21 Şubat 2019

Harfler


Harfler; başka bir boyuttan geliyor. Geldikleri yerde görevlerini tamalamışlar ve dağılarak tüm dünyanın üstüne serpilmişler. Senin nasibine de bu satırları oluşturan harfler düşmüş. Sen okuduktan sonra buradaki görevini tamamlayan harfler, başka bir yazıyı oluşturmak üzere yeniden gökyüzünde dans etmeye başlayacak. Bir diğer harfi tamamlamak üzere havada asılı kalan bu harfler, belki de bir saniye sonra başkasının aklında var olan düşünceleri aktarmak için yine yan yana gelecek.

Bu satırlar, sen okuduktan sonra Bond çantası misali kendi kendini imha edecek. Bir önceki kelimeye dönüp yeniden okusan bile, asla ilk okuduğunda aldığın hazzı alamayacaksın. Elbet bir gün yolun bu harfler ile yeniden kesişecek. O zaman geldiğinde sen, ne şimdiki sen olacaksın; ne de bu harfler şimdiki sırayla yan yana dizilmiş olacak.

Yazının sonu gelmeden, bir önceki paragrafta yazılan harfleri unutmaya başlayacaksın. Unuttuğunun farkına varmayacaksın. Harfler ise unutulduğunu bilemeyecek hiçbir zaman. Eğer konu ilgini çekerse, yazının bütününden aklında birkaç cümle kalacak. İşte onlar bu yazıyı oluşturan harflerin sana yansıması.


Bazı harfler başı boş gezecek uzun zaman. Gökyüzünde amaçsızca gezinirken kendini tamamlayacak bir diğer harfin hayalini kuracak. Yan yana gelme özlemi ile yanıp tutuşacak. Kendi ateşiyle yanıp küle dönecek ve bir daha asla başka bir harfin tamamlayıcısı olamayacak. Şanslı olan harfler ise her seferinde yeni bir yoldaş bulacak kendine. Kendinden önceki veya sonraki harf ile yan yana gelince bir bütün olacak. Anlamsızken anlam dolacak.

Alfabede yer alan yirmi dokuz harfin aynı yazı içinde yan yana gelme olasılığı çok düşükken, yan yana gelebilenler sayesinde bir yazı çıkacak ortaya. İşte sen bu yazıyı okurken, yazar burada ne anlatmak istiyor acaba diye düşüneceksin.

Tam da bu noktada yazar en yakındaki aynaya veya seni yansıtan bir objeye bakmanı tavsiye edecek sana. Böylelikle sen de bir harf olduğunun farkına varacaksın...

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Şubat 2019

Kahve Bahane #38



Ooww ooww çekilin yoldan vahşi batıdan geliyorlar.
Amerikanlar eskidi, bunlar Turkish kovboylar.

Bu satırlara aşinaysanız 80'ler ve 90'lar kuşağına ucundan bucağından dokunmuşsunuz demektir. Şarkının gecenin bu geç saatlerinde nereden aklıma düştüğüme dair hiçbir fikrim yok. Lehçe çalışırken bir anda aklımda bu şarkının melodisi canlandı.

Beyinde yer alan hatıralar bölümünün derinliklerine inmiş olacağım ki kovboy lafını cımbızla çeken hatıralar bölümü çalışanı, beynime "hemen Red Kit'i hatırla" diye bir bilgi gönderdi. Şu an arka fonda Red Kit'in "I'm a poor lonesome cowboy" şarkısı çalıyor.

Şimdilerdeki gibi bir şeyler izlemek için birçok platformun bulunduğu cep telefonları ve televizyonların olmadığı bir dönemden bahsediyorum. O zamanlar bizim evde, kasetle çalışan bir video oynatıcı vardı. Babam Red Kit ve Asterix'in çizgi film kasetlerini almıştı. Biz üç kardeş, döndürüp döndürüp izlerdik elimizdeki kasetleri. Öyle bir zaman geldi ki Red Kit'e yer alan tüm replikleri ezberledik.

