19 Ağustos 2019

Kahve Bahane #48


Kafan boşken yazamazsın, doluyken yazamazsın. Yok mu bu işin bir orta yolu. Kahve bahane serisine bir yenisini eklemek için yine bilgisayar karşısındayım. Evde haşlanmış mısır kokusu hakim. Ağrıyan ayaklarımı sandalyeye uzattım. Birkaç satır yazdıktan sonra mısırımı tuzlayıp yemeyi planlıyorum.

Bu aralar doyma hissimi kaybettim. Yedikçe yiyesim geliyor. Bu yüzden kendimi biraz firenlemeye karar verdim. Lakin bugün arkadaşımın benim için getirmiş olduğu koca bir paket probis sonrası frene basma işini biraz erteledim. Probis benim favorim. Polonya sınırlarında bulmak da imkansız. Bu yüzden 10'lu paket bitene kadar keyfini çıkarmalıyım.

Keyif demişken hafta sonu uzun bir aradan sonra doğa yürüyüşüne çıktım. Mental olarak iyi geldi. Yürürken sadece aman buradan kaymayayım, dur şurayı tırmanayım, bu çiçekler de ne güzelmiş bir fotoğraf çekeyim derken; hiçbir şey düşünmediğimi fark ettim. Zihnimi boşalttım.

Bu aralar kafamın içi mısır çarşısı gibi. Nedenini sonra yazacağım. Tam anlamıyla netleşsin bakalım. Düşünmem gereken, karar vermem gereken ve yapmam gereken bayağı bir iş var. Bunlar bazı geceler uykumu kaçırıyor. Enerjimi düşürüyor.

Enerjim düşük derken, ruhen olanından değil fiziken olanından bahsediyorum. Bazı günler kendimi çok yorgun hissediyorum. Bunun bir anda soğuyan ve aynı hızla ısınan havayla bir ilgisi olabilir. Çünkü etrafımdaki insanlarda aynı şeylerden şikayetçi. Laf aramızda bu aralar D vitamini içmeyi kestim. Sanırım var olan güneş yeterli gelmiyor.

Enerjimi yükseltmek için evde yaptığım spor hareketlerine yeniden başladım. Her gün üç hareket yapıyorum. En fazla  9 dakika sürüyor. Onun yanı sıra işe bisiklet gidip geliyorum. 1 saat de pedallamış oluyorum. Ama gelin görün ki koşmaya halim yok. Bu beni biraz üzüyor. Yeniden düzenli koşmaya başlamam lazım.

Yeniden başladığım şeylerden biri de resim çizmek oldu. Şöyle kendime göre bir kurs bulup gitsem tadından yenmez sanırım. Son zamanlarda şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum diye dolanıp durduğumu fark ettim. Bununla ilgili kendimi eleştirdim biraz. Dillendirdikçe yapamıyorum. Sadece lafta kalıyor. Dillendirmeden bir anda yapmak lazım sanırım. Mesela ingilizce öğretmeni olan Azeri bir arkadaşım var. Neredeyse altı aydır ingilizce pratik yapalım kendi aramızda diyorduk ve hep dediğimizle kalıyorduk. En son buluşmamızda jet hızıyla karar aldık. Ve bundan böyle birbirimize ingilizce yazmaya karar verdik. Türkçe yazan bir sonraki buluşmada hesapları öder dedik. Böyle aniden olunca oldu. Bir haftadır ingilizce yazışıyoruz.

Yazmayı severim. Bazı zamanlar enerjisi düşük yazılar üretiyorum. Sanırım bu kahve bahane yazısı da onlarda biri oldu. Ne yapalım, bu da böyle olsun değil mi?

Şimdilik bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ağustos 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler #Olmak


Bugün hava hafif kapalı. Pedallarken rüzgar yüzüme çarpıp duruyor. Bir ayağım aşağı,bir ayağım yukarı; bu ritmik hareket tekrarı sayesinde tekerim dönüyor. Sanki ben olduğum yerde dengede durmaya çalışırken dünya altımda dönüyormuş gibi hissediyorum. Gittiğim yolun her iki yanı ağaçlarla kaplı. Yapraklarını yollarına dökmeye başlayan bu ağaçlar doğada olmak ve durmak fiilini ne zamandır gerçekleştiriyor bilmiyorum. Sonra bir anda aklıma olmak fiili geliyor.
Olmak...
Sağlıklı olmak,
Hasta olmak,
Aşık olmak,
Mutlu olmak,
Üzgün olmak,
Neşeli olmak,
Kederli olmak,
Huzurlu olmak,
Hüzünlü olmak,
Genç olmak,
Yaşlı olmak...

Ne çok olmak fiiline gebe bu hayat. İnsan hep bir şeyler olma telaşında. Olmadığı zaman ne olacağından habersiz, daima olmak fiilinin peşinden sürükleniyor. Olmaya çalışırken, olamadıklarına üzülüyor. Olduğunda ise sevinmek yerine hep daha fazlasını olmak için çabalıyor. Tam bu esnada Bülent Ortaçgil kulağıma "Olmalı mı? Olmamalı mı? diye fısıldamaya başlıyor. Müziğin sesini biraz daha açıyorum ve evde olmak fiilini yerine getirmek üzere bir ayağım aşağı, bir ayağım yukarı; ritmik hareketler tekrarı ile pedellamaya devam ediyorum.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Ağustos 2019

Kahve Bahane #47


Bir anda yazmaya karar verdiğim bir kahve bahane yazısı ile karşınızdayım. Çok değil iki  saat önce harıl harıl temizlik yaparken, aklımda bilgisayar başına geçip yazı yazma fikrinden eser yoktu. Bu yazı spontane gelişiyor. Bu yüzden beklentilerinizi yüksek tutmamanızı öneririm.

Öncelikle gelen Ağustos ayına merhaba diyelim. Benim için biraz koşuşturma barındırıyor bünyesinde. Olsun barındırsın bakalım. Zaten hayat hep bir koşuşturmadan ibaret değil mi?

Kendi kendime soru sorup, cevaplama huyum blogum dışında da beni ele geçirmiş durumda. Az önce kendime bir soru sorup aynadan geçerken kendime cevap verdim. Sonra da aferin Yasemin kendi kendinle konuş, pek akıllıca bir hareket dedim. Bu hikayede yer alan olumlu çıkarım ise kendimi eleştirme yetisine sahip olmam. Kendimi çoğu zaman acımasızca eleştiririm. Kendime gaz veririm. Ne kadarı işe yarıyor bilmiyorum ama kendimle seviyeli bir ilişkim var.

Polonya'da insan ilişkilerinde tuhaf bir noktadayım. Ne iyi ne kötü. Benim çekingenliğim, onların aşırı bireysel olması arkadaşlığımızın ilerlemesine engel. Şu an her şey stabil diyebilirim. Bazen bu duruma içten içe üzülüyorum. İş yerinde sabah kahvemi almak için mutfağa gittiğimde kahvaltı sofrasında kızları muhabbet ederken görüyorum. Makine, kahve fincanımı doldururken çok eskilere gidiyorum bir anlık. Kısa molalarda iş yerinde yaptığım saçma sapan muhabbetleri özlerken buluyorum kendimi. Sonra makine hop kahven doldu diyor. Daldığım yerden çıkıyorum aniden.

Bu ay tatilciler denizlere dalarken ben de kitap sayfalarına dalmaya kararlıyım. Günlük bir saatlik okuma saatimi yukarılara taşıyabilsem hiç fena olmayacak. Şimdi işe bisiklete gittiğim için yolda kitap okuyamıyorum. Yakın zamanda havalar bozduğunda, işe otobüsle gitme devri geldiğinde, yol sayesinde okuma saatime 30 dakika daha eklemiş olacağım.

Eklemek derken, bloga yeni bir seri ekleyebilirim. Aslıda aklımdaki proje tam olarak oturmadı. Bisiklet süren kızın aklından geçenler adlı bir yazı yazdım geçen hafta. Şimdi bir yazı da taslakta bekliyor. Hep aynı başlıkla mı yayınlamalıyım, yoksa kahve bahane serisi gibi # mi kullanmalıyım. Kararsız kaldım.

Bisiklet sürerken aklıma yazacak çok şey geliyor. Bazen aklımdan geçenleri sonradan hatırlamadığım için kendime kızıyorum. (Ben kendime kızmayı bir huy haline mi getirdim?) Buna geçen hafta bir solukta izlediğim Masum adlı dizideki bir karakterden esinlenerek bir çözüm yolu buldum sayılır. Henüz denemedim. Dizideki karakter bir kayıt cihazı kullanıyordu. Gir diyip konuşmaya başlıyor, bitirirken de çık diyordu. Pek bir hoşuma gitti. Ben de aynı şeyi bisiklet sürerken yapabilirim diye düşündüm. Aklıma gelenler için ses kaydı yapıp sonra onları bir araya getirme fikrinin tohumlarını attım. Bakalım o tohumlar filizlenecek mi? Yoksa sulamadığım için yok olup gidecek mi?

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur diyen atalarımıza selam olsun. Bu selamın nedeni geçen ay aldığım menekşemin masamı süslemeye devam etmesi. Suyunu kontrollü veriyorum. Eski yapraklarını ve solan çiçeklerini kesiyorum. Bazen halini hatırını soruyorum. Şimdilik yeni tomurcuklarını bir bir patlatıyor. Her gün biraz daha büyüdüğünü görüp, yeşil yapraklarının üstünde açan mor çiçekleri izlemek beni mutlu kılıyor. Anlayacağınız maşallahı var. Umarım böyle devam eder.

Devam eden şeylerin hep güzel olması dileklerimi buraya bırakıp, bu kahve bahane yazısını da sonlandırma vaktidir. O zaman ne diyoruz;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.

Krakow - 22:53

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Temmuz 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Temmuz


Ne umdum ne buldum serisine başladığımda acaba her ay sonu yaşantımın z raporunu çıkarabilecek miyim dedim. Bu yazı, z raporumun yedincisi. İstikrarlı bir şekilde devam eden bir seri oldu. Yaklaştığım, yakaladığım, geride bıraktığım, peşinden koşmaya devam ettiğim hedeflerimi görmek açısından güzel oluyor. Fakat gelin görün ki ben Temmuz ayında kendime bir plan yapmayı, hedefler koymanı unuttum. O nedenle bu yazı geçen aylardan biraz farklı olacak gibi.

