıkılıyorum. Bu ay Masum adlı mini diziyi izledim. Böyle güzel diziler çekebilecek düzeydeysek neden çekmiyoruz ki! Konusu ve oyunculukları ile beni ekrana kitledi. Muhafız öyle güzel, böyle güzel demeyin lütfen. Masum'u izleyin ve aradaki farka bakın. Öyle konuşalım.


Bu ay bloguma en azından haftada bir içerik gitmeyi umdum. Umduğumu da buldum diyelim. Toplam dört adet yazı yazdım bu ay. Aslında burada bir özeleştiri yapmam lazım. Sanki bu ay blogumu biraz yalnız bırakmış gibi hissediyorum. Taslakta bekleyen dört yazı daha var. Fakat bir türlü görücüye çıkacak kıvama gelmediler, gelemediler. Arada bir tıkanıyorum. Sanırım bu dönem de onlardan biri.

Zorlamanın bir manası yok. Eminim ki yazma isteğiyle dolup taşacağım günler pek yakında yine geri gelecek.

Umulan olmayınca, bulunan da az oluyor. Temmuz ayına bakınca bunu anladım. O zaman, tez vakitte Ağustos ayında güzel bir umulanlar listesi yapmalı ve aya bomba gibi başlamalı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Temmuz 2019

Karınca Kafe - Gün Batımı


Burası hayalleri büyük kendisi küçük bir kadının kafesi. Bu satırlarla tanıdınız siz Karınca Kafeyi. Her gün misafirlerine mis kokulu çörekler hazırlar bu kafenin sahibi. Gün batarken tezgahının üstündeki çörekler biter. Tüm gün boyunca sayısız kez demlenen çay ve kahve kokusunun enfes karışımı kafenin duvarlarına siner. Yaz olunca kafenin önündeki yaseminlerin kokusu eşlik eder çay ve kahve kokusuna. 

Karınca Kafenin küçük bahçesinde, bahçe çitlerini saran yaseminlerin karşısında iki tane beyaz masası, onları çevreleyen beyaz sandalyeleri, yerdeki saksıların içinde açan rengarenk çiçekleri, masaların üstünde minik taze lavanta ve fesleğen saksıları var. Gün batımında bir delikanlı gelir oturur o beyaz masalardan bir tanesine. Siyah bir takım elbise giyer yaz kış demeden. Masaya oturur oturmaz ince belli bardakta demli bir çay söyler kendine. Ceketini çıkartır asar sandalyesinin arkasına. Yanından hiç ayırmadığı çantasından siyah ciltli bir defter çıkartır. Kalemini parmaklarının arasında bir iki tur çevirir, masanında duran çayından koca bir yudum alır ve yazmaya başlar. Adeta kalemiyle sohbet eder gibi yazar. O kalemine anlatır içindekileri; kalemi de deftere döker söylediklerini, düşündüklerini. Çayını bitirdiğinde, yazmayı bırakır. Kalemini öper. Defterini kapatır. Kadına içten bir tebessümle iyi akşamlar diler. Bu böyle aylar boyunca sürer. Yaz kış demenden her gün aynı saate gelir bu delikanlı. Aynı ritüelleri bıkmadan tekrarlar. 

Sonra bir gün delikanlı gelmez olur. Kadın acaba ne oldu diye düşünmekten kendini alamaz. Aradan günler geçer, delikanlı uğramaz olur karınca kafeye. Kadın üzülür. Onun geleceği saate yakın her gün taze çay demlemekten vazgeçmez. Bir umutla delikanlının geleceği günü bekler. Günler haftaları, haftalar ayları kovalar. Kadının umudu geçen günlerle birlikte azalır. Bazı gün batımlarında gözleri dalar, acaba şimdi nerede diye düşünmeden edemez. 

Bir gün batımında kadın yine mis gibi çayını demlemişken, elinde paketiyle bir kargo görevlisi girer içeri. Bu paket bu kafenin sahibi için der. Kadın şaşırır. Paketin üstünde kimden geldiğine dair hiçbir bilgi yoktur. Kadın büyük bir merakla paketi açar. Paketin içinden Gün Batımı adlı bir kitap çıkar. Yazarını daha önce tanımadığı bir kitap. Hemen sayfalarına göz atmaya başlar. Kitabın ilk sayfasında, "Bana ilham veren Karınca Kafe'nin sahibi güzel kadına teşekkürler" diye bir not ilişir gözüne. İşte o zaman her gün batımı kafesine gelen delikanlının kitabını elinde tuttuğunu anlar. Gözleri dolar. Kendine ince belli bardakta demli bir çay doldurur ve delikanlının kitabını yazarken oturduğu sandalyeye oturup kitabı okumaya başlar...


Devam edecek...
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Temmuz 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler


Geçen seneydi. Bir ara kendime bir karakter oluşturmayı ve o karakteri çizerek aklından geçenleri yazmayı planlamıştım. Sonrasına karakter denemem başarız oldu. İçime sinen bir çizim çıkmadı ortaya. Projemi rafa kaldırdım.

Bugün işten eve pedallarken, yine aynı başlık geldi düştü aklıma. Bu sefer başlıkta küçük bir değişiklik yaparak karakter yerine bisiklet süren kızın aklından geçenleri yazmaya karar verdim. Devamı gelir mi, gelmez mi bilinmez. Şimdilik başlığı oluşturmakla işe başlayalım. Gerisini zamana bırakalım.