Sanırım böyle bir çocukluk geçirmenin artılarından biri de elimizdekinin kıymetini bilmek olarak bize geri döndü. Bu günlerde etrafıma bakınca devamlı şikayet eden insanlar ile karşılaşıyorum. Hayat şikayet etmek için hem çok uzun hem de çok kısa.

Yakın zamanda şikayet girdabının beni de içine çektiğini hissettim. Yoo bunu bana yapamazsın dedim ve o girdaba girmemek için direniyorum. Bu günlerde kendimi daha çok sevmeye çalışıyorum. İş dolayısıyla isteyip de yapamadığım şeyler çoğunlukla olmasına rağmen, yapabildiklerimi seviyor ve sahipleniyorum.

Şubat ayının ortasına geldik. Ayın başında ajandama not aldığım yapılacaklar listesine tikler atmaya başladım. Bu beni mutlu ediyor. Bu mutluluk hissini sahipleniyorum. 13 gün sonra yeni bir ne umdum ne buldum yazısında detaylarını yazacağım.

Bu kahve bahane yazısının kahramanı da kovboylar olsun. Lafı fazla uzatmadan bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın diyorum.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Şubat 2019

Gülümsemek



Bu akşam blog yazısı yazıp yazmamak arasında gidip geliyordum. Bugün daha önce bahsettiğim o şirin kahveciye gittim. Evde biten kahvemin yerini alacak olan kahvemi aldım. Az önce kendime, yeni çekilmiş çekirdekler sayesinde kokusu tüm evi saran mis gibi bir kahve hazırladım. Kahve eşliğinde Nazım Hikmet'e ait bir şiir kitabını okumaya başladım. Şiir kitaplarını, oyun kitaplarını, aslında tüm kitapları sesli okumaya bayılıyorum. Nazım şiirlerine kendimi kaptırmış okuyorken bir baktım kahvem hemen bitivermiş. Kahvemi yenilemek için okumaya biraz ara verip internette gezinmeye başladığımda bir alıntıya rastladım. İşte o alıntı, bu blog yazısının yazılmasının müsebbibidir.

Ahmet Şerif İzgören'e ait alıntı şöyle;

"Ne gülüyorsun deli gibi" deriz ya aslında psikolojik problemi olanların %90'ı somurtur. Aklınızda hiçbir şey yoksa gülümseyin, herkes ne düşünüyorsunuz diye merak eder. Gülümsemek zeka belirtisidir.
Bu alıntının doğruluğunu tartışmak için yazmıyorum bu yazıyı. İlk önce onu belirteyim. Ben konuyu farklı bir yerden ele alacağım.

Alıntıyı okuduğumda, gülümsemenin ne kadar güzel bir mimik olduğu geldi aklıma. Çok değil, iki ay önceydi. İş görüşmemden olumlu olduğuna dair telefon aldığımda, başarmış olmamın mutluluğu yüzüme gülümseme olarak yerleşti kaldı. İşe giriş evrakları için koştururken, yüzüme yerleşen o gülümseme bana hep eşlik etti. Bir akşam üstü yine gülümsememle ben, iş yerinden bir evrak alıp eve dönerken, karşıdan gelen bir adama rastladık. Bizi yolda lehçe "pardon" diyerek durdurdu. Ben Lehçe bilmediğimi söyleyince hemen ingilizce döndü ve "Ne kadar güzel bir pozitif enerjin var, bunu hiç kaybetme" dedi. Ben ise saşırdım ve sadece "teşekkür ederim" diyebildim. İyi akşamlar diledi gülümsememe gülümsemesiyle cevap verip yoluna devam etti.

Kuzey ülkelerinde gülümseyen insan görmek zor. Genelde somurtkanlar veya yüzlerinde bir mimik taşımıyorlar. İşe başladığımda bunu daha yakından gözlemleme şansı yakaladım. İnsanlar gülümsemiyor. Ta ki siz onlara gülümseyene kadar.