Temmuz ayından tabii ki güzel bir hava umdum. Eh işte umduğumu da kısmen buldum diyebilirim. İlk iki hafta hava biraz nazlıydı. Son iki hafta ise oldukça güzel. Yani iki iyi hafta, iki kötü haftayı götürdü, elde var sıfır. Ağustos ayında da güzel bir hava umuyorum. Çünkü Eylül bir demek, artık Polonya'nın iyice soğuyacağı günlerin habercisi demek.

İşe başladığımdan bu yana hayalim güzel havalarda ulaşım aracı olarak bisikletimi kullanmaktı. Bu ay bol bol pedallamıyı umdum. Umduğumu da buldum. Toplamda 290 km pedalladım bu ay. Bisiklet kullanırken endomondo adlı bir program kullanıyorum. Böylelikle geçmişe dönük tüm verilerim elimin altında oluyor.

Kitap hedefim yoktu bu ay. Türkiye'den gelirken getirdiğim kitapları okumayı umdum. Kitaplığımda dört adet bitirilmiş kitap buldum. Okuma hızım düştü. Böyle giderse senelik kendime belirlediğim kitap okuma hedefime ulaşamayacağım. Bu ay okuduğum iki kitabı pek severek okumadığı söylemem lazım.

1- Biz Hep Şatoda Yaşadık - Shirley Jackson kitabı  
Bu kitap hakkında olumlu olduğu kadar olumsuz yorum da okudum. Gotik dönemi, o tür yapıları, yapıtları oldukça seven ben için güzel bir seçimdi. Kitapta farklı bir gizem vardı. Konu gizemli, keza anlatım tarzı da öyle. Kitabın ilk sayfalarında aklıma Küçük Prens geldi. Küçük Prens bir kız olsaydı ismi kesinlikle Merricat olurdu. Çevrilen yaprakların sayısı arttıkça, artık içinde gezintiye çıkabileceğim bir görsel oluştu beynimde. İşte o görsel "Bayan Peregrine'ın Tuhaf Çocukları" adlı film sahnesinden kesitler ile eşleşti. Merricat artık benim hayalini kurduğum dünyada anlattı hayat hikayesini ve kitap bitti.

2- Bence Katil Öldürdü -  Kurtcebe Turgul
Çerez tadında dediğim kitaplardan biri. Bir radyo tiyatrosunun kitaplaşmış hali. Nasıldı derseniz, okumasanız da olur derim. Eksikliğini hissetmezsiniz. Benim gözümde hiçbir kitap böyle acımasızca eleştiriyi hak etmez. Eminim ki radyo tiyatrosu olarak dinleseydim beğenirdim. Fakat okurken aksanlı karakterin olduğu bölümler beni çok rahatsız etti. Bu kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunabilirim. Bu kitap benim ellerim yerine, lise veya ortaokul çağlarında birinin ellerinde olsaydı eminim daha fazla zevk alırdı.

3- Bir Ömür Nasıl Yaşanır? - İlber Ortaylı kitabı
İlber Ortaylı'nın bu kitabını sıkılmadan okudum. İçinde acımasız eleştiriler, ufuk acacak bilgiler, acaba ben ne yapıyorum sorusunu size sıkça sorduracak satırlar var. Kitabın en güzel yanı ise benim de hayran olduğum İtalya hakkında güzel bilgiler içermesiydi. İlber Ortaylı ile sohbet ediyormuşum gibi hissettim. Bu hissi de çok sevdim.

4-  Tıkanma - Chuck Palahniuk kitabı
Dövüş Kulübü'nü herkes bilir. Enteresan konusu ile oldukça ilgi çekici bir kitaptır. Evet evet yanlış duymadınız. Aslında o sevilen film senaryosu bir kitaba ait. İşte efendim Dövüş Kulübü'nün yazarının bir diğer kitabı da Tıkanma. Adı gibi okuyanı tıkıyor. İçeriği oldukça seksüeldi. Konusunu da pek beğendiğim söylenemez. Sadece yazarın kendine has anlatım tarzı güzeldi. Zaten o tarzı olmasa kitabı bitirmez yarım bırakırdım.


Uzun zamandır dizi izleyemiyorum. Ya hemen uykum geliyor. Ya da hemencecik sıkılıyorum. Bu ay Masum adlı mini diziyi izledim. Böyle güzel diziler çekebilecek düzeydeysek neden çekmiyoruz ki! Konusu ve oyunculukları ile beni ekrana kitledi. Muhafız öyle güzel, böyle güzel demeyin lütfen. Masum'u izleyin ve aradaki farka bakın. Öyle konuşalım.


Bu ay bloguma en azından haftada bir içerik gitmeyi umdum. Umduğumu da buldum diyelim. Toplam dört adet yazı yazdım bu ay. Aslında burada bir özeleştiri yapmam lazım. Sanki bu ay blogumu biraz yalnız bırakmış gibi hissediyorum. Taslakta bekleyen dört yazı daha var. Fakat bir türlü görücüye çıkacak kıvama gelmediler, gelemediler. Arada bir tıkanıyorum. Sanırım bu dönem de onlardan biri.

Zorlamanın bir manası yok. Eminim ki yazma isteğiyle dolup taşacağım günler pek yakında yine geri gelecek.

Umulan olmayınca, bulunan da az oluyor. Temmuz ayına bakınca bunu anladım. O zaman, tez vakitte Ağustos ayında güzel bir umulanlar listesi yapmalı ve aya bomba gibi başlamalı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Temmuz 2019

Karınca Kafe - Gün Batımı


Burası hayalleri büyük kendisi küçük bir kadının kafesi. Bu satırlarla tanıdınız siz Karınca Kafeyi. Her gün misafirlerine mis kokulu çörekler hazırlar bu kafenin sahibi. Gün batarken tezgahının üstündeki çörekler biter. Tüm gün boyunca sayısız kez demlenen çay ve kahve kokusunun enfes karışımı kafenin duvarlarına siner. Yaz olunca kafenin önündeki yaseminlerin kokusu eşlik eder çay ve kahve kokusuna. 

Karınca Kafenin küçük bahçesinde, bahçe çitlerini saran yaseminlerin karşısında iki tane beyaz masası, onları çevreleyen beyaz sandalyeleri, yerdeki saksıların içinde açan rengarenk çiçekleri, masaların üstünde minik taze lavanta ve fesleğen saksıları var. Gün batımında bir delikanlı gelir oturur o beyaz masalardan bir tanesine. Siyah bir takım elbise giyer yaz kış demeden. Masaya oturur oturmaz ince belli bardakta demli bir çay söyler kendine. Ceketini çıkartır asar sandalyesinin arkasına. Yanından hiç ayırmadığı çantasından siyah ciltli bir defter çıkartır. Kalemini parmaklarının arasında bir iki tur çevirir, masanında duran çayından koca bir yudum alır ve yazmaya başlar. Adeta kalemiyle sohbet eder gibi yazar. O kalemine anlatır içindekileri; kalemi de deftere döker söylediklerini, düşündüklerini. Çayını bitirdiğinde, yazmayı bırakır. Kalemini öper. Defterini kapatır. Kadına içten bir tebessümle iyi akşamlar diler. Bu böyle aylar boyunca sürer. Yaz kış demenden her gün aynı saate gelir bu delikanlı. Aynı ritüelleri bıkmadan tekrarlar. 

Sonra bir gün delikanlı gelmez olur. Kadın acaba ne oldu diye düşünmekten kendini alamaz. Aradan günler geçer, delikanlı uğramaz olur karınca kafeye. Kadın üzülür. Onun geleceği saate yakın her gün taze çay demlemekten vazgeçmez. Bir umutla delikanlının geleceği günü bekler. Günler haftaları, haftalar ayları kovalar. Kadının umudu geçen günlerle birlikte azalır. Bazı gün batımlarında gözleri dalar, acaba şimdi nerede diye düşünmeden edemez. 

Bir gün batımında kadın yine mis gibi çayını demlemişken, elinde paketiyle bir kargo görevlisi girer içeri. Bu paket bu kafenin sahibi için der. Kadın şaşırır. Paketin üstünde kimden geldiğine dair hiçbir bilgi yoktur. Kadın büyük bir merakla paketi açar. Paketin içinden Gün Batımı adlı bir kitap çıkar. Yazarını daha önce tanımadığı bir kitap. Hemen sayfalarına göz atmaya başlar. Kitabın ilk sayfasında, "Bana ilham veren Karınca Kafe'nin sahibi güzel kadına teşekkürler" diye bir not ilişir gözüne. İşte o zaman her gün batımı kafesine gelen delikanlının kitabını elinde tuttuğunu anlar. Gözleri dolar. Kendine ince belli bardakta demli bir çay doldurur ve delikanlının kitabını yazarken oturduğu sandalyeye oturup kitabı okumaya başlar...


Devam edecek...
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Temmuz 2019

Bisiklet Süren Kızın Aklından Geçenler


Geçen seneydi. Bir ara kendime bir karakter oluşturmayı ve o karakteri çizerek aklından geçenleri yazmayı planlamıştım. Sonrasına karakter denemem başarız oldu. İçime sinen bir çizim çıkmadı ortaya. Projemi rafa kaldırdım.

Bugün işten eve pedallarken, yine aynı başlık geldi düştü aklıma. Bu sefer başlıkta küçük bir değişiklik yaparak karakter yerine bisiklet süren kızın aklından geçenleri yazmaya karar verdim. Devamı gelir mi, gelmez mi bilinmez. Şimdilik başlığı oluşturmakla işe başlayalım. Gerisini zamana bırakalım.