Başlangıçlar her zaman sancılı olur. Yeni bir iş, yeni bir hayat, yeni arkadaşlar, yeni, yeni, yeni... Alışana kadar hem sizi fazlasıyla yorar hem de zevk verir. Bisiklet süren kız bugün pedallarken bunu düşündü. Her gün takip ettiği rotada ilk pedalladığı günü, yolları bilmediği için tedirgin olduğu günleri anımsadı. Şimdi ise tüm yolu biliyor. Nerede tümsek var, nerede bir dönemeç var, hangi virajda önüne bir yaya çıkabilir; hepsinden haberdar. Alıştıkça pedallamaktan daha da fazla zevk almaya başladı. Yeni başlangıçların şerefine pedalladı bugün. Hafif yağmur altında, rüzgar tenini okşarken yeni başlangıçların getirdiği salaklıklara kızdı. Yaptığı hatalara, sanki hiçbir tecrübesi yokmuş gibi davranmasına kızdı. Sonra bunları düşündüğü için kendine kızdı. Kendi de biliyordu aslında zaman her şeyin ilaçıydı. Zaman geçtikçe kendine olan güveni yerine gelecekti. Artık yaptığı saçma sapan hataları yapmayacaktı. Şimdi elinin ayağının titrediği her şeyi gözü kapalı yapacaktı. Çünkü daha önce yapmıştı ve şimdi yapmaması için hiçbir neden yoktu.

Bisiklet süren kız bugün yağmur altında pedalladı. Yollar ıslakken tekerleğin çıkardığı sesi dinledi. Kalbinin sesine kulak vermesi gerektiği anımsadı. Yolculuğu bittiğinde kendini daha huzurlu hissetti. Gelecek güzel günleri düşündü ve yeni bir güne enerji depolamak üzere yatağına girdi.


Not:  Bisiklet süren kızın aklında geçenler tamamen hayal ürünü olup, gerçek kişi ve kurumlarla hiç bağlantısı yoktur.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Temmuz 2019

Kahve Bahane #46


Bir pazar günü. Havanın kötü olmasından mütevellit evde geçirilmiş bir pazar. Verimli geçtiği için tüm gün evden dışarı adımımı atmadığıma pişman olmadığım bir pazar. Huzurlu bir günün ardından çayımı yaptım. Evde en sevdiğim yer olan çalışma masamın başına geçtim. Yeni bir kahve bahane yazısı için güne uygun olan Foggy Day adlı parçayı açtım.

Yeni bir ay, okunacak yeni kitaplar; şimdi sırada Bir Ömür Nasıl Yaşanır adlı kitap var. Sabah mis kokulu bir kahve eşliğinde iki saat kitap okudum. Ara ara cama vuran yağmur damlaları eşlik etti kitabıma. Her gün kitap okumaya belirli bir zaman ayırıyorum, fakat böyle geniş zamanlarda okuduğumda aldığım tadı almıyorum. Kendime harika bir kitap ziyafeti çektim. Muhtemelen bu yazı bittikten sonra kitaba kaldığım yerden devam edeceğim. Her gece yatmadan kitap okumak artık bende bir alışkanlık halini aldı.

Bayağıdır resim çizmiyordum. Bugün öğleden sonramı resim çizmeye ayırdım. Kağıtlarımı ve kalemlerimi özlemişim. Müziğin akışına kendimi bıraktım. Kalem beyaz sayfanın üzerinde aktı gitti. Resmen bir terapi gibi. Yaklaşık iki saat sonunda kendimi rahatlamış hissettim. Azıcık da kızdım kendime. Neden bu kadar ara verdim diye.

Havanın kapalı oluşu insanı tembelliği itiyor. Bir ara gaza gelip, koşsam mı diye düşündüm ve düşündüğümle kaldım. Baktım böyle olmayacak. Evde yarım saatlik bir egzersiz programı yaptım. Klasik hareketlerim var. Onun yanı sıra nabzımı yükseltmek için de ip atladım. İp atlamak gerçekten kısa sürede canınızı çıkarabilecek bir aktivite. Eğer çok kısıtlı zamanınız varsa, ip atlayın derim.

Yeni işe başlayalı bir ay oldu. İşe başladığımdan bu yana her gün yaklaşık 12-13 kilometre pedallıyorum. Yok böyle bir zevk! Havaların soğumasını hiç mi hiç istemiyorum. Geçen hafta bir gün yağmurluydu hava ve ben bisikletimle gidemedim. İçim cız etti resmen. Keşke Krakow'un havası biraz daha güzel olsa. Zaten aşığım bu şehire, o zaman kör kütük aşık olurum sanırım.

Biraz da yapamadıklarımdan dert yanayım. Yabancı dil çalışmayı bıraktım. İngilizce okumalar ve Lehçe çalışmalarımdan eser yok. Böyle olunca da gerilediğini hissediyorum. Buna biraz canım sıkkın açıkcası. Hele İlber Ortaylı'nın dil konusunda söylediklerinde sonra. Kendime daha bir kızar oldum. Sanırım benim zayıf noktam da bu. Nedir benim bu dillerden çektiğim.

Yapamadıklarım arasında da biraz cesaretli olamamak var. Motor almak istiyorum. İçten içe de korkuyorum. Herkes scooter ile başla diyor. Ama bilmiyorlar ki o benim ruhuma ters. Ben gerçek bir motor sürmek istiyorum. Motor gruplarına üye olup uzun yol yapmak istiyorum. Hani ölmeden önce yapılacaklar listesi var ya sanırım benim bu isteğimin yanında bir tik olmayacak. Ne yapalım, ben de bu güne kadar attığım tiklerle avunurum.