Gülümsemek sihirli bir anahtar gibi. İş yerinde eğitimlere katılıyorum bu ara. Farklı ırklardan insanlarla aynı ortamda olma şansı yakalıyorum. Geçen gün yine gülümseme kazandı diyebilirim. İlk katıldığımda grubumda yer alan biriyle hiç konuşmadık. Ben gülümsemedim. O da gülümsemedi. Fakat geçen haftaki eğitimde yan yana oturunca, eğitmenin söylediklerine cevap verirken, bazen göz teması kurduk ve ben o anların birinde gülümsedim. Sonra eğitim de ara sıra onun da gülümsediğini gördüm. Eğitim bittiğinde ise mini bir asansör sohbeti bile gerçekleştirdik.

Yani demem o ki, gülümsemek bir ayna görevi görür. Siz karşınızdakine gülümsediğinizde, o da size gülümser. Aslında siz ona değil, kendinize gülümsemiş olursunuz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Şubat 2019

Kendi Kendimle Mim Etkinliği

Mim yazılarının çoğunu yazmaya zaman ayıramadığım doğru. Hazır kısa bir boşluk yakalamışken geçen gün beni mimleyen Erhan beyin sorularına hızlıca bir cevap vereyim istedim.

Bilgisayarının masaüstündeki görüntüsü nedir?

Öyle özel bir görüntü yok masaüstümde. Bilgisayarın sunmuş olduğu seçeneklerden biri var. Bilim kurgu sever biri için güzel bir masaüstü görüntüsü olduğunu düşünüyorum.



Bir kafeye gittiğinde genellikle ne siparişi verirsin?

Kahve sipariş ederim. Lakin gittiğim kafeye göre değişir. Krakow'da devamlı gittiğim kafeler var. Hangisi hangi çeşit kahveyi daha iyi yapıyor biliyorum. Ona göre sipariş veriyorum. Bu aralar neredeyse her hafta sonu gittiğim minik bir cafede chemex yöntemiyle demlenmiş kahve yudumlamayı seviyorum.

Google'da aradığın en son şey ne?

Az önce Estee Lauder'e ait bir krem testeri vardı elimde. Ne işe yarıyor diye baktım. Ne işe yaradığından çok fiyatı ile beni şaşırtmayı başardı. 50 ml kremin fiyatı 1.850 Türk Lirasıymış.

Mesajlaştığın veya konuştuğun son insan kim?

An itibariyle kız kardeşim. Krakow'da yaşamaya başladığımdan beri telefonla konuşma olayını çok nadir gerçekleştiriyorum. Sevdiklerimin hepsi uzakta. Uzakta olunca da mesajlaşmakla yetiniyorum.

Tiyatroya ve sinemaya en son ne zaman gittin?

Ah ah. Bu benim kanayan yaram. Tiyatroya en son Türkiye tatilimde gitmiştim. Burada Lehçe olduğu için tiyatroya gidemiyorum. Ve tiyatroya gitmeyi çok özlüyorum.
Sinemaya da aylar önce gittim. Açıkcası pek güzel film yok bu sıralar. Animasyonlara gitmeyi severim. Lakin onlar da Lehçe seslendirme ile geliyor. Sinemaya gidebilmem için İngilizce filmlerin Lehçe alt yazıyla gösterime girmesi lazım ki ingilizce dinleyebileyim. Lehçe bilmezsen böyle olur işte.


Hangi diziyi herkes izlemeli? 

Cevaplaması zor. Çünkü herkesin ilgi alanı farklı ve bana güzel gelen bir konu başkasına ilgi çekici gelmeyebilir. Ama ortaya karışık bir şey söylemem gerekirse oyumu True Detective'den yana kullanabilirim.

En son ne tür bir müzik dinledin?

Yaptığım işlere göre dinlediğim müzik türleri var aslında. Mesela kitap okurken klasik müzik dinlerim. Çizim yaparken Alice Harikalar Diyarında adlı filmin müzikleri ve oyun müzikleri dinlerim. Spor yaparken de hareketli Pop müzikler dinlerim. Şimdi yazı yazarken de arka fonda Foggy Day çalıyor. 


Seni en çok ne çıldırtır?