Başlangıçlar her zaman sancılı olur. Yeni bir iş, yeni bir hayat, yeni arkadaşlar, yeni, yeni, yeni... Alışana kadar hem sizi fazlasıyla yorar hem de zevk verir. Bisiklet süren kız bugün pedallarken bunu düşündü. Her gün takip ettiği rotada ilk pedalladığı günü, yolları bilmediği için tedirgin olduğu günleri anımsadı. Şimdi ise tüm yolu biliyor. Nerede tümsek var, nerede bir dönemeç var, hangi virajda önüne bir yaya çıkabilir; hepsinden haberdar. Alıştıkça pedallamaktan daha da fazla zevk almaya başladı. Yeni başlangıçların şerefine pedalladı bugün. Hafif yağmur altında, rüzgar tenini okşarken yeni başlangıçların getirdiği salaklıklara kızdı. Yaptığı hatalara, sanki hiçbir tecrübesi yokmuş gibi davranmasına kızdı. Sonra bunları düşündüğü için kendine kızdı. Kendi de biliyordu aslında zaman her şeyin ilaçıydı. Zaman geçtikçe kendine olan güveni yerine gelecekti. Artık yaptığı saçma sapan hataları yapmayacaktı. Şimdi elinin ayağının titrediği her şeyi gözü kapalı yapacaktı. Çünkü daha önce yapmıştı ve şimdi yapmaması için hiçbir neden yoktu.

Bisiklet süren kız bugün yağmur altında pedalladı. Yollar ıslakken tekerleğin çıkardığı sesi dinledi. Kalbinin sesine kulak vermesi gerektiği anımsadı. Yolculuğu bittiğinde kendini daha huzurlu hissetti. Gelecek güzel günleri düşündü ve yeni bir güne enerji depolamak üzere yatağına girdi.


Not:  Bisiklet süren kızın aklında geçenler tamamen hayal ürünü olup, gerçek kişi ve kurumlarla hiç bağlantısı yoktur.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Temmuz 2019

Kahve Bahane #46


Bir pazar günü. Havanın kötü olmasından mütevellit evde geçirilmiş bir pazar. Verimli geçtiği için tüm gün evden dışarı adımımı atmadığıma pişman olmadığım bir pazar. Huzurlu bir günün ardından çayımı yaptım. Evde en sevdiğim yer olan çalışma masamın başına geçtim. Yeni bir kahve bahane yazısı için güne uygun olan Foggy Day adlı parçayı açtım.

Yeni bir ay, okunacak yeni kitaplar; şimdi sırada Bir Ömür Nasıl Yaşanır adlı kitap var. Sabah mis kokulu bir kahve eşliğinde iki saat kitap okudum. Ara ara cama vuran yağmur damlaları eşlik etti kitabıma. Her gün kitap okumaya belirli bir zaman ayırıyorum, fakat böyle geniş zamanlarda okuduğumda aldığım tadı almıyorum. Kendime harika bir kitap ziyafeti çektim. Muhtemelen bu yazı bittikten sonra kitaba kaldığım yerden devam edeceğim. Her gece yatmadan kitap okumak artık bende bir alışkanlık halini aldı.

Bayağıdır resim çizmiyordum. Bugün öğleden sonramı resim çizmeye ayırdım. Kağıtlarımı ve kalemlerimi özlemişim. Müziğin akışına kendimi bıraktım. Kalem beyaz sayfanın üzerinde aktı gitti. Resmen bir terapi gibi. Yaklaşık iki saat sonunda kendimi rahatlamış hissettim. Azıcık da kızdım kendime. Neden bu kadar ara verdim diye.

Havanın kapalı oluşu insanı tembelliği itiyor. Bir ara gaza gelip, koşsam mı diye düşündüm ve düşündüğümle kaldım. Baktım böyle olmayacak. Evde yarım saatlik bir egzersiz programı yaptım. Klasik hareketlerim var. Onun yanı sıra nabzımı yükseltmek için de ip atladım. İp atlamak gerçekten kısa sürede canınızı çıkarabilecek bir aktivite. Eğer çok kısıtlı zamanınız varsa, ip atlayın derim.

Yeni işe başlayalı bir ay oldu. İşe başladığımdan bu yana her gün yaklaşık 12-13 kilometre pedallıyorum. Yok böyle bir zevk! Havaların soğumasını hiç mi hiç istemiyorum. Geçen hafta bir gün yağmurluydu hava ve ben bisikletimle gidemedim. İçim cız etti resmen. Keşke Krakow'un havası biraz daha güzel olsa. Zaten aşığım bu şehire, o zaman kör kütük aşık olurum sanırım.

Biraz da yapamadıklarımdan dert yanayım. Yabancı dil çalışmayı bıraktım. İngilizce okumalar ve Lehçe çalışmalarımdan eser yok. Böyle olunca da gerilediğini hissediyorum. Buna biraz canım sıkkın açıkcası. Hele İlber Ortaylı'nın dil konusunda söylediklerinde sonra. Kendime daha bir kızar oldum. Sanırım benim zayıf noktam da bu. Nedir benim bu dillerden çektiğim.

Yapamadıklarım arasında da biraz cesaretli olamamak var. Motor almak istiyorum. İçten içe de korkuyorum. Herkes scooter ile başla diyor. Ama bilmiyorlar ki o benim ruhuma ters. Ben gerçek bir motor sürmek istiyorum. Motor gruplarına üye olup uzun yol yapmak istiyorum. Hani ölmeden önce yapılacaklar listesi var ya sanırım benim bu isteğimin yanında bir tik olmayacak. Ne yapalım, ben de bu güne kadar attığım tiklerle avunurum.

Nedense bu son bir aydır bloga yazı yazarken kıvranıyorum. Büyük bir yazma isteğiyle oturuyorum bilgisayar başına. Aklımda dönüp dolaşan kelimeler var. Bir türlü sıraya sokamıyorum. Taslakta bekleyen o kadar çok paragraf var ki. Bazısının ilk girişi yok. Bazısında da giriş var gerisi yok. Bakalım onları adam etmeyi başarırsam yayınlarım. Yoksa öyle ömür boyu taslakta kalmaya mahkumlar.

Bak yine aynı şey oldu. Yazını buraya kadar oldukça akıcı bir şekilde yazdım. Şimdi kapanışı yapmak için kıvranıyorum. Daha fazla kıvranmadan klasik kapanış cümlemle yazısı sonlandırıp, okuma keyfime geri dönme zamanı.

Bir sonraki Kahve Bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.
BTK 22:17

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Temmuz 2019

Kısa Hayatın Uçan Kuşlarıyız

Kapak görseli bana özel. Kız kardeşime teşekkürler.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor. Üstüne sayfalarca yazı yazılabilecek ömrü, iki dize ile ne de güzel anlatmış Cemal Süreya. Biz bu kısa hayatın uçan kuşlarıyız. Doyasıya uçup hayatın tüm güzellikleri tatmak veya bir dala tüneyip tüm ömrü geçirmek... Tamamen kişisel bir tercih. Benim tercihim ise kanat çırpmayı hiç bırakmamaktan yana. Yeni yerler görmeye, deneyimlemeye ve yeni şeyler öğrenmeye devam etmek istiyorum. İlber hocaya göre de yeni şeyler öğrenmek için son üç sene girmiş bulunuyorum. Aman üç sene çok uzun, insan birçok şey yapar diye düşünüyoruz. Fakat öyle olmuyor. Teoman'ın da dediği gibi; Nasıl oluyor? Vakit bir türlü geçmezsek; yıllar, hayatlar geçiyor. Geçiyor sevgili Teoman! Biz de şaşkınız.

Her doğum günümde kendim için bir şeyler karalamayı adet haline getirdim. Bu sene de o gün geldi, çattı. İyisiyle, kötüsüyle, saçımda çoğalan beyazlarla bir yılı daha geride bıraktım. Yapmak istediklerimi yapmaya, hayattan zevk almaya devam. Son yıllarda içime bir Pollyanna kaçmış gibi. Yaş aldıkça karamsarlıklarımı elimin tersiyle itiyorum. İnsanlar daha az acıtıyor canımı. Daha az kalbim kırılıyor. Daha az sinirleniyorum, Daha çabuk affediyorum. Daha az konuşuyorum. Daha fazla dinliyorum. Kendime daha fazla vakit ayırıyorum. Zaman geçiyor. Gençlik elden gidiyor diye hayıflanmak yerine, hayatıma hep dahaları katıyorum.

Geçen senelerde yazdığım yazılarda Yolun Yarısı dedim, Ne Kadar Yaşadığın değil, Nasıl Yaşadığın Önemli dedim. Bu sene de Kısa hayatın Uçan Kuşlarız diyorum.

Kanatlarım yoruluncaya kadar uçmaya, yeni şeyler keşfetmeye, küçük şeylerden mutlu olmaya, hayatımda olan güzellikler için şükretmeye, hayal kurmaya, içimdeki çocuğu büyütmemeye, yaşadığım andan zevk almaya ve kendimi sevmeye devam. Hayat kısa dedim; bu da böyle kısa ama içinde aslında çok şey anlatan bir doğum günü yazısı olsun.
Hoş geldin yeni yaşım. Benimle hayattan zevk almaya hazır mısın? Kemerini bağla, uçuşa geçiyoruz.


* Bu harika kapak görseli için kız kardeşime teşekkürü bir borç bilirim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Temmuz 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Haziran


Ne umdum ne buldum serisini yazmaya karar verdiğim günü daha dün gibi hatırlıyorum. Oysa ki üstünden altı ay geçmiş. Zaman nasıl hızlı akıp gidiyor. Yaz aylarında enerjim yükseliyor. Ben resmen güneş enerjisi ile çalışan oyuncaklar gibiyim. Herkesin dert yandığı güneş beni mutlu ediyor. Bunun yaz çocuğu olmamla bir ilgisi var mı bilmiyorum. Bana kalsa mevsim hep yaz olsun. Kahve bahane yazılarımda defalarca dile getirdim gibi Haziran ayı benim için oldukça hareketliydi. Şimdi bakalım Haziran ayında ne ummuşum ve ay bittiğinde neler bulmuşum.

Haziran ayında güzel bir tatil yapmayı umdum. Umduğumu da fazlasıyla buldum. Aylar öncesinden ailemle geçireceğim bir otel tatili planlamıştım. Otel tüm beklentilerimizi karşıladı. Bir hafta Kuşadası'nın o güzel havası eşliğinde deniz, kum, güneş üçlüsü sayesinde ruhum huzura erdi. Sonrasındaki bir haftaya İzmir ve İstanbul ziyaretini sığdırdım. 15 günlük tatilin her günü dolu dolu geçti fakat bu bana yetmedi. Tatil güzel şey. Özellikle kadınların her şey dahil otellerde tatil yapması lazım. Çünkü tatil süresince hiçbir işe elinizi sürmüyorsunuz. İşte o zaman, tatil gerçek bir tatil oluyor.