Nedense bu son bir aydır bloga yazı yazarken kıvranıyorum. Büyük bir yazma isteğiyle oturuyorum bilgisayar başına. Aklımda dönüp dolaşan kelimeler var. Bir türlü sıraya sokamıyorum. Taslakta bekleyen o kadar çok paragraf var ki. Bazısının ilk girişi yok. Bazısında da giriş var gerisi yok. Bakalım onları adam etmeyi başarırsam yayınlarım. Yoksa öyle ömür boyu taslakta kalmaya mahkumlar.

Bak yine aynı şey oldu. Yazını buraya kadar oldukça akıcı bir şekilde yazdım. Şimdi kapanışı yapmak için kıvranıyorum. Daha fazla kıvranmadan klasik kapanış cümlemle yazısı sonlandırıp, okuma keyfime geri dönme zamanı.

Bir sonraki Kahve Bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.
BTK 22:17

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Temmuz 2019

Kısa Hayatın Uçan Kuşlarıyız

Kapak görseli bana özel. Kız kardeşime teşekkürler.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor. Üstüne sayfalarca yazı yazılabilecek ömrü, iki dize ile ne de güzel anlatmış Cemal Süreya. Biz bu kısa hayatın uçan kuşlarıyız. Doyasıya uçup hayatın tüm güzellikleri tatmak veya bir dala tüneyip tüm ömrü geçirmek... Tamamen kişisel bir tercih. Benim tercihim ise kanat çırpmayı hiç bırakmamaktan yana. Yeni yerler görmeye, deneyimlemeye ve yeni şeyler öğrenmeye devam etmek istiyorum. İlber hocaya göre de yeni şeyler öğrenmek için son üç sene girmiş bulunuyorum. Aman üç sene çok uzun, insan birçok şey yapar diye düşünüyoruz. Fakat öyle olmuyor. Teoman'ın da dediği gibi; Nasıl oluyor? Vakit bir türlü geçmezsek; yıllar, hayatlar geçiyor. Geçiyor sevgili Teoman! Biz de şaşkınız.

Her doğum günümde kendim için bir şeyler karalamayı adet haline getirdim. Bu sene de o gün geldi, çattı. İyisiyle, kötüsüyle, saçımda çoğalan beyazlarla bir yılı daha geride bıraktım. Yapmak istediklerimi yapmaya, hayattan zevk almaya devam. Son yıllarda içime bir Pollyanna kaçmış gibi. Yaş aldıkça karamsarlıklarımı elimin tersiyle itiyorum. İnsanlar daha az acıtıyor canımı. Daha az kalbim kırılıyor. Daha az sinirleniyorum, Daha çabuk affediyorum. Daha az konuşuyorum. Daha fazla dinliyorum. Kendime daha fazla vakit ayırıyorum. Zaman geçiyor. Gençlik elden gidiyor diye hayıflanmak yerine, hayatıma hep dahaları katıyorum.

Geçen senelerde yazdığım yazılarda Yolun Yarısı dedim, Ne Kadar Yaşadığın değil, Nasıl Yaşadığın Önemli dedim. Bu sene de Kısa hayatın Uçan Kuşlarız diyorum.

Kanatlarım yoruluncaya kadar uçmaya, yeni şeyler keşfetmeye, küçük şeylerden mutlu olmaya, hayatımda olan güzellikler için şükretmeye, hayal kurmaya, içimdeki çocuğu büyütmemeye, yaşadığım andan zevk almaya ve kendimi sevmeye devam. Hayat kısa dedim; bu da böyle kısa ama içinde aslında çok şey anlatan bir doğum günü yazısı olsun.
Hoş geldin yeni yaşım. Benimle hayattan zevk almaya hazır mısın? Kemerini bağla, uçuşa geçiyoruz.


* Bu harika kapak görseli için kız kardeşime teşekkürü bir borç bilirim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Temmuz 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Haziran


Ne umdum ne buldum serisini yazmaya karar verdiğim günü daha dün gibi hatırlıyorum. Oysa ki üstünden altı ay geçmiş. Zaman nasıl hızlı akıp gidiyor. Yaz aylarında enerjim yükseliyor. Ben resmen güneş enerjisi ile çalışan oyuncaklar gibiyim. Herkesin dert yandığı güneş beni mutlu ediyor. Bunun yaz çocuğu olmamla bir ilgisi var mı bilmiyorum. Bana kalsa mevsim hep yaz olsun. Kahve bahane yazılarımda defalarca dile getirdim gibi Haziran ayı benim için oldukça hareketliydi. Şimdi bakalım Haziran ayında ne ummuşum ve ay bittiğinde neler bulmuşum.

Haziran ayında güzel bir tatil yapmayı umdum. Umduğumu da fazlasıyla buldum. Aylar öncesinden ailemle geçireceğim bir otel tatili planlamıştım. Otel tüm beklentilerimizi karşıladı. Bir hafta Kuşadası'nın o güzel havası eşliğinde deniz, kum, güneş üçlüsü sayesinde ruhum huzura erdi. Sonrasındaki bir haftaya İzmir ve İstanbul ziyaretini sığdırdım. 15 günlük tatilin her günü dolu dolu geçti fakat bu bana yetmedi. Tatil güzel şey. Özellikle kadınların her şey dahil otellerde tatil yapması lazım. Çünkü tatil süresince hiçbir işe elinizi sürmüyorsunuz. İşte o zaman, tatil gerçek bir tatil oluyor.