Beni birçok şey çıldırtabiliyor. Tahammül sınırımın en düşük olduğu şey ise aptal insalar ile iletişim kurmak. 

Ne zaman uyanırsın?

Ben erkenci kuşum. Erken uyanmayı severim. Hafta sonları da erken uyanırım. Hafta içi, iş için (başkaları için) erken uyanıyorken, hafta sonu neden kendim için erken uyanmayayım değil mi?


İnternetteki ilk adın neydi?

O kadar uzun zaman geçmiş ki. Hatırlamıyorum.

Favori emojin nedir?

Ellerini iki yana açmış gülümseyen sarı kafa. Sanırım en çok onu kullanıyorum.

Kedi mi Köpek mi?

Benim için kesinlikle köpek. Kediler ile aram hiçbir zaman iyi olmadı.

Kuzey mi Güney mi?

Güney tabii ki. Ben sıcakların insanıyım. Soğuk hiç benlik değil.

İstanbul ile ilgili en sevmedin şey nedir? 

Bu soru böyle yazılmış. Mimi başlatan kişi neden özellikle İstanbul demiş bilmiyorum. Ama İstanbul'da yaşamış biri olarak kesinlikle trafik ve insanlar diyebilirim.

Kafanda genel olarak ne olur?

Oldukça meşgul bir kafaya sahibim. Aynı anda birçok şey düşünebiliyorum. 


Komedi mi? Dram mı?

Aslında ikisi de değil. illaki ikisinden birini seçmem gerekiyorsa tercihim komediden yana olur. Gülmek ağlamaktan evladır.

Bu soruları cevaplamadan önce ne yapıyordun?

Masamda oturmuş yeşil çayımı yudumlarken ajandama bir şeyler yazıyordum. Şubat ayı meydan okumalarımdan biri de her gün yeşil çay tüketmek. Bakalım Şubat sonundaki ne umdum ne buldum yazımda başarılı olup olamadığımı göreceğiz.

Yıl içindeki en favori günün hangisi?

Tatil günleri tabii ki. Yeni yerlere gitmeyi severim. Seyahat etmeyi severim.

Son olarak bir sırrını paylaşır mısın?

Sırrımı paylaşırsam o artık sır olmaktan çıkar. Bu yüzden paylaşmayacağım. Güzel kıvırdım sanırım.

Mim soruları bu kadardı. Ben aslında birçok kişiyi mimlemek istiyorum da takip ettiğim birçok blogger yeni bir meydan okumaya katıldılar yakın zamanda. Her gün yazı yazıyorlar. Şimdi bu mime davet edip onlara bir iş yükü yaratmak istemiyorum. Bu yüzden mim sorularını cevaplamaya vaktim var diyen herkesin mimliyorum.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Şubat 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Ocak


Ne umdum ne buldum serisini yazma fikri, çok değil birkaç gün önce aklıma geldi. Her ay yapmak istediklerimi yazmak için sene başında kendime güzel bir ajanda almıştım. Ocak ayında yapmak istediklerimi yazdım. Ay bittiğine göre şimdi ne umdum ne buldum diye bakma zamanı. Ajandada yazanlara geçmeden önce genel olarak Ocak ayından ne umup ne bulduğumu yazayım.

Ocak ayından beni çok üşütmeyecek bir hava umdum. Fakat gereğinden fazla soğuyan hava ile birlikte günlerce durmayan kar yağışı buldum. Bu ani hava değişimi yüzünden Ocak ayının yedi gününü hasta olarak geçirdim.