Tatilimi plana dahil ederek okuyabildiğim kadar kitap okumayı umdum. Haziran ayında kitaplığımda biten beş kitap buldum. Tatil boyunca hep basılı kitap okudum. Türkiye'den e-kitaplarını bulamadığım kitapları aldım. Bavula attım. Şimdi onları okumaya devam ediyorum. Bu sefer bir değişiklik yaptım. Okuduğum bu beş kitap da Türk yazarlarınındı. Tatilde okunabilecek, insanı yormayan kitaplardı.

1- Erken Kaybedenler - Emrah Serbes
2- Değirmen, Kağnı, Ses - Bütün Öyküleri 1 Sabahattin Ali
3-Kambur - Şule Gürbüz
4- Tarihi Hoşça Kal Lokantası - Şermin Yaşar
5- Sandık Odası - Sezgin Kaymaz.

Yeni iş yerime hızlıca adapte olmayı umdum. Umduğumu da kısmen buldum. Başlayalı iki hafta olmasını rağmen sanki çok uzunca bir süredir orada çalışıyormuşum gibi hissediyorum. İşe başlamanın kendine has sıkıntıları var tabii. Şirket içi işleyişe alışmak, insanlarla kaynaşmak, daha önceki işleri devralmak gibi. Bu süreç biraz sancılı geçiyor. Fazla mesai yapıyorum bu aralar. Umarım yakın zamanda işler rayına oturur ve her şey daha güzel olur.

İşe giderken ulaşım aracı olarak bisiklet kullanmayı umdum. Bu güzel havalar sayesinde umduğumu buldum. Artık sabah ve akşamları altı kilometre pedallıyorum. Koca kış bunun hayalini kurdum. Havalar iyice soğuyana kadar işe bisikletimle gideceğim. Yağmur olmasın yeter. Her gece hava durumunu kontrol edip, umarım yarın yağmur yoktur diyorum. İşten geç çıktığımda beynim sulanmış oluyor. Sonra bir bakıyorum benim kızım beni orada bekliyor. Bisiklet sürmek tüm iş stresimi alıp götürüyor benden. Kendime bir liste hazırladım. Takıyorum kulaklığımı, açıyorum çalma listemi. Yollar akıp geçiyor tekerleğimin altından. Rüzgar sulanan beynimi kurutuyor.

Haziran ayında sporumu aksatmamayı umdum. Tatile rağmen umduğumu buldum. Tüm gün yedikten sonra gece otelin içinde koşup durdum. Böylelikle her şeyden yememe rağmen kilo almadım. Sabah İzmir sıcağında koşmak bir hayli zor. Sabah erken saatlerde koşmak lazım. Yanlışlıkla sabah sekizden sonra koşmaya kalkarsanız buharlaşırsınız. Krakow'a döndükten sonra koşuya biraz ara verdim. Çünkü şimdilerde sürebildiğim kadar bisiklet sürmek istiyorum. Havalar biraz serinleyince yine koşu rutinime döneceğim. Spor salonundaki koşu bandı beni bekliyor.

Acıkçası Haziran ayında Bir Tutam Karınca'ya fazla vakit ayıramam diye umuyordum. Bu sefer umduğumu bulmadığıma sevindim. Ben tatildeyim diye buralar boş kalmadı. Haziran ayında dört yazı paylaştım. Tatilde mikro öykülerime yenilerini ekledim. Birini yayınladım. Bir diğer defterimde taslak olarak bekliyor. Ben insanları gözlemleyip onların bana hissettirdikleri şeyleri kaleme almayı seviyorum. Çoğu hikayemin kahramanını ben bile tanımıyorum. Yoldan geçen biri, gittiğim kafede yan masamda oturan biri bana ilham verebiliyor. Tatilde de birçok kişiyi gözlemleme imkanı buldum. İşte benim mikro öykülerim böyle oluşuyor.

Dönüp yazıyı baştan sona okuyunca Haziran ayının güzel geçtiğini görmek güzel. Darısı Temmuz ayının başına. Bence Temmuz da güzel geçer. Çünkü yaz tüm hızıyla devam ediyor. Ayrıca Temmuz benim doğum günümü içinde barındırıyor. O zaman ne diyoruz; bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------

Paylaş:

25 Haziran 2019

Kahve Bahane #45


Kahve içme isteğim zamandan bağımsız gelişiyor. Kahve bahane serisine bir yenisi eklemek için bu gece bilgisayar başına geçtim. Masamda da mis kokulu kahvem bana eşlik ediyor. Saat 22:33 olmasına rağmen ben birazdan kahvemi yudumlamaya başlayacağım. Kahve birçok kişinin uykusunu kaçırması ile ünlü lakin bende pek işe yaramıyor. Kahveyi içip hemen ardından uykuya dalabilen bir bünyeye sahibim.

Bazı şeyler bazı bünyelerde farklı etkiler yaratabiliyor. Krakow halkı sıcaktan yana dertli bu aralar. Onlar dert yanadursun, ben bu sıcak havalar yüzünden mutluyum. Hatta o kadar mutluyum ki yeni işe alışma evresini bile daha çabuk atlatıyorum. Bunda daha yeni tatilden dönmüş olmanın da payı azımsanamayacak kadar büyük.

Tatil güzel şey. Bu güne kadar kötü diyeni duymadım. Ama her şey dozunda güzel. Hep tatil olsa emin olun bir işiniz olmasını istersiniz. Tecrübe ile sabittir. İnsanoğlu böyle, her zaman elinde olmayanı arzular. Elde ettikten sonra da ya kıymet bitmez ya da şükretmez.

Şükür önemli. Mesela ben her gün iş yerinde mutfağa doğru yürürken, koridorun hemen dibinde bulunan diğer ekiple çalışmadığım için şükrediyorum. Laf aramızda ilk görüşmemi o ekiple yapmıştım. Onlar olumsuz cevap dönmüşlerdi. Şimdi oradan her geçişimde, oh iyi ki olumsuz dönüş yapmışlar diyorum. Ne diyelim; Allah ağzımızı tadını bozmasın.

Damak tadı da farklı bir araştırma konusu bence. Türkiye'den döndüğümden beri bunu düşünüyorum. Bizim bayılarak tükettiğimiz birçok yemeği dünyanın çoğu yerinde bilmiyorlar bile. Keza biz de onların yediklerinden bi haberiz. Böyle düşününce insanların kendilerini, kültürlerini yerlere göklere sığdıramamasına bir anlam veremiyorum. Yani o coğrafyada doğmuş olmak bir ayrıcalık değil. Sadece random bir olay.

Anlam veremediğim bir diğer konu ise insanların tembelliği. Niye böyleyiz? Neden tembelliğe çok yatkınız? Burada hemen bir öz eleştiri yapmam gerek. Tatil dönüşü spora ha başladım ha başlıyorum derken iki haftayı yedim bitirdim. Hafif koşu ve evde yaptığım günlük hareketler dışında daha spor salonuna adım atmadım.

Yeri gelmişken yiğidi öldürüp hakkını yemiyoruz. (Burada bahsi geçen yiğit ben oluyorum). Havaların güzelliğini fırsat bilip bisiklet sürmeye başladım. Ne çok özlemişim bisikletimi. Binmeden önce canım bebeğim diye seviyorum kendisini. Bence o da beni seviyor. Güzel bir ikiliyiz. Bugün hayatımda ilk defa işe bisikletle gittim. Bu benim hayallerimden biriydi. Seneler önce Amsterdam'a gittiğimde sokaklarda bisiklet ile işe giden insanları gördüğümde "ah keşke ben de işe böyle bisikletle gidebilsem" diye düşünmüştüm. O gün evrene fırlattığım bu mesaj seneler sonra bumerang edası ile döndü dolaştı beni buldu.

Düşünce de önemli. Nerede ne düşündüğüne, ne istediğine dikkat etmeli insan. Evren bir gün düşündüğünü önüne lök diye çıkartıyor. Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen olaydaki kıssadan hisse ise "güzel düşün, güzel olsun". Benden söylemesi.

Yine Bir Tutam Karınca'nın sloganı olan "her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam değil" tadında bir yazı oldu. Daha çok daldan dala atlamadan yazıyı sonlandırma zamanı geldi çattı. O zaman ne diyoruz;

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Haziran 2019

Araba



Araba alacağını söylediği zaman çevresindekiler tarafından yadırgandı. Babasını vahim bir trafik kazasında kaybetmişti. Nasıl araba sürmeye cesaret edebilirdi. Hiç mi korkmuyordu. Bu söylemler arasında o ehliyet kursuna kayıt oldu. Direksiyon başına ilk geçişiydi. Eskiden babasıyla yaptığı uzun yolculuklarda babası ona tabelaları öğretmişti. Bu yüzden sınavları vermesi kolay oldu. Çok da eğlenceli bir grupla pratik eğitimini tamamladı. Sınav günü gelip çattığında, oldukça yüksek bir puan alarak ehliyetini aldı.

Aradan çok az bir zaman geçti. İlk arabasını aldı. Arabası badem kabuğu rengindeydi. Bir tanıdığıyla biraz alıştırma yapmaya karar verdi. Geceleri çıktı trafiğe. Direksiyon başındayken yapılan tüm eşek şakalarını (bir anda vitesi boşa almalar, koltuğun ayarı ile oynamalar tarzında olan şakaları) soğukkanlılıkla karşıladı. Pratik yaptıkları bir gün hızlı giderken, yola düşmüş olan boş bir bidonu (beş kiloluk plastik bidonu) arabanın altına aldı. İlk defa o zaman birine çarpsa nasıl hissedeceğini hissetti. Çok korktu. Ama bu ona büyük bir ders oldu. Ayrıca tünellerde araba sürmekten de nefret etti. Tünel ne korkutucu şeydi. Yaptığı pratikler sonucunda çok güzel araba kullanmaya başladı. Gece annesini ve kardeşlerini atardı arabaya, saatlerce araba sürerdi. O gidiş hepsine iyi gelirdi. Sıkıldığı ve yalnız kalmak istediği zamanlarda da Feridun Düzağaç'ı açardı, çekerdi deniz kenarına. Müzik dinlerken dalgaları seyrederdi. Ruhuna iyi gelirdi.