Tatilimi plana dahil ederek okuyabildiğim kadar kitap okumayı umdum. Haziran ayında kitaplığımda biten beş kitap buldum. Tatil boyunca hep basılı kitap okudum. Türkiye'den e-kitaplarını bulamadığım kitapları aldım. Bavula attım. Şimdi onları okumaya devam ediyorum. Bu sefer bir değişiklik yaptım. Okuduğum bu beş kitap da Türk yazarlarınındı. Tatilde okunabilecek, insanı yormayan kitaplardı.

1- Erken Kaybedenler - Emrah Serbes
2- Değirmen, Kağnı, Ses - Bütün Öyküleri 1 Sabahattin Ali
3-Kambur - Şule Gürbüz
4- Tarihi Hoşça Kal Lokantası - Şermin Yaşar
5- Sandık Odası - Sezgin Kaymaz.

Yeni iş yerime hızlıca adapte olmayı umdum. Umduğumu da kısmen buldum. Başlayalı iki hafta olmasını rağmen sanki çok uzunca bir süredir orada çalışıyormuşum gibi hissediyorum. İşe başlamanın kendine has sıkıntıları var tabii. Şirket içi işleyişe alışmak, insanlarla kaynaşmak, daha önceki işleri devralmak gibi. Bu süreç biraz sancılı geçiyor. Fazla mesai yapıyorum bu aralar. Umarım yakın zamanda işler rayına oturur ve her şey daha güzel olur.

İşe giderken ulaşım aracı olarak bisiklet kullanmayı umdum. Bu güzel havalar sayesinde umduğumu buldum. Artık sabah ve akşamları altı kilometre pedallıyorum. Koca kış bunun hayalini kurdum. Havalar iyice soğuyana kadar işe bisikletimle gideceğim. Yağmur olmasın yeter. Her gece hava durumunu kontrol edip, umarım yarın yağmur yoktur diyorum. İşten geç çıktığımda beynim sulanmış oluyor. Sonra bir bakıyorum benim kızım beni orada bekliyor. Bisiklet sürmek tüm iş stresimi alıp götürüyor benden. Kendime bir liste hazırladım. Takıyorum kulaklığımı, açıyorum çalma listemi. Yollar akıp geçiyor tekerleğimin altından. Rüzgar sulanan beynimi kurutuyor.

Haziran ayında sporumu aksatmamayı umdum. Tatile rağmen umduğumu buldum. Tüm gün yedikten sonra gece otelin içinde koşup durdum. Böylelikle her şeyden yememe rağmen kilo almadım. Sabah İzmir sıcağında koşmak bir hayli zor. Sabah erken saatlerde koşmak lazım. Yanlışlıkla sabah sekizden sonra koşmaya kalkarsanız buharlaşırsınız. Krakow'a döndükten sonra koşuya biraz ara verdim. Çünkü şimdilerde sürebildiğim kadar bisiklet sürmek istiyorum. Havalar biraz serinleyince yine koşu rutinime döneceğim. Spor salonundaki koşu bandı beni bekliyor.

Acıkçası Haziran ayında Bir Tutam Karınca'ya fazla vakit ayıramam diye umuyordum. Bu sefer umduğumu bulmadığıma sevindim. Ben tatildeyim diye buralar boş kalmadı. Haziran ayında dört yazı paylaştım. Tatilde mikro öykülerime yenilerini ekledim. Birini yayınladım. Bir diğer defterimde taslak olarak bekliyor. Ben insanları gözlemleyip onların bana hissettirdikleri şeyleri kaleme almayı seviyorum. Çoğu hikayemin kahramanını ben bile tanımıyorum. Yoldan geçen biri, gittiğim kafede yan masamda oturan biri bana ilham verebiliyor. Tatilde de birçok kişiyi gözlemleme imkanı buldum. İşte benim mikro öykülerim böyle oluşuyor.

Dönüp yazıyı baştan sona okuyunca Haziran ayının güzel geçtiğini görmek güzel. Darısı Temmuz ayının başına. Bence Temmuz da güzel geçer. Çünkü yaz tüm hızıyla devam ediyor. Ayrıca Temmuz benim doğum günümü içinde barındırıyor. O zaman ne diyoruz; bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------

Paylaş:

25 Haziran 2019

Kahve Bahane #45


Kahve içme isteğim zamandan bağımsız gelişiyor. Kahve bahane serisine bir yenisi eklemek için bu gece bilgisayar başına geçtim. Masamda da mis kokulu kahvem bana eşlik ediyor. Saat 22:33 olmasına rağmen ben birazdan kahvemi yudumlamaya başlayacağım. Kahve birçok kişinin uykusunu kaçırması ile ünlü lakin bende pek işe yaramıyor. Kahveyi içip hemen ardından uykuya dalabilen bir bünyeye sahibim.

Bazı şeyler bazı bünyelerde farklı etkiler yaratabiliyor. Krakow halkı sıcaktan yana dertli bu aralar. Onlar dert yanadursun, ben bu sıcak havalar yüzünden mutluyum. Hatta o kadar mutluyum ki yeni işe alışma evresini bile daha çabuk atlatıyorum. Bunda daha yeni tatilden dönmüş olmanın da payı azımsanamayacak kadar büyük.

Tatil güzel şey. Bu güne kadar kötü diyeni duymadım. Ama her şey dozunda güzel. Hep tatil olsa emin olun bir işiniz olmasını istersiniz. Tecrübe ile sabittir. İnsanoğlu böyle, her zaman elinde olmayanı arzular. Elde ettikten sonra da ya kıymet bitmez ya da şükretmez.