Ocak ayında üç kitap okumayı umdum. Ay bittiğinde listemde dört kitap buldum. İş dolayısıyla kitap okumaya ayırdığım vakitte biraz azalma oldu. Bu yüzden aylık kitap okuma hedefimi biraz düşük tutmuştum. Aslında bu dört kitaptan biri uzun zamandır okuduğum Piraye'ye Mektuplar kitabıydı.
Onun dışında Ocak ayında okuduğum kitaplar ise şöyle;

  • Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano
  • Uçurum İnsanları - Jack London
  • Android ve İnsan -  Philip K. Dick 


Her gün 50 squat yapmayı umdum. Ocak ayına güle güle derken, ajandamda iki gün hariç (hasta olduğum için yapamamıştım) 29 gün, günlük 50 squat buldum. Son bir haftadır daha eğlenceli bir hal aldı bu squat işi. İnstagramda bir etkinlik başlattım. Şimdi hep birlikte squat yapıyoruz. Şubat ayında da hız kesmeden devam edeceğim. Belki tekrar sayısını da arttırabilirim.

Woody Allen'a ait yedi adet film izlemeyi umdum. Ay sonu ajandama baktığımda dört adet buldum.

  • Manhattan
  • Blue Jasmine
  • Everything You Always Wanted to Know About Sex 
  • Magic in the moonlight 

adlı filmlerini izledim. Woody Allen filmlerini izleme fikri Ocak ayının ortalarında olgunlaşınca umduğum ile bulduğum arasında biraz farklılık oluştu.

Haftada iki kereden sekiz gün spor salonuna gidip koşmayı umdum. Ay sonunda ajandamda sadece beş gün buldum. Bu hedefi sekteye uğratan hastalık olmasaydı her şey çok daha güzel olurdu. Ama ne diyoruz. Önce sağlık. Gerisi telafi edilir.

Her hafta bir blog yazısı yazarak Bir Tutam Karınca'da dört adet blog yazısı yayınlamayı umdum. Ocak ayı bittiğinde blogumda altı yazı buldum. İşe başladığım için bloguma fazlaca vakit ayıramayacağımı düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. İşten geldiğimde blog yazısı yazmak beni gün içinde oluşan iş stresinden uzaklaştırdı. Umuyorum ki bu performansı yılın her ayında gösterebilirim.

Ocak ayı için umduklarımla bulduklarımın kısa bir özeti blogda yerini aldı. Geçen sene başlayıp halen devam eden Kahve Bahane serisine bir kardeş geldi sanırım. Artık her ay sonu ne umdum ne buldum yazısında görüşmek üzere.
Şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Ocak 2019

Kahve Bahane #37



Bloga içeriği oluşturma bakımından verimli geçen Ocak ayının üçüncü kahve bahane yazıyla herkese yeniden merhaba.

İnsanlar iletişim kurmak için havadan sudan konuşurlarmış. Şimdi ben de havadan bahsetmek isterdim lakin ne siz sorun ne de ben söyleyeyim tadında bir hava hakim bu sene. Krakow son on yılın en sert kışını yaşıyormuş. O da bana denk geldi. Tek temennim şu an havaların ısınması, günlerin uzaması, işten çıktığımda gün ışığının şehri terketmemiş olması.

Hadi gelin size biraz işten bahsedeyim. Geçen hafta üç gün eğitimdeydim. Burada işler genel olarak ağır akıyor. Eski çalışma tecrübelerimle karşılaştırınca bazen "ee biz hiçbir şey yapmıyoruz" diyorum. Ekibin eski üyelerine soracak olursanız da bayağı yoğun çalışıyormuşuz.

Geçen hafta bir ekip toplantısı yaptık. Takım lideri "fazla mesai yapmamaya özen gösterin. Eğer yapacaksanız da bana önceden neden yapmanız gerektiğini bildirmeniz gerekiyor" dedi. Sanırım Türkiye'de duyamayacağımız şeyler bunlar. Bu konu hakkında oldukça hassaslar. Oysa ki bu kulaklar, akşam saat altıda paydos diyip altıyı yirmi gece servise bindiğim dönemlerde takım liderinin "altıyı çeyrek geceye kadar herkes çalışsın" dediğini duydu zamanında.

Zaman demişken; Ocak ayı geldi de geçiyor. Ayın başında hedefler belirlemiştim kendime. Bazı hedeflerime ulaştım. Bazılarına yaklaştım. Bazılarının da gerisinde kaldım. Sanırım Şubat ayının ilk yazısı bu hedefler hakkında olacak. Ne umdum ne buldum da olabilir bu serinin ismi. Kulağa fena gelmiyor gibi.