Yağmurlu havalarda araba kullanmayı çok sevdi. Yağmur cama vururken radyoda güzel bir müziğe denk geldiğinde keyfi katlanarak artardı. Gündüzden çok gece araba sürmeye bayılırdı. Karşıdan gelen araçların ışıkları onu rahatsız etmezdi. Hiç yorulmadan sürerdi yıldızların altında. Virajlı yolları düz yollara tercih ederdi. Tünele girdiğinde ya yüksek sesle şarkı söylerdi ya da saçma sapan konuşmaya başlardı. Onunla ilk kez tünele girenler verdiği tepkiye şaşırırdı. Yıllar geçti, polis fobisini yendi, tünel fobisini yenemedi.

Evlendiğinde badem kabuğu arabasını baba ocağında bıraktı. Düzenini oluşturduktan ve para biriktirdikten sonra beyaz bir renk arabası oldu. Uzun yolculuklara çıktı o araba ile. Tatile gitti. Arkadaş düğünlerine gitti. Beyaz arabası onu bir kez yolda bıraktı bırakmasına lakin o, onu sevmekten vazgeçmedi. Yaşadığı şehirden taşınırken beyaz arabasını arkadaşına sattı.

Uzunca bir süre geçmedi direksiyon başına. Arada bir araba kiraladı. Unuttum mu acaba derken, hiçbir şey unutmadığını fark etti. Her seferinde aynı keyifle sürdü. Ailesini ziyarete gittiğinde kardeşinin arabasını sürmeye devam etti. Baba ocağındaki badem kabuğu araba yerini beyaz bir arabaya bırakmıştı çoktan.

İşte bu kız, bu sene yine kardeşinin arabasını gece yarısı Mordoğan'dan İzmir'e sürdü. Virajlı yollarda, gece karanlığında arabayı sürerken o kadar keyif aldı ki aklına bu satırları yazmak geldi.

Ve yazdı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Haziran 2019

Kahve Bahane #44


Yazılacak çok şey birikti. Aklımdakilerin hepsini bu kahve bahane yazısına yazmaya kalksam, ben yazmaktan bitap düşerim siz de muhtemelen okumaktan sıkılıp, sayfanın yarısında terk-i diyar eylersiniz. Bu yüzden fazla detaya girmeden yüzeysel bir kahve bahane yazısı yazmaya karar verdim. Çayımı demledim. Masamda yerimi aldım. Neden mi çay? Çünkü bugün iş yerinde üç bardak kahve içtim.

Hareketli bir Mayıs ayı geçirdiğimi söylemiştim. Haziran başı ise oldukça huzurluydu. İki haftalık Türkiye tatili ile bol bol enerji ve huzur depoladım. İki haftaya İzmir, Kuşadası ve İstanbul ziyaretini sıkıştırdım. Bir senenin ardından Türkiye'ye gitmenin hem iyi hem de kötü yanları vardı.

Krakow'daki düzene fazlasıyla alışmış bünye. Türkiye'de var olan düzensizlik ve aşırı kalabalık beni yordu. Ben ki İstanbul'da yaşadığım zaman diliminde günümün 3 saatini iş trafiğin vermiş insanım. İnsan içinde olunca bir türlü akıp gidiyor, o koşuşturma ona normal geliyor; o yoğunluktan uzaklaştığı zaman ise ben bunlara nasıl katlanmışım diye soruyor kendine. Bu kötü yanı. İyi yanı ise sevdiklerimi görüdüm, hasret giderdim, özlediğim yemekleri yedim. Bol bol fotoğraf çektim anılara ekledim. Yakın zamanda bloguma da ekleyeceğim. Çünkü blogum benim günlüğüm gibi.

Krakow artık benim evim. Kendimi buraya ait hissediyorum. Türkiye'den dönerken üzüldüğüm tek nokta sevdiklerimi orada bırakmak. Şimdi kız kardeşim, annem, erkek kardeşim ve canım arkadaşlarım burada yaşıyor olsa, Krakow'daki yaşamımı hiçbir şeye değişmezdim. Derler ya doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Benim için sanırım huzurlu olduğum yer. Yoksa kara parçasının gözümde zerre kadar önemi yok.

Huzurdan konu açılmışken, çiçeği burnunda bir çalışanım. Yeni şirketimde bugün 3. günümdü ve ben kendimi oldukça huzurlu hissediyorum. Yeni şeyler öğrenmenin getirdiği stres bile bana tatlı geliyor. Beynimde uçuşan yeni bilgiler yüzünden eve yorgun argın geliyorum. Erkenden uyuyorum. Umarım bu huzur ve heyecan asla yok olmaz.

Artık işe ulaşımı otobüsle yapıyorum. Gidiş 16 dakika, dönüş 16 dakika etti mi sana 32 dakika. Bu süre zarfında kitap okuyorum. Tatilde de çok verimli okumalar yaptım. Ne umdum ne buldum haziran yazısında son durumu paylaşırım. Bu ay okuma performansımdan memnunum.

Bloga devamlı veri giriyoruz. Geçenlerde arkadaş ortamında beni bir anda derin düşüncelere sevk eden bir konu hakkında konuştuk. Bilgiye bu kadar kolay erişebiliyoruz da bunların hiçbiri basılı değil dedi arkadaşım. Düşünsene bir gün youtube kapandı, viki kapandı. Ne olacak o kadar video. O kadar bilgi. Uçup gidecek. Eskiden bilgilere erişim için kütüphanelere giderdik. Araştırma yapardık.  Bu konuyu konuşurken aklıma bloga yazdığım yazılar geldi. Bir gün blogger yok olma kararı alsa ve bunu bize bildirmese tüm veriler bizim elimizden de uçup gidecek. Bu aralar bloga yazdığım tüm yazıları defterime de yazmayı düşünüyorum. Oradan bakınca delilik gibi gelebilir. Ama iç sesim beni bu yönde dürtüyor.

İç sesimim beni dürttüğü bir diğer konu spor. Türkiye'de bir ölçüm yaptırdım. Su oranım, iç yağ oranım her şey yolundaymış. Fakat kas kütlemi biraz arttırmam lazımmış. Şimdi bana kas kütlesini arttıracak tarzda bir yeme düzeni ve spor programı lazım. Bu konuda önerileriniz varsa ve paylaşırsanız sevinirim.

Yeni işe alışma süreci sonrası aktif spor yapmaya ve yeniden bol bol yazı yazmaya başlayacağım. Az kaldı.

Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Haziran 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Mayıs


Geç yazılmış bir ne umdum ne buldum yazısı olacak bu. Mayıs ayının hareketliliği geçen tüm ayları gölgede bıraktı. Klasik bir giriş ile başlayayım.

Mayıs ayından yine güzel bir hava umdum. Fakat gelmeyen bahar yine gelmedi. Mayıs ayının son haftası fırtına buldum. Bu sene yazın geleceğini dair umudumu kaybetmek üzereyim.

Düzenli spor yapmayı umdum. Pek düzenli olmasa bile (düzenden kastım gün aşırı veya her gün koşmaktı) her hafta koştum. Bol bol yürüyüş buldum. Artık spor salonundan kurtuldum. Dışarıda koşu ve yürüyüşe başladım.

Üç kitap okumayı umdum. Umduğumu da buldum. Uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı kitabını okudum. Bu kitapla birlikte içinde savaş olaylarının anlatıldığı, cepheyi konu alan kitapları sevmediğimi keşfettim. Askerlerin hayatlarını, siperlerin arkasında yaşadıklarını gözümde canlandıramıyorum. Bunun dışında Sabahattin Ali'nin Bütün Hikayeler adlı kitabını okudum. Oldukça sevdim. Ay kapanışını M. Kemal Atatürk ile yaptım.

Artık yeşil çay içmeyi ummuyorum. Çünkü geçen dört ayın ardından yeni bir alışkanlık edindim. Her sabah kahvemden sonra yeşil çay içiyorum. Yeşil çay dengeli tüketildiğinde oldukça yararlı. Kahve demişken günlük içtiğim kahve sayısını düşürdüm. Artık günde iki bardaktan fazla kahve içmiyorum.

Su içme ile ilgili umutlarım oldum olası var. Bulduklarım ise içler acısı. Tam böyle umutsuz bir söz öbeği sonrası bu ay enteresan şeyler olduğunu söyleyebilirim. Su içme oranımı arttırmayı başardım. Sağda solda devamlı iki litre su için söylemlerine kulak tıkadım. İdrar rengini baz alıyorum artık.

Mayıs ayında geçen sene umduğum şeyi buldum. 2018 yılının sonuna doğru 2019 yılında bir iş bulacağım demiştim ve gerçekten de öyle oldu. Haziran ayında başlayacağım bir yeni bir işim var artık.

Mayıs ayından sağlık umdum. Çünkü havaların dengesizliği yüzünden tanıdıklarım hep hastaydı. Küçük bir hastalık buldum. Bu süreçte ya koşup bu hastalığı atlatırım dedim; ya da yorgan döşek yatarım. Şanslıydım sanırım. Koşu sonrası yorgan döşek yatmadan atlattım gitti. Bu arada tuhaf bir şey oldu. Hastalanacağımı hissettiğim an canım dereotu çekti. Normalde dereotunu pek sevmem. Hani derler ya kırk yıl yemesem aklıma gelmez. Öyle işte. Hafif seyreden hastalığı atlatana kadar demet demet dereotu yedim. Sonradan araştırdım. Meğer dereotunda bol derece C vitamini varmış.

Mayıs ayında Haziran ayında çıkacağım tatilin hayalini kurdum. 31 Mayıs itibariyle tatilime kavuştum. Deniz, güneş, bol muhabbet...

Şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Bu ay ne umdum ne buldum yazısı hayli enteresan oldu. Çünkü bunu havuz başında şezlonga uzanmışken, Krakow'dan aldığım not defterime yazıyorum. Muhtemelen bilgisayar başına geçip, blog yazısı olarak yazarken hataları düzelteceğim. (düzelttim)
Bu yazının orijinal haliyse bir hatıra olarak not defterimde kalacak.

Bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

15:57 / 02.06.2019 / Kuşadası- İzmir

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Mayıs 2019

Karınca Kafe


Burası hayalleri büyük kendisi küçük bir kadının kafesi. Her sabah kapılarını umutla açtığı kafesinde, ilk önce mis kokulu bir çay demler kendine bu küçük kadın. İnce belli bardağında çayını yudumlarken bir yandan kafesine o gün misafir olacak insanlar için çörekler hazırlar. Çöreklerin kokusu dükkanın dört bir yanını sarmışken çöreklere eşlik edecek kahve tanelerini çeker, çörek kokusuna mis gibi kahve kokusunu da ekler.

Beş adet beyaz masanın çevresinde yer alan mor ve hardal rengi koltukları, masaların üzerinde taze çiçeklerin olduğu vazoları, duvarlarında kadının kendi çizdiği korkuluk resimleri, fonda 50'li yılların Fransız şarkılarının çaldığı, kapının girişinde el emeklerini sergilediği küçük bir rafı, bir duvarında ise boydan boya kitaplığı olan bir kafedir bu.

Kafenin ilk müşterisi mis gibi çöreklerin kokusuna dayanamayan, balkondan sepetini aşağı sallandıran tatlı bir teyzedir. Kadın sepetin içine çöreklerinin dışında bir kitap bırakır. Her hafta bu tatlı teyze okuduğu kitabı sepetine koyup aşağı indirirken, sepeti yeni bir kitapla yukarı çekmenin mutluluğu yaşar.

Bu kafede kitaplar bedavadır. Kafenin misafirleri bunu bilir. Bazısı kahvesini yudumlarken okur kitabını. Bazısı ise yanına alır. Kitabı bitirenler yazılı olmayan bir kural varmışcasına, kitapları aldıkları yere geri bırakırlar. Bazı misafirleri ise bir kitapla gider iki kitapla döner. Böylelikle kitapların sayısı gün geçtikçe çoğalır. Bu kafede özel günlerde, gelen misafirlere kitap hediye edilir.

Kafenin misafirleri olmadığı zamanlarda kadın bilgisayarını pencere kenarındaki masanın üstüne koyar. Kendisine koca bir fincan kahve doldurur. Uçuşan eteklerini ve saçlarını toplar. Sandalyesine yerleşir. Sandalyesinin ayak ucunda yatan köpeğinin başını okşar bir süre. Kocaman bardağında onu bekleyen kahvesini yudumlarken yeni yazıları yazar. Bazen gözü yoldan geçenlere takılır kalır. Yazı yazmayı bırakıp, yoldan geçenleri izlemeye başlar. İzledikçe yeni hikayeler gelir aklına.

Her hayat ayrı bir hikaye barındırır bünyesinde. İşte bu da karınca kafenin ve onu çok seven sahibinin hikayesidir.

Devam edecek...


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Mayıs 2019

Kahve Bahane #43


Bu kahve bahane yazısı Nasa'nın kampanyası gibi adınızın yazılmış olduğu çipi uzaya götürmeyebilir; fakat üç dakikalığına Yasemin'in renkli dünyasında keyifli bir gezintiye çıkaracağını garanti eder.

Size anlatacaklarım var. Mayıs ayından beri oldukça hareketli günler geçiriyorum ve bunu bloguma en kısa zamanda yazmalıyım diyorumdum. Koşuşturmamdan fırsat bulmuşken hemen yazıp yaptıklarımı ölümsüzleştirme zamanı.

Yazısın ana teması yine yaptım. Peki ne yaptım? İstifa ettim. Böylelikle çalışma hayatımın en kısa çalışma periyodunuda anılarıma eklemiş oldum. Siz benim daha önceki istifa hadiselerime aşinaysanız, yok artık Yasemin diyebilirsiniz. Yok biz değiliz diyorsanız işte tam da buraya bir tık yaparak sil baştan adlı yazımda daha önce türlü türlü şekillerde nasıl istifa ettiğimi okuyabilirsiniz.

Çevremdekiler; "Yasemin gün geçmiyor ki hayatında bir aksiyon olmasın." diyorlar. Adamlar haklı. Şimdi gelin neden, niçin beş aydır çalıştığım şirketimden istifa ettim onu anlatayım. (İstifa ettiğim şirketin dünya sıralamasında ilk 100 içerisinde olduğunu da dip not olarak yazalım.)

Öncelikle başıma olumsuz bir şey gelmedi. Prensesler gibi işe gidip geliyordum. İş yerinde de beni ciddi derecede rahatsız eden bir hadise yoktu. Eee ne oldu rahat mı battı. Battı sanırım. Mayıs başı başka bir şirketle görüştüm. Oradaki iş yükü pek bi hoşuma gitti. Daha fazla sorumluluk alabileceğim kanısına vardım. İki gün içinde de yeni şirketime evet, eski şirketime de güle güle dedim. "Delisin sen" dediler. "Böyle büyük bir şirket bırakılır mı? İş yükün az diye, daha fazla iş olsun diye iş mi değiştirilir?" dediler. Dediler de dediler. İnsanoğlu sonuçta. Eleştirmeye bayılır. Ben ise kendim için en iyisini seçtiğimi bilmenin gönül rahatlığıyla karşımdakilere tebessüm ettim. Ayrıca bu sefer ingilizce mülakatım harika geçmişti. Görüşmeden çıktığım an artık ingilizce ile bir sorunum olmadığını fark ettim. Görüşmeye gittim gün benim için bir milattı. Şimdi eskiden olan çekingenliğimi fazlasıyla yendim. Artık yıllardır beklediğim öz güvene sahibim.

Geçen Cuma iş yerimde son günümdü. 5 ayda pek bir sevilmişim bunu gördüm. Yanımda Fransız takımında çalışan bir Polonyalı vardı. Cuma günü elinde bir gülle geldi. Takım arkadaşlarım da bana hediye olarak hesap makinesi ve çikolata almışlar. (İşe girdiğim günden beri söyleniyordum. Muhasebeciyiz biz ama bir hesap makinemiz bile yok. Artık yeni iş yerimde bir hesap makinem olacak.) Ayrıca takımdakilerin yazdığı mini mini notların olduğu bir kart aldım. Duygulandım açıkcası. Ben sessiz sedasız bir gidiş planlarken veda konuşması yaptırdılar. O gün anılar heybeme güzel şeyler ekledim.




Takım liderim istifa ettiğim günden ihbar süremin bitimine kadar; "Yasemin geç değil istifanı geri çekebilirsin. Sana farklı bir pozisyon ayarlayabilirim" dedi. Son gün veda ederken, "istediğin zaman benimle kontak kurman yeterli, kapımız sana her zaman açık bunu unutma" dedi. Bunları duymak güzel.

Güzel anılarımı, hediyelerimi yanıma aldım. Bilgisayarımı kapattım ve içim rahat bir şekilde, kafamda hiçbir soru işareti olmadan oradan ayrıldım.

Şimdi Haziran ayının 17'sine kadar izinliyim. Bu cuma bir aksilik olmazsa Türkiye tatilim başlıyor. İçimde hem Türkiye'ye gidecek olmanın telaşı hem de döner dönmez yeni işe başlamanın heyecanını taşıyorum.

Daha öncede yazmıştım. Yine yazıyorum. Güzel dileklerinize ihtiyacım var. Eksik etmeyin.

Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Mayıs 2019

Orijinal Sezar Salata



Hadi gelin size yaptığınızda parmaklarınızı da yiyeceğiniz Orijinal Sezar Salata tarifi vereyim. Tarife geçmeden önce kısa bir açıklama eklemek blog adabından gelir. Sezar diyince insanın aklına Roma'nın meşhur Sezar'ı geliyor. Şimdi bu yüce Sezar'ın işi gücü yok da oturmuş böyle bir salata mı icat etmiş diyorsanız içiniz rahat olsun. Bu Sezar bizim Sezar değil. 1924 yılında Meksika'da yaşayan Sezar'ın icadı bu Sezar Salata. Sezar'ın Restoranında bir gün malzemeler biter. Zeki Sezar malzeme bulamayınca müşterilerine elinde olan malzemelerle bir salata hazırlar. Bu salatayı yiyen müşterileri tadını çok sever. Böylelikle mutfaklarımıza yeni bir tat katılmış olur. İlk yapıldığında içinde hamsi ve yumurta olduğu bilgisi var. Zamanla mutasyona uğrar ve içinden bazı malzemeler çıkartılır. Şimdi dünyanın her yerinde farklı kombinasyonları ile servis edilmekte olan bu leziz salata için tarif zamanı.

Orijinal Sezar Salata Nasıl Yapılır?

Sos Malzemeleri: ( iki büyük salata kasesi için)


  • 4 yemek kaşığı zeytin yağı
  • 1 yemek kaşığı mayonez
  • 1 tane limon
  • 1 diş sarımsak 
  • Karabiber
  • Tuz

Salata Malzemeleri: 


  • Yeşillik (sevdiğiniz yeşillikleri kullanabilirsiniz. Ben marul, roka, dereotu, maydonoz ve salatalığı harmanladım)
  • 6 adet tavuk nugget ( ben işin biraz kolayına kaçtım. İtiraf ediyorum. Eğer vakit ayırıp kendi nuggetlarınızı hazırlarsanız lezzetine lezzet katmış olursunuz)
  • Haşlanmış mısır
  • Kaşar peyniri ( Ben mozzarella peynini kullandım.)

Yapılışı: 


Tavuklarınızı kızartmaya başlayın. Onlar pişerken siz sosunuzu hazırlayın.
Bu arada sarımsağı ezin. Limonu sıkın ve sos malzemelerinizi ayrı bir tabakta iyice karıştırın.
Derin bir kaseye yeşillikleri koyun.
Sosu üstüne ekleyin ve iyice karıştırın. Tüm yeşillikler sostan nasibini alsın.
Salatanızı salata kasesine alın. Üstüne haşlanmış mısır ekleyin ( bu orijinal tarifte yok. Ama ben mısırı salataya çok yakıştırdığım için dayanamadım ekledim)


En son pişen tavukları üstüne dizin ve üstüne bolca kaşar peyniri rendeleyin. Elinizi korkak alıştırmayın.
İşte hepsi bu kadar. Enfes Orijinal Sezar Salatanız hazır. Şimdi afiyetle yeme zamanı.

Pek kalorili diye düşünüyorsanız, salatadan sonra uzunca bir yürüyüş öneririm. Böylelikle ne yardan ne serden durumunu kurtarmış olursunuz.