Şükür önemli. Mesela ben her gün iş yerinde mutfağa doğru yürürken, koridorun hemen dibinde bulunan diğer ekiple çalışmadığım için şükrediyorum. Laf aramızda ilk görüşmemi o ekiple yapmıştım. Onlar olumsuz cevap dönmüşlerdi. Şimdi oradan her geçişimde, oh iyi ki olumsuz dönüş yapmışlar diyorum. Ne diyelim; Allah ağzımızı tadını bozmasın.

Damak tadı da farklı bir araştırma konusu bence. Türkiye'den döndüğümden beri bunu düşünüyorum. Bizim bayılarak tükettiğimiz birçok yemeği dünyanın çoğu yerinde bilmiyorlar bile. Keza biz de onların yediklerinden bi haberiz. Böyle düşününce insanların kendilerini, kültürlerini yerlere göklere sığdıramamasına bir anlam veremiyorum. Yani o coğrafyada doğmuş olmak bir ayrıcalık değil. Sadece random bir olay.

Anlam veremediğim bir diğer konu ise insanların tembelliği. Niye böyleyiz? Neden tembelliğe çok yatkınız? Burada hemen bir öz eleştiri yapmam gerek. Tatil dönüşü spora ha başladım ha başlıyorum derken iki haftayı yedim bitirdim. Hafif koşu ve evde yaptığım günlük hareketler dışında daha spor salonuna adım atmadım.

Yeri gelmişken yiğidi öldürüp hakkını yemiyoruz. (Burada bahsi geçen yiğit ben oluyorum). Havaların güzelliğini fırsat bilip bisiklet sürmeye başladım. Ne çok özlemişim bisikletimi. Binmeden önce canım bebeğim diye seviyorum kendisini. Bence o da beni seviyor. Güzel bir ikiliyiz. Bugün hayatımda ilk defa işe bisikletle gittim. Bu benim hayallerimden biriydi. Seneler önce Amsterdam'a gittiğimde sokaklarda bisiklet ile işe giden insanları gördüğümde "ah keşke ben de işe böyle bisikletle gidebilsem" diye düşünmüştüm. O gün evrene fırlattığım bu mesaj seneler sonra bumerang edası ile döndü dolaştı beni buldu.

Düşünce de önemli. Nerede ne düşündüğüne, ne istediğine dikkat etmeli insan. Evren bir gün düşündüğünü önüne lök diye çıkartıyor. Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen olaydaki kıssadan hisse ise "güzel düşün, güzel olsun". Benden söylemesi.

Yine Bir Tutam Karınca'nın sloganı olan "her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam değil" tadında bir yazı oldu. Daha çok daldan dala atlamadan yazıyı sonlandırma zamanı geldi çattı. O zaman ne diyoruz;

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Haziran 2019

Araba



Araba alacağını söylediği zaman çevresindekiler tarafından yadırgandı. Babasını vahim bir trafik kazasında kaybetmişti. Nasıl araba sürmeye cesaret edebilirdi. Hiç mi korkmuyordu. Bu söylemler arasında o ehliyet kursuna kayıt oldu. Direksiyon başına ilk geçişiydi. Eskiden babasıyla yaptığı uzun yolculuklarda babası ona tabelaları öğretmişti. Bu yüzden sınavları vermesi kolay oldu. Çok da eğlenceli bir grupla pratik eğitimini tamamladı. Sınav günü gelip çattığında, oldukça yüksek bir puan alarak ehliyetini aldı.

Aradan çok az bir zaman geçti. İlk arabasını aldı. Arabası badem kabuğu rengindeydi. Bir tanıdığıyla biraz alıştırma yapmaya karar verdi. Geceleri çıktı trafiğe. Direksiyon başındayken yapılan tüm eşek şakalarını (bir anda vitesi boşa almalar, koltuğun ayarı ile oynamalar tarzında olan şakaları) soğukkanlılıkla karşıladı. Pratik yaptıkları bir gün hızlı giderken, yola düşmüş olan boş bir bidonu (beş kiloluk plastik bidonu) arabanın altına aldı. İlk defa o zaman birine çarpsa nasıl hissedeceğini hissetti. Çok korktu. Ama bu ona büyük bir ders oldu. Ayrıca tünellerde araba sürmekten de nefret etti. Tünel ne korkutucu şeydi. Yaptığı pratikler sonucunda çok güzel araba kullanmaya başladı. Gece annesini ve kardeşlerini atardı arabaya, saatlerce araba sürerdi. O gidiş hepsine iyi gelirdi. Sıkıldığı ve yalnız kalmak istediği zamanlarda da Feridun Düzağaç'ı açardı, çekerdi deniz kenarına. Müzik dinlerken dalgaları seyrederdi. Ruhuna iyi gelirdi.

Yağmurlu havalarda araba kullanmayı çok sevdi. Yağmur cama vururken radyoda güzel bir müziğe denk geldiğinde keyfi katlanarak artardı. Gündüzden çok gece araba sürmeye bayılırdı. Karşıdan gelen araçların ışıkları onu rahatsız etmezdi. Hiç yorulmadan sürerdi yıldızların altında. Virajlı yolları düz yollara tercih ederdi. Tünele girdiğinde ya yüksek sesle şarkı söylerdi ya da saçma sapan konuşmaya başlardı. Onunla ilk kez tünele girenler verdiği tepkiye şaşırırdı. Yıllar geçti, polis fobisini yendi, tünel fobisini yenemedi.