Geçen gece can sıkıntısından mütevellit google amcaya bana "Pariste Gece Yarısı" tadında bir film öner dedim. Öneriler Woody Allen olunca, ben de Ocak ayını Woody Allen ayı yaptım. Seçtiğim dört filmini izledim. Açıkcası bu işten zevk aldım. Ve bunun neticesinde her ay bir tür veya yönetmen belirleyip onların filmlerini izlemeye karar verdim. Şubat ayında bir tür belirleyip, o türe mensup filmleri izleyeceğim. Bana katılmak isterseniz listemi sizinle de paylaşabilirim.

Paylaşmaktan hazır laf açılmışken instagramda başlattığım bir etkinliğin duyurusunu yapıp yazısı sonlandırma zamanı geldi. Hep birlikte squat yapıyoruz. Her gün 50 squatı tamamlayan kimler diye soruyorum gün sonunda. Tamamlayanlar bir yıldız kazanıyor.
Ocak ayı hedeflerimden biri her gün 50 squat yapmaktı. Sonra bunu neden instagramda beni takip eden kişiler ile paylaşmıyorum dedim. Kadın takipçilerimi squat olayına dahil edince, hem benim motivasyonum arttı. Hem de squat yapmak daha eğlenceli bir hal aldı. Siz de bu etkinliğe katılmak isterseniz instagramdan benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bu akşamlık söyleyeceklerim bu kadar. Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Ocak 2019

Olumsuz Düşünen İnsanlar İle Yaşamama Sanatı


Dünya üzerinde her şey olumsuza doğru hızlıca kayma eğiliminde. Her konuda olumsuz düşünen insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Ekonomik ve sosyal kaygılar bunu tetikleyen en büyük etkenlerin başında yer alıyor. Hal böyleyken olumlu düşünmek ve pozitif kalmak oldukça zor.

İş yerinde işinden devamlı dert yanan iş arkadaşları; okulda dersler yüzünden oflayıp puflayan sınıf arkadaşları; özel hayatınızda yaptığınız hiçbir aktiviteden zevk alamayan ve devamlı şikayet eden bir partner. Yazarken bile insanın ruhunu daraltırken, birçoğumuz tüm gün bunlara maruz kalıyoruz. Bu işin acı ama gerçek dediğimiz kısmını oluşturuyor.

Bunlar hayatın gerçekleri ve bazen bu gerçeklerden kaçamazsınız. 4 yıl oldukça izole bir hayattan sonra çiceği burnunda bir kurumsal köle olarak, nur topu gibi işinden devamlı dert yanan iş arkadaşlarına sahibim artık. Kendimi onların olumsuzluk nehrine bırakırsam hayat benim için oldukça sevimsiz bir hal alacak. Bir zaman sonra akan nehire karşı koyamayıp, olumsuzluklar içinde boğulacağım. Ve benim o nehirde boğulmaya hiç niyetim yok.

İşte bu yazı boğulmamak için kendinizi bu olumsuz kodlamalara nasıl kapatacağınıza dair birkaç ipucu içerecek.

1- Başkalarını dinlemeyin

Bu tüm iletişiminizi kapatın anlamında değil. İnsanlarla ayaküstü muhabbet (small talk) etmek iş yerinde güzel bir aktivite. Fakat konuşmanın birinci dakikasından itibaren size dert yanan biri ile muhabbeti uzatmanın da bir anlamı yok. Sürekli aynı şeyden şikayet eden bir insanı dinlerseniz, beyniniz bunun kötü olduğuna karar verecek.
Şöyle bir örnek verelim. Sabahları uyanmak sizin için bir sorun teşkil etmezken, her şeyden şikayet eden o arkadaşınız için büyük bir problem olsun. Her gün ona nasıl olduğunu sorduğunuz zaman, sabah kalkıp işe gelmekle ilgili şikayetleri bir bir sıralasın. Çok değil bir veya iki hafta sonunda artık sizde o arkadaşınızla aynı probleme sahip olacaksınız. İşte biz buna olumsuz kodlama diyoruz. Arkadaşınız sabahları uyanmanın kötü olduğunu beyninize kodlamış oldu. Bu durumda kocaman bir geçmiş olsuna ihtiyacınız var.