Afiyet olsun.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Mayıs 2019

Kahve Bahane #42


Uzunca bir aradan sonra kahve bahane deme zamanı. Bu sene gelemeyen bahara özlem duyarken yazılıyor bu satırlar. Dört senedir Krakow'dayım. Sanırım geçirdiğim en kötü bahar bu bahar. Havalar ısınmak yerine soğuyor. İnsanda bir depresif hal oluşturuyor bu durum. Buradaki insanların birçoğu da bu yüzden kendilerini mutsuz hissediyor.

Geçen ay iş yerinde projemi değiştirdim. Buna bağlı olarak da oturduğum yer değişti. Şimdi yan masada Fransız ekibinde çalışan Polonyalı bir adam oturuyor. Çok sıcak kanlı biri. Her gün işe geldiğininde merhaba, nasılsın diyor. İyiyim dediğimde şaşırıyor. Bir gün; "biliyor musun Yasemin biz hiçbir zaman iyiyim demeyiz. Hep şikayet ederiz. Hava kötü, param yok gibi cümleler kurarız" dedi. Ben de "biz de genelde iyiyiz deriz" dedim. Sonra beraber bunun hava ile kesinlikle bir ilgisi olduğuna karar verdik. Geçen hafta nasılsın dediğinde lehçe "jaka tako" dedim. Güldü. (jaka tako; şöyle böyle demek) Ne yapabilirim hava çok kötü dedim. Gerçekten de öyle. Pozitifte kalmak zor bu havalarda.

Yukarıdaki ilk paragrafı iki hafta önce yazdığımı itiraf etme zamanı. Yazdığım anda yanınlamak içimden gelmedi. Devamı farklı bir şekildeydi. Tam da şu an, onları silip farklı şeyler yazmaya karar verdim.

İki hafta önce kanserli çocuklar yaranına bir koşuya katıldım. Bir hafta süren yağmurun ardından şansımıza koşu günü hava açıktı. 5 km koştum. Biraz zorlu geçti açıkcası. Parkurun büyük bir bölümü yokuştu ve çamurluydu. Görmediğim bir çukura yamuk basmaktan son anda yırttım. Sakatlıktan kıl payı kurtuldum. Son 500 metrede artık yeter dedim ve tempomu iyice düşürdüm. Tam o anda yanımdan geçen biri, hadi pes etme devam, yapabilirsin dedi. Beni gaza getirmeyi başardı. Son 100 metre kala birbirimize baktık ve depar atmaya karar verdik. Bitiş çizgisini birlikle geçtik. Sonra birbirimiz tebrik edip, çak bir beşlik dedik. Hafta sonraları da sabah koşusuna çıkıyorum nehir kenarında. Koşanların hepsi birbirine selam veriyor. Koşmak böyle güzel şeylere gebe işte.





Mayıs ayı benim için oldukça hareketli geçmeye devam ediyor. Yine yerinde duramayan ben vakası anlayacağınız. Polonya'daki iş hayatına hızlı bir giriş yaptım. Bu ay sonu Ne Umdum Ne Buldum yazısı dolu dolu olacak. Olacak olmasına da bakalım ne ara yazacağım. Haziran ayının ilk iki haftası Türkiye'de olacağım. Henüz bilgisayarımı götürüp götürmeme konusunda karar vermiş değilim. Götürürsem İzmir'den yazarım blog yazılarımı fakat bilgisayarı taşıma külfetini çekmem lazım.

Koşuşturmalı bir Mayıs ayı geçirdiğimden istediğim kadar kitap okumadım. Savaş ve Barış'ın bitmesine son 150 sayfa kaldı. Onun dışında Sabahattin Ali'nin hikayelerini ve ingilizce kısa bir kitap okuyorum. Sanırım bu ay bu üç kitabı bitirmeyi başaramayacağım. Bir yandan bitiremediğim kitaplardan dert yanarken diğer yandan Türkiye'den alacağım kitapların listesini çıkarıyorum. Türkiye'de bol bol kitapçı ve sahaf gezip istediğim kitapları alacağım.


Genelde Kahve Bahane yazarken konular birbirinden bağımsız olsa bile bir harmoni oluşturmasına dikkat ediyordum. Fakat bu sefer karışık sebze çorbası kıvamında oldu.

Bu seferlik affınıza sığınıyorum.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.

Dip Not: Kapak görseli, Kahve Bahane serisini okumayı seven bir takipçim tarafından çekildi. Bu güzel kare için kendisine buradan bir daha teşekkür ederim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Mayıs 2019

Krakow Sokakları


Bloga yazmayınca hep bir yanım eksik hissediyorum. Sanırım bunun adı bağımlılık. İçimden bir ses dürtüp duruyor. Olur olmaz yerde, canım bir anda yazmak istiyor. Bazı geceler tam uykuya dalmadan önce aklıma bir şeyler geliyor. Unutmamak için hemen telefondaki notlarıma ekliyorum. Kafam karışık biraz. Hafta içi oluşturduğum yazılar taslakta bekiyor. O kadar karışık oldular ki toparlamadan yayınlasam bu kız ne anlatmaya çalışıyor der; blogdan hızlıca uzaklaşırsınız. Kimseyi kaçırmaya niyetim yok. Zaten okuma oranları giderek düşüyor. Blog dünyası hızla kan kaybediyor. Böyle bir ortamda, bu işe gönül vermiş bir avuç insanız ve inadına yazmaya devam ediyoruz.

Mayıs ayı oldukça hareketli geçiyor. Her şey tam anlamıyla netleşince anlatacağım bu hareketliliğin nedenini. Hareketli bir yaşam tarzına sahip olduğumu kabul ediyorum. İlgi alanlarım, yapmak istediklerim, yaptıklarım. İşte bunlar beni ben yapan şeyler. Ben öyle hareketsiz, amaçsız, uyuşuk olamıyorum. Doğama, yaşama sevincime aykırı şeyler bunlar.

Bu yazıyı da karmakarışık bir hale getirmeden, bu hafta çektiğim fotoğrafları paylaşacağım. Bu yazıyı da onun için hazırladım. Hadi gelin sizi Krakow sokaklarında kısa bir gezintiye çıkartayım.












✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

2 Mayıs 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Nisan


Bir ayı daha geride bıraktığımıza göre ne umdum ne buldum serisinin yenisini yazma vaktidir. Nisan ayında yazdığım yazılarda umulanlar ile bulunanlar arasında dağlar kadar fark olduğunu dile getirmiştim. Şimdi gerçeklerle yüzleşme vaktidir. Umduklarım Everest dağı gibiyken bulduğum Alaaddin tepesiydi. (Konya'yı ziyaret edenler ne demek istediğimi anlayacaktır.)

Geçen ay kazma kürek stoğunu tükettiğimizden mütevellit Nisan ayından sıcak bir hava umdum. Yine ısınmayan bir hava buldum. Son hafta Nisan ayı demeye bin şahit lazımdı. Bildiğin Kasım ayı gibi bir hava hakimdi Krakow semalarına. Bahar yağmuruna alışığım. Yağsın ki ağaçlar yeşersin eyvallah ama bu soğuk nedir böyle! Nisan ayında hava 10 derecelerde olmamalı sevgili Krakow.

Bisikletimle işe gitmeyi umdum. Kendimi arabanın ön koltuğunda buldum. Bir hafta sonu hava güzeldi. O gün bisikletimi temizledim. Lastiklerini şişirmem lazım. Belki bir servise verebilirim bisikleti. Hem daha detaylı bir temizlik yapmış olur. Şimdilik karar veremedim. Öncesinde havalar düzelsin diye bekliyorum.

Her hafta bir kere koşmayı umdum. Umduğumu da buldum. Cumartesi sabahları koştum. Geçen hafta da 10 km koşusuna katıldım ve tamamladım. 2 hafta sonra da yeni bir koşu var. Bu sefer kanserli çocuklara yardım için 5 km koşacağım. Ayrıca bu koşu kostümlü olacak. Bir süper kahraman kostümü bulmam lazım.

Nisan ayında 3 kitap okurum diye umdum. Ay sonunda ne eksik ne fazla bir rakam buldum.  Bu ay okuduğum kitapların türü biraz daha farklıydı. Ayrıca Türk yazarların kitaplarına yer verdim. Serkan Karaismailoğlu'nun; "Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum" ve "Kadın Beyni Erkek Beyni" adlı kitaplarının yanı sıra beni hayal kırıklığına uğratan Nedim Gürsel'in "Bana İtalya'yı Anlat" adlı kitabını okudum. Serkan beyin kitapları hakkında bir blog yazısı bile yazdım.

İki adet ingilizce hikaye kitabı okumayı umdum. Sadece umduğumla kaldığımı buldum. Agatha Christie'nin "A Pocket Ful of Rye" adlı kitabına başladım. Henüz bitmedi. İngilizce roman okurken polisiye tarzı okumayı seviyorum. Olaylar sürükleyici olunca okumak ve anlamak için daha fazla efor sarf ediyorum.

Aksatmadan Lehçe çalışmayı umdum. Ay sonunda güzel bir performans tablosu buldum. İngilizce öğrenirken yaptığım hatayı lehçe öğrenirken yapmıyorum. Yani aklıma gelen her şeyi söylemeye çalışıyorum. Konuşurken utanmıyorum. İş yerinde haftada bir gün 1,5 saat gittiğim kursun yanı sıra her hafta catch polish buluşmasına gidiyorum. Ana dili lehçe olanlarla ile 1,5 saat sadece konuşma pratiği yapıyoruz. İş yerindeki Polonyalılar ile lehçe konuşmalara başladım ufaktan. Umarım ki bu isteğimi kaybetmem. Zira ben çok maymun iştahlıyımdır bu da biraz beni korkutuyor.

İş yerinde abur cubur yemeyi kesmeyi umdum. Umduğumu da kısmen buldum. Birinin doğum günü, yok biri tatilden dönmüş diye devamlı çikolata dağıtılan bir ortamda pek kolay olmadı. Kendime bir çerez kutusu aldım. İçine hurmamı cevizimi koyuyorum. Çayın yanında onları atıştırıyorum. Öğleden sonraları ise kendime meyveli yoğurt yapıyorum. Yeni düzenime alıştım. Abur cubur yemeye geri dönmek gibi bir niyetim yok.