Evlendiğinde badem kabuğu arabasını baba ocağında bıraktı. Düzenini oluşturduktan ve para biriktirdikten sonra beyaz bir renk arabası oldu. Uzun yolculuklara çıktı o araba ile. Tatile gitti. Arkadaş düğünlerine gitti. Beyaz arabası onu bir kez yolda bıraktı bırakmasına lakin o, onu sevmekten vazgeçmedi. Yaşadığı şehirden taşınırken beyaz arabasını arkadaşına sattı.

Uzunca bir süre geçmedi direksiyon başına. Arada bir araba kiraladı. Unuttum mu acaba derken, hiçbir şey unutmadığını fark etti. Her seferinde aynı keyifle sürdü. Ailesini ziyarete gittiğinde kardeşinin arabasını sürmeye devam etti. Baba ocağındaki badem kabuğu araba yerini beyaz bir arabaya bırakmıştı çoktan.

İşte bu kız, bu sene yine kardeşinin arabasını gece yarısı Mordoğan'dan İzmir'e sürdü. Virajlı yollarda, gece karanlığında arabayı sürerken o kadar keyif aldı ki aklına bu satırları yazmak geldi.

Ve yazdı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Haziran 2019

Kahve Bahane #44


Yazılacak çok şey birikti. Aklımdakilerin hepsini bu kahve bahane yazısına yazmaya kalksam, ben yazmaktan bitap düşerim siz de muhtemelen okumaktan sıkılıp, sayfanın yarısında terk-i diyar eylersiniz. Bu yüzden fazla detaya girmeden yüzeysel bir kahve bahane yazısı yazmaya karar verdim. Çayımı demledim. Masamda yerimi aldım. Neden mi çay? Çünkü bugün iş yerinde üç bardak kahve içtim.

Hareketli bir Mayıs ayı geçirdiğimi söylemiştim. Haziran başı ise oldukça huzurluydu. İki haftalık Türkiye tatili ile bol bol enerji ve huzur depoladım. İki haftaya İzmir, Kuşadası ve İstanbul ziyaretini sıkıştırdım. Bir senenin ardından Türkiye'ye gitmenin hem iyi hem de kötü yanları vardı.

Krakow'daki düzene fazlasıyla alışmış bünye. Türkiye'de var olan düzensizlik ve aşırı kalabalık beni yordu. Ben ki İstanbul'da yaşadığım zaman diliminde günümün 3 saatini iş trafiğin vermiş insanım. İnsan içinde olunca bir türlü akıp gidiyor, o koşuşturma ona normal geliyor; o yoğunluktan uzaklaştığı zaman ise ben bunlara nasıl katlanmışım diye soruyor kendine. Bu kötü yanı. İyi yanı ise sevdiklerimi görüdüm, hasret giderdim, özlediğim yemekleri yedim. Bol bol fotoğraf çektim anılara ekledim. Yakın zamanda bloguma da ekleyeceğim. Çünkü blogum benim günlüğüm gibi.

Krakow artık benim evim. Kendimi buraya ait hissediyorum. Türkiye'den dönerken üzüldüğüm tek nokta sevdiklerimi orada bırakmak. Şimdi kız kardeşim, annem, erkek kardeşim ve canım arkadaşlarım burada yaşıyor olsa, Krakow'daki yaşamımı hiçbir şeye değişmezdim. Derler ya doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Benim için sanırım huzurlu olduğum yer. Yoksa kara parçasının gözümde zerre kadar önemi yok.

Huzurdan konu açılmışken, çiçeği burnunda bir çalışanım. Yeni şirketimde bugün 3. günümdü ve ben kendimi oldukça huzurlu hissediyorum. Yeni şeyler öğrenmenin getirdiği stres bile bana tatlı geliyor. Beynimde uçuşan yeni bilgiler yüzünden eve yorgun argın geliyorum. Erkenden uyuyorum. Umarım bu huzur ve heyecan asla yok olmaz.

Artık işe ulaşımı otobüsle yapıyorum. Gidiş 16 dakika, dönüş 16 dakika etti mi sana 32 dakika. Bu süre zarfında kitap okuyorum. Tatilde de çok verimli okumalar yaptım. Ne umdum ne buldum haziran yazısında son durumu paylaşırım. Bu ay okuma performansımdan memnunum.

Bloga devamlı veri giriyoruz. Geçenlerde arkadaş ortamında beni bir anda derin düşüncelere sevk eden bir konu hakkında konuştuk. Bilgiye bu kadar kolay erişebiliyoruz da bunların hiçbiri basılı değil dedi arkadaşım. Düşünsene bir gün youtube kapandı, viki kapandı. Ne olacak o kadar video. O kadar bilgi. Uçup gidecek. Eskiden bilgilere erişim için kütüphanelere giderdik. Araştırma yapardık.  Bu konuyu konuşurken aklıma bloga yazdığım yazılar geldi. Bir gün blogger yok olma kararı alsa ve bunu bize bildirmese tüm veriler bizim elimizden de uçup gidecek. Bu aralar bloga yazdığım tüm yazıları defterime de yazmayı düşünüyorum. Oradan bakınca delilik gibi gelebilir. Ama iç sesim beni bu yönde dürtüyor.

İç sesimim beni dürttüğü bir diğer konu spor. Türkiye'de bir ölçüm yaptırdım. Su oranım, iç yağ oranım her şey yolundaymış. Fakat kas kütlemi biraz arttırmam lazımmış. Şimdi bana kas kütlesini arttıracak tarzda bir yeme düzeni ve spor programı lazım. Bu konuda önerileriniz varsa ve paylaşırsanız sevinirim.

Yeni işe alışma süreci sonrası aktif spor yapmaya ve yeniden bol bol yazı yazmaya başlayacağım. Az kaldı.

Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Haziran 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Mayıs


Geç yazılmış bir ne umdum ne buldum yazısı olacak bu. Mayıs ayının hareketliliği geçen tüm ayları gölgede bıraktı. Klasik bir giriş ile başlayayım.

Mayıs ayından yine güzel bir hava umdum. Fakat gelmeyen bahar yine gelmedi. Mayıs ayının son haftası fırtına buldum. Bu sene yazın geleceğini dair umudumu kaybetmek üzereyim.

Düzenli spor yapmayı umdum. Pek düzenli olmasa bile (düzenden kastım gün aşırı veya her gün koşmaktı) her hafta koştum. Bol bol yürüyüş buldum. Artık spor salonundan kurtuldum. Dışarıda koşu ve yürüyüşe başladım.

Üç kitap okumayı umdum. Umduğumu da buldum. Uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı kitabını okudum. Bu kitapla birlikte içinde savaş olaylarının anlatıldığı, cepheyi konu alan kitapları sevmediğimi keşfettim. Askerlerin hayatlarını, siperlerin arkasında yaşadıklarını gözümde canlandıramıyorum. Bunun dışında Sabahattin Ali'nin Bütün Hikayeler adlı kitabını okudum. Oldukça sevdim. Ay kapanışını M. Kemal Atatürk ile yaptım.

Artık yeşil çay içmeyi ummuyorum. Çünkü geçen dört ayın ardından yeni bir alışkanlık edindim. Her sabah kahvemden sonra yeşil çay içiyorum. Yeşil çay dengeli tüketildiğinde oldukça yararlı. Kahve demişken günlük içtiğim kahve sayısını düşürdüm. Artık günde iki bardaktan fazla kahve içmiyorum.

Su içme ile ilgili umutlarım oldum olası var. Bulduklarım ise içler acısı. Tam böyle umutsuz bir söz öbeği sonrası bu ay enteresan şeyler olduğunu söyleyebilirim. Su içme oranımı arttırmayı başardım. Sağda solda devamlı iki litre su için söylemlerine kulak tıkadım. İdrar rengini baz alıyorum artık.

Mayıs ayında geçen sene umduğum şeyi buldum. 2018 yılının sonuna doğru 2019 yılında bir iş bulacağım demiştim ve gerçekten de öyle oldu. Haziran ayında başlayacağım bir yeni bir işim var artık.

Mayıs ayından sağlık umdum. Çünkü havaların dengesizliği yüzünden tanıdıklarım hep hastaydı. Küçük bir hastalık buldum. Bu süreçte ya koşup bu hastalığı atlatırım dedim; ya da yorgan döşek yatarım. Şanslıydım sanırım. Koşu sonrası yorgan döşek yatmadan atlattım gitti. Bu arada tuhaf bir şey oldu. Hastalanacağımı hissettiğim an canım dereotu çekti. Normalde dereotunu pek sevmem. Hani derler ya kırk yıl yemesem aklıma gelmez. Öyle işte. Hafif seyreden hastalığı atlatana kadar demet demet dereotu yedim. Sonradan araştırdım. Meğer dereotunda bol derece C vitamini varmış.

Mayıs ayında Haziran ayında çıkacağım tatilin hayalini kurdum. 31 Mayıs itibariyle tatilime kavuştum. Deniz, güneş, bol muhabbet...

Şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Bu ay ne umdum ne buldum yazısı hayli enteresan oldu. Çünkü bunu havuz başında şezlonga uzanmışken, Krakow'dan aldığım not defterime yazıyorum. Muhtemelen bilgisayar başına geçip, blog yazısı olarak yazarken hataları düzelteceğim. (düzelttim)
Bu yazının orijinal haliyse bir hatıra olarak not defterimde kalacak.

Bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

15:57 / 02.06.2019 / Kuşadası- İzmir

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Mayıs 2019

Karınca Kafe


Burası hayalleri büyük kendisi küçük bir kadının kafesi. Her sabah kapılarını umutla açtığı kafesinde, ilk önce mis kokulu bir çay demler kendine bu küçük kadın. İnce belli bardağında çayını yudumlarken bir yandan kafesine o gün misafir olacak insanlar için çörekler hazırlar. Çöreklerin kokusu dükkanın dört bir yanını sarmışken çöreklere eşlik edecek kahve tanelerini çeker, çörek kokusuna mis gibi kahve kokusunu da ekler.

Beş adet beyaz masanın çevresinde yer alan mor ve hardal rengi koltukları, masaların üzerinde taze çiçeklerin olduğu vazoları, duvarlarında kadının kendi çizdiği korkuluk resimleri, fonda 50'li yılların Fransız şarkılarının çaldığı, kapının girişinde el emeklerini sergilediği küçük bir rafı, bir duvarında ise boydan boya kitaplığı olan bir kafedir bu.

Kafenin ilk müşterisi mis gibi çöreklerin kokusuna dayanamayan, balkondan sepetini aşağı sallandıran tatlı bir teyzedir. Kadın sepetin içine çöreklerinin dışında bir kitap bırakır. Her hafta bu tatlı teyze okuduğu kitabı sepetine koyup aşağı indirirken, sepeti yeni bir kitapla yukarı çekmenin mutluluğu yaşar.

Bu kafede kitaplar bedavadır. Kafenin misafirleri bunu bilir. Bazısı kahvesini yudumlarken okur kitabını. Bazısı ise yanına alır. Kitabı bitirenler yazılı olmayan bir kural varmışcasına, kitapları aldıkları yere geri bırakırlar. Bazı misafirleri ise bir kitapla gider iki kitapla döner. Böylelikle kitapların sayısı gün geçtikçe çoğalır. Bu kafede özel günlerde, gelen misafirlere kitap hediye edilir.

Kafenin misafirleri olmadığı zamanlarda kadın bilgisayarını pencere kenarındaki masanın üstüne koyar. Kendisine koca bir fincan kahve doldurur. Uçuşan eteklerini ve saçlarını toplar. Sandalyesine yerleşir. Sandalyesinin ayak ucunda yatan köpeğinin başını okşar bir süre. Kocaman bardağında onu bekleyen kahvesini yudumlarken yeni yazıları yazar. Bazen gözü yoldan geçenlere takılır kalır. Yazı yazmayı bırakıp, yoldan geçenleri izlemeye başlar. İzledikçe yeni hikayeler gelir aklına.

Her hayat ayrı bir hikaye barındırır bünyesinde. İşte bu da karınca kafenin ve onu çok seven sahibinin hikayesidir.

Devam edecek...


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Mayıs 2019

Kahve Bahane #43


Bu kahve bahane yazısı Nasa'nın kampanyası gibi adınızın yazılmış olduğu çipi uzaya götürmeyebilir; fakat üç dakikalığına Yasemin'in renkli dünyasında keyifli bir gezintiye çıkaracağını garanti eder.

Size anlatacaklarım var. Mayıs ayından beri oldukça hareketli günler geçiriyorum ve bunu bloguma en kısa zamanda yazmalıyım diyorumdum. Koşuşturmamdan fırsat bulmuşken hemen yazıp yaptıklarımı ölümsüzleştirme zamanı.

Yazısın ana teması yine yaptım. Peki ne yaptım? İstifa ettim. Böylelikle çalışma hayatımın en kısa çalışma periyodunuda anılarıma eklemiş oldum. Siz benim daha önceki istifa hadiselerime aşinaysanız, yok artık Yasemin diyebilirsiniz. Yok biz değiliz diyorsanız işte tam da buraya bir tık yaparak sil baştan adlı yazımda daha önce türlü türlü şekillerde nasıl istifa ettiğimi okuyabilirsiniz.

Çevremdekiler; "Yasemin gün geçmiyor ki hayatında bir aksiyon olmasın." diyorlar. Adamlar haklı. Şimdi gelin neden, niçin beş aydır çalıştığım şirketimden istifa ettim onu anlatayım. (İstifa ettiğim şirketin dünya sıralamasında ilk 100 içerisinde olduğunu da dip not olarak yazalım.)

Öncelikle başıma olumsuz bir şey gelmedi. Prensesler gibi işe gidip geliyordum. İş yerinde de beni ciddi derecede rahatsız eden bir hadise yoktu. Eee ne oldu rahat mı battı. Battı sanırım. Mayıs başı başka bir şirketle görüştüm. Oradaki iş yükü pek bi hoşuma gitti. Daha fazla sorumluluk alabileceğim kanısına vardım. İki gün içinde de yeni şirketime evet, eski şirketime de güle güle dedim. "Delisin sen" dediler. "Böyle büyük bir şirket bırakılır mı? İş yükün az diye, daha fazla iş olsun diye iş mi değiştirilir?" dediler. Dediler de dediler. İnsanoğlu sonuçta. Eleştirmeye bayılır. Ben ise kendim için en iyisini seçtiğimi bilmenin gönül rahatlığıyla karşımdakilere tebessüm ettim. Ayrıca bu sefer ingilizce mülakatım harika geçmişti. Görüşmeden çıktığım an artık ingilizce ile bir sorunum olmadığını fark ettim. Görüşmeye gittim gün benim için bir milattı. Şimdi eskiden olan çekingenliğimi fazlasıyla yendim. Artık yıllardır beklediğim öz güvene sahibim.

Geçen Cuma iş yerimde son günümdü. 5 ayda pek bir sevilmişim bunu gördüm. Yanımda Fransız takımında çalışan bir Polonyalı vardı. Cuma günü elinde bir gülle geldi. Takım arkadaşlarım da bana hediye olarak hesap makinesi ve çikolata almışlar. (İşe girdiğim günden beri söyleniyordum. Muhasebeciyiz biz ama bir hesap makinemiz bile yok. Artık yeni iş yerimde bir hesap makinem olacak.) Ayrıca takımdakilerin yazdığı mini mini notların olduğu bir kart aldım. Duygulandım açıkcası. Ben sessiz sedasız bir gidiş planlarken veda konuşması yaptırdılar. O gün anılar heybeme güzel şeyler ekledim.




Takım liderim istifa ettiğim günden ihbar süremin bitimine kadar; "Yasemin geç değil istifanı geri çekebilirsin. Sana farklı bir pozisyon ayarlayabilirim" dedi. Son gün veda ederken, "istediğin zaman benimle kontak kurman yeterli, kapımız sana her zaman açık bunu unutma" dedi. Bunları duymak güzel.

Güzel anılarımı, hediyelerimi yanıma aldım. Bilgisayarımı kapattım ve içim rahat bir şekilde, kafamda hiçbir soru işareti olmadan oradan ayrıldım.

Şimdi Haziran ayının 17'sine kadar izinliyim. Bu cuma bir aksilik olmazsa Türkiye tatilim başlıyor. İçimde hem Türkiye'ye gidecek olmanın telaşı hem de döner dönmez yeni işe başlamanın heyecanını taşıyorum.

Daha öncede yazmıştım. Yine yazıyorum. Güzel dileklerinize ihtiyacım var. Eksik etmeyin.

Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.