2- Kendinizi telkin etmeyi ihmal etmeyin


Bilinçaltı gelen veriye doğru veya yanlış olarak ayrıştırmıyor. Gelen her bilgiyi hop içeriye alıyor. Bu mantıklı bu mantıksız demiyor. Bu yüzdendir ki kendi kendimize konuştuğumuz, devamlı dert yandığımız şeyleri doğru olarak algılıyor ve depoluyor. Burada iş başa düşüyor. Ayrıştırma görevi yapmayan bilinç altına güzel şeyler kodlamak sizin elinizde. Bu nedenle gün içinde kendinizi telkin etmeniz çok önemli. Saçma da olsa, o an hiç inanmıyorsanız bile kendi kendinize güzel şeyler söylemekten vazgeçmeyin. Unutmamanız gereken şey bilinçaltının her şeyi depoladığı. Siz içeriye güzel şeyler gönderirseniz, bir zaman sonra tüm olumsuz düşüncelerden kurtulduğunuz göreceksiniz.

3- Şartlanmayın. Kontrol edebileceğiniz şeylere odaklanın.

Herkesi memnun etmek imkansız. Olumsuz bir durumla karşı karşıya kaldığınız zaman, kontrol edemediğiniz şeyler için kendinizi sorumlu hissetmeniz hiçbir işe yaramaz. Kontrol edemediğiniz şeyi değiştiremezsiniz. Bu durumda kontrol edebildiğiniz yegane şey kendinizsiniz. Tam da bu aşamada ikinci maddeyi harekete geçirme zamanı. Olumsuzluğa şartlanmak yerine, kendi duygularınıza odaklanın. 

Bunları yapmak ilk başta biraz zor gibi gözükse bile, uzun vadede sizi olumlu düşünen bir insana dönüştürecek olduğu gerçeğini unutmayın. Ve güzele odaklanın. 

Hayata bakış açısı önemli. Her şeyden dert yanan insanlara maruz kalırsanız; bir zaman sonra kötü enerjileri sigara dumanı misali üstünüze siniyor. Hani sigara içmediğiniz halde o ortamda bulunduğunuz için leş gibi kokarsınız ya, işte bu da o hesap. 


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Ocak 2019

Kahve Bahane #36



Gözlerde yaşlar; masada ıhlamur, zencefil, bal ve limon dörtlüsü ile bir kahve bahane yazısı olacak bu. Dört senedir Krakow'dayım, ben böyle kış görmedim. Güneşi gören cennetlik. Güneşi geçtim. Üç haftadır kuru bir hava görmedik. Ya kar yağıyor ya da yağmur. Dün ve bugün kar fırtınası oldu. Hayatımda böyle kar fırtınası gördüğüm sayılıdır. Gelin görün ki şehir bu duruma oldukça alışık. Hiçbir şey aksamıyor. Hayat kar fırtınasına rağmen akıyor.

Bu sene soğuk havaya alıştım derken hasta oldum. Dört gündür hastayım. Hastalık durumu da pek bir sevimsiz. Hayattan soğudum resmen. Normalde hastalığı yok sayarım. O da küser gider. Bu hastalık gitmedi. Yanıbaşımda kamp kurdu resmen.

2019 ha geldi ha gelecek derken bugün itibariyle Ocak aynı yarıladık bile. Teoman'ın da dediği gibi "Nasıl oluyor; vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatla geçiyor. " tadındayım.

Kurumsal köleliğe günden güne alışıyorum. Günün sekiz saatini bir masa başında geçirmenin sevilesi bir tarafı yok. Hele benim gibi hareketli bir insansanız. İnsan ruhunu sıktığı doğru. Lakin Türkiye'deki işimle kıyaslayınca burası çok rahat. Ne demişler yiğidi öldür hakkını yeme. İşe gidip gelirken, artık bahar gelsin de işe bisikletimle gidip geleyim hayalleri kuruyorum.