Haftada bir gün blog yazısı yazmayı umdum. Umduğumdan fazlasını buldum. Bir hikaye, bir mim, yazarlar hakkına bir yazı, iki adet gezi yazısı, kitap inceleme yazısı ve kahve bahane yazısı yazdım. Şimdi buraya yazınca performansıma ben de şaşırdım. Çünkü bu ay çok verimli geçmedi diye düşünüyordum. Sanırım bu verimsizlik BTK'yı etkilememiş.

Bir Tutam Karınca'da küçük bir değişiklik umdum. Umduğumu kısmen de olsa buldum. Yardımını benden esirgemeyen sevgili blog arkadaşım Dikkat Çekiyorum sayesinde oldu. Bilgisayardaki bir tarayıcıdan açıyorsanız sağ tarafta, telefondan açıyorsanız sayfanın altına görünen öyküler kısmını ekledim. Sayfa yenilendiğinde farklı öykülerim size hoş geldiniz diyor.

İyisile, kötüsüyle bir ayı daha geride bıraktım. Mayıs ayı hareketli geçecek. Ay sonu Türkiye yolcusuyum. 15 gün Türkiye'de olacağım. Şimdiden alacaklarımı, yiyeceklerimi, gezeceğim yerleri planlamaya başladım.

Bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
BTK

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Mayıs 2019

Hedef Yarı Maraton


Yazının başlığı yeni bir hedefin habercisi. Evet! Hedef yarı maraton. Kendime hedef koyup bunu gerçekleştirdiğimi görmeyi seviyorum. Kim sevmez ki? Blogun eski takipçileri koşuya nasıl başladığıma, kendimi nasıl geliştirdiğime ve gaza getirdiğime aşinalar. Biz senin bloga geçerken uğradık, bu yüzden de bi haberiz diyenler için yazının sonuna eski yazıların linklerini bırakıyorum.

Harekete geç, sağlıklı bir hayat için spor yap, spor salonlarında vakit geçir. Bunlar muhtemelen çok sık karşınıza çıkan sözler. Buradaki sözlere katılmakla birlikte en önemli noktanın insanın sevdiği ve zevk aldığı şeyi yapması. Yani biriniz yürüyüşten zevk alır, bir diğeriniz bisiklet sürmekten. Bu yüzden insanın kendine biraz zaman tanıması lazım. Ben koşuyu sevdiğimi zaman içinde anladım. Şimdi çevremdekilere koşuyorum dediğimde "ay ben hiç seviyorum, yapamam diyorlar" İyi de denedin mi? Bi dene bakalım. Denemeden neyi sevip neyi sevmediğine nasıl karar verebiliyorsun.

Az biraz serzenişte bulunduktan sonra geçen hafta sonu koştuğum gece koşundan bahsetme zamanıdır. 26 Nisan cumartesi akşam 10 km koşusuna katıldım. Bu benim ilk uzun koşumdu (antrenmanlarım dışında). Daha önce 3,5 km, 5 km ve 7 km koşusuna katılmıştım. 10 km'yi 66 dakikada tamamladım. Koşarken çok eğlendim. Yaklaşık 5.000 kişi ile koşmanın zevkini tattım. Kenarda bizi desteklemek için bekleyen çocukların ve insanların yanından geçerken çak bir beşlik yaptım. Madalyalarımızı alıp arkadaşlarla bu anıları ölümsüzleştirecek fotoğraflar çektirdim.  Koşu sonrası yaşadığım mutluluk hissi, tüm yorgunluğu unutturdu bana. Sonraki gün oluşan kol ve omuz ağrılarımdan bile zevk aldım. Bitirme çizgisine geldiğimde "işte bu Yasemin, şimdi hedefin yarı maraton yani 21 km koşmak" dedim.








Linkleri aşağıya ekledikten sonra Atatürk'ün güzel bir sözünü de buraya eklemek istedim.

"Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar."


https://www.birtutamkarinca.com/2018/10/kahve-bahane-31.html

https://www.birtutamkarinca.com/2018/09/kahve-bahane-26-kosuya-ozel.html

https://www.birtutamkarinca.com/2018/11/kosmasaydm-yazamazdm.html


Unutmayın, sevdiğiniz şeyi yaptığınız sürece yorulmazsınız. Sevdiğiniz şeyleri keşfedebilmeniz dileğiyle.

Sevgiler.
BTK

✄----------------------------------------------------------------------

Paylaş:

24 Nisan 2019

Bahar Mimi


Yeni bir kitaba başladım bu akşam. Fakat beklediğim gibi çıkmadı, biraz zaman geçtikten sonra usulca kapattım kapağını. Sonra kahvemi yudumlayıp, bloglarda neler varmış diye bakarken Efsunvari tarafından mimlendiğimi gördüm. Masada kahve varken mime cevap yazmalıyım dedim ve işte buradayım.

1- Bahar bir insan olsaydı onunla aranız nasıl olurdu?

Bu baharın nerede yaşadığına göre değişirdi. Eğer Bahar İzmirli olsaydı çok iyi arkadaş olurduk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Fakat Polonya'lı olsaydı, biraz didişirdik. Ben hep soğuk olduğundan dem vururdum. O da hıh der küser giderdi.

2- Şu ana kadar yaşadığınız hayatın bahar kısmı hangi döneminiz? O dönemde neler yaşadınız? 

Birinci, ikinci, üçüncü... Pek bir bahar yaşadım sanırım. Tam tepetaklak olurken düze çıktığım dönemler oldu. İşte onların hepsi hayatımın baharıydı. Birini anlatsam diğerinin hatrı kalır.

3- Bahar bir arkadaşınız olsaydı onun okumaya ihtiyacı olan kitabın ne olduğunu düşünürdünüz? 

Bahar arkadaşımsa zaten kitap okumuyor olma olasılığı çok düşük olurdu. Bir insana bunu oku demeyi pek sevmiyorum aslında. Çünkü herkesin ilgi alanı farklı. Sanırım ilk önce ilgi alanlarını öğrenip, ondan sonra ona bir kitap tavsiyesinde bulunurdum.

4- Size baharı anımsatan insanlar var mı çevrenizde, varsa kimler? 

Babaannem sanırım. Bu dünya üzerinde en yakınlarını (annesini, babasını, kardeşlerinin tümünü, kocasını ve evladını) kaybetti. Buna rağmen solmadı, şükrünü bildi. Dimdik ayakta durdu. Ve durmaya devam ediyor. 

5-  Bahar temalı bir yağlı boya tablo yapmak isteseniz resmin içinde olmazsa olmazınız ne olurdu? 

Bazen küçük tuvallere akrilikle bir şeyler çiziyorum. Çoğunda da bahar teması hakim. Ve korkuluk çizmeden edemiyorum. Korkuluğun altında rengarenk çiçekler oluyor her zaman. 

6- Bahar yorgunluğu ile mücadele eder misin? Yoksa kendini baharın kollarına yorgunca bırakmayı mı tercih edersin.

Ben mücadeleci bir insanım. Yorgunluğu yok saymaya çalışırım çoğu zaman. Fakat bazen insanın kendini öylece bırakası geliyor. Bir öyle bir böyle, tez vakitte, az zararla atlatmaya çalışırım diyelim.

7- Baharda gitmek istediğin coğrafya

Uzak doğu. Japonya olabilir. Yanılmıyorsam Nisan ayında Sakura (kiraz çiçekleri) ile bezeniyor ortalık. Doğanın uyanışını farklı bir coğrafyada gözlemlemek isterdim. 

Baharın gelemediği bu günlerde, böyle güzel bir mim yapmak, baharın hayalini kurmak güzel oldu. Bende bu mime yedi blog arkadaşımı davet ediyorum. 

Ezgissimo
Dikkat Çekiyorum
Ben Kuzgun
Deep
Yaşamdan Yazılar
İş Bu Fikir Bu
Aslıha'nın Dünyası

Fakat unutmayın, soruları sevdiyseniz siz de bu mime katılabilirsiniz. 

Bu mimi yazarken Candan Erçetin'in Bahar adlı şarkısını mırıldanıp durdum. O yüzden kapanışı o şarkı ile yapıyorum. 




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

22 Nisan 2019

ZOO Kraków Hayvanat Bahçesi



Krakow'da dört sene geçirmeme rağmen gitmediğim yerlerden biriydi hayvanat bahçesi. Bir dağın yamacında kurulmuş, oldukça büyük olan hayvanat bahçesini bugün arkadaşım daveti üzerine ziyaret ettim. Hayvanat bahçelerine karşı biraz tepkiliyim aslında. Çünkü hayvanlar doğal yaşamlarından uzaklaştırılıyor ve bir kafese tıkılıyor. Düşünün bir zaman sonra sizden daha akıllı bir ırk ortaya çıkıyor. (Biz onları yavaş yavaş üretiyoruz aslında. Robotlardan bahsediyorum.) Sonra farklı kıtalardan insanları toplayıp belirli bir bölgede sergiliyorlar. Kötü değil mi?

Bu konuda farklı bakış açıları var. Mesela arkadaşıma "yazık bunları böyle çitlerin, kafeslerin arkasına koymuşlar" dedim. O da bana "ama belki doğal yaşamda öleceklerdi. Burada en azından güvendeler ve keyifleri yerinde. Mesela bir çoğu burada doğuyor ve zaten dışarıdaki yaşamı bilmiyor" dedi. Bu söz bana Truman Show adlı filmi hatırlattı. Henüz izlemediyseniz, en kısa sürede izleme listenize ekleyip, izlemenizi tavsiye ederim. Bu duygu karışıklığı içinde gezdim, gezerken blog için birkaç kare fotoğraf çektim. Doğal yaşamlarında göremeyeceğim hayvanları görme şansını yakaladım da onların bizi görmekten ne kadar memnun oldukları konusunda şüphelerim halen devam ediyor. Benim ilgilimi en çok penguenler, zürafalar ve zebralar çekti. Çok tatlı hayvanlar. Aslan, kaplan yani kedigillerin uyku saatine denk geldiğimden onların fotoğraflarını çekemedim. Poz verdiğim lama ile ortak noktamız ise kesinlikle çok havalı olan saçlarımızdı.
















✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.