Son dört gündür sıvı tüketimine bağlı olarak beynim resmen suyun içinde yüzüyor. Oysa ki her ne olursa olsun pozitifte kalacağım diye söz veriyorum kendime. Bazen başarılı olamıyorum. Yelkenleri suya indirmek kolay. Ama o yelkeni yeniden kaldırıp rüzgara karşı ayakta tutmayı başarmak zor.

Böyle sevimsizliklerle dolu bir kahve bahane yazısı olacağını sezmiştim. Halin yoksa burada ne işin var demeyin. Yazmak her koşulda ruhuma iyi geliyor. Bedenen ve ruhen pek iyi hissetmiyorum. Bedenime iyi gelip gelmeyeceği tartışılır fakat ruhuma iyi geleceğine inancım sonsuz.

Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri fonda R.E.M- Losing My Religion çalıyor. Tekrar tekrar dinledim. Artık yazıyı bitirme zamanı diye düşünürken kulağımda "But that was just a dream, that was just a dream" dizeler yankılanıyordu.

Umarım ki bunların hepsi de sadece bir rüyadan ibarettir.

Bir sonraki yazıda görüşünceye dek kendinize iyi davranın.
Sevgiler.






✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Ocak 2019

Döngü



Geçen gece uyumadan önce birkaç sayfa kitap okudum. Okuduğum satırlardan sonra aklıma bir kelime düştü. Döngü!
İlk önce aklıma döngü kelimesini düşüren satırları yazmakla işe başlamalı.

Einstein bir keresinde şöyle dedi:
- Eğer arılar yok olursa, dünyanın ne kadar ömrü kalır ki? Dört, beş? Arılar olmadan polenizasyon olmaz, polenizasyon olmayınca da ne bitkiler ne de insanlar.
Bunları bir arkadaş ortamında söyledi. Arkadaşları gülüştüler. O gülmedi. Ve şimdi dünya üzerindeki arıların sayısı her geçen gün azalıyor. Bunun sebebi Takdir-i İlahi ya da Şeytanın laneti değil, doğal ormanların katliamı ve endüstriyel ormanların hızlı artışı; floranın çeşitliliğini engelleyen ihracat tarımı; ürünlere zarar veren organizmaları ve bu arada da doğal hayatı öldüren zehirler; kârı arttırırken toprağı kısırlaştıran kimyasal gübreler ve reklam dünyasının tüketim toplumuna dayattığı kimi makinelerin yaydığı radyasyon.

Bugün de kahve makinesinin önünde, kahvenin bardağımı doldurmasını beklerken yeniden aklıma geldi bu döngü.
İnsanoğlunun dünyanın yaşam döngüsünü bozmakta usta olduğu ve bu dünya üzerindeki en tehlikeli canlı olduğu gerçeğini...
Orta Çağ'da kedilerin cadı olduğunu düşünüp, hepsini öldüren insanoğlunun veba salgınına yenik düştüğü gerçeğini...
Yok ettiğimiz her canlı türünün aslında dönüp dolaşıp bizim yaşamımızı etkilediği gerçeğini düşündüm.

Sonra işe gidip gelirken okuduğum Nazım kitabında yer alan bir şiir geldi aklıma. Ne güzel anlatmış döngüyü dedim kendi kendime.

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun:
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
Yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak:
biri sen
biri de ben.

18 Şubat 1945 - Piraye Nâzım Hikmet

Evet bunların hepsini bir dakikadan kısa bir süre içinde düşündüm. Hazır olan kahvemi alıp, çalışma masama doğru ilerledim. Artık masamda dumanı tüten bir kahve, önümde hesaplanması gereken rakamlar vardı. Kulaklığımı kulağıma yerleştirdim. Fonda çalan Thunderclouds eşliğinde, ben de kendi döngümü tamamlamak için kaldığım yerden çalışmaya devam ettim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: