22 Ekim 2020

Kahve Bahane #Muhteris


Bu kahve bahane yazısı, soğuk bir Krakow gecesinde yazılıyor. Masada, minik bir fenerin içinde, vanilya kokulu bir mum var. Sırf mumu daha kolay yakabilmek için ucu uzun olan çakmaklardan aldım. Evdeki tek işlevi mum yakmak olan bu çakmak, kitaplıkta duruyor. Evin muhtelif yerlerinde böyle tuhaf şeyler var. Mesala koridoru mesken tutmuş iki noel baba var. Birinin görevi kapı kolunun duvara temas etmesini önlemek. Bir diğeri de kitapların üstünde oturmuş durumda. Keyfi yerinde.

Kahve bahane yazmaya başlarken nasıl giriş yapacağım diye düşünüyorum. Ama bir yerinden tutarsam gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Yazı kendi kendine akıyor. Sonra bir bakıyorum asıl yazmak istediklerimi yazmayı atlamışım. Sırf bu yüzden yaptıklarımı not alıyorum artık. Çünkü burası benim günlüğüm gibi. Ara sıra dönüp en eski yazılarımı okuyorum. Bu beni keyiflendiriyor. 

Bir şeyleri keyifli hale getirmek için biraz çaba gerekli. Geçen hafta bilgisayarımdaki bir sorunu gidermeleri için ofis yollarına düştüm. Hava soğuktu ama yağmur çamur yoktu. Toplu taşıma kullanmak yerine bisikletime atladım gittim. Açıkcası işe gitmeyi değil de bisikletimle gittiğim iş yollarını özlediğimi fark ettim. 

Fark ettiğim şeylerden biri de evde Barış Manço gibi gezmeye başladığım. Her geçen gün parmaklarımdaki yüzüklerin sayısında bir artış söz konusu. Takıp takıştırıyorum sürekli. Ara ara böyle oluyor. Ne bulsam takasım geliyor. Sonra bir dönem her şeyi çıkartıyorum. Saatim hariç. Sanırım ben saatle doğmuşum. Kendimi bildim bileli saat takıyorum. Akıllı saat aldığımdan bu yana saatlerim dolapla tik tak yapmaya devam ediyor. Akıllı saatler benim gibi saat sever biri için doğru tercih değil. 

Doğru tercihlerden biri de en üst katta oturmak. Eğer bir üst kat komşunuz varsa, hayatınızdan gürültü eksik olmuyor. Geçen gün artık dayanamayıp yukarı çıktım. Çünkü devamlı eşyaları bir yerden bir yere sürterek götürüyorlar. Evin beyi açtı kapıyı. Derdimi anlattım. Özür diledi. Fakat yine aynı şekilde saçma sapan sesler çıkartmaya devam ediyorlar. Bu arada kapıyı açtıklarında evin görüntüsünden ötürü kısa süreli bir şok yaşadım. Koridorda ne ararsanız vardı. Böyle darmadağınık bir ev görmemiştim. Tüm ev böyleyse evde yürümek için bir şeyleri sağa sola itip çekmeleri mantıklı tabii. Aklıma geldikçe öyle darmadağınık bir halde nasıl yaşadıklarına hayret ediyorum.

Geçen hafta yaptığım en verimli işlerden biri de darmadağınık olan notlarımı bir deftere toplamak oldu. Birçok deftere, not kağıtlarına ve telefonun not kısmına yazmış olduklarımı güzelce bir araya getirdim. Aralarında üç mikro hikaye var. Onun yanı sıra gitmek istediğim yerlerin listesini de artık bu defterde tutacağım. Aslında bu defter artık benim elim kolum diyebilirim. Hatta kahve bahane yazısının başlığını o defterde yazan kelimelerden seçtim. Okuduğum kitaplarda yer alan, dikkatimi çeken kelimeleri de defterime yazıyorum. Artık aklıma ne gelirse o defterde yerini alacak. 

Bu aralar o kadar çok okuyorum ki, kitaplarım hızla tükeniyor. Bir çılgınlık yapıp kitap yurdundan sipariş verdim. Bakalım kitapların başına bir şey gelmeden bizim evin yolunu bulabilecekler mi? Onlar geledursun ben e-kitap ile okuma serüvenime devam edeyim. Benim için okumak yazmayı tetikliyor. Okudukça yazma isteği ile doluyorum. Bu da buraya, Kahve Bahane olarak yansıyor. 
 
Şimdi, alevi fenerin camına yansıyan, odayı misler gibi vanilya kokutan muma üfleme ve yazısı sizinle buluşturma zamanı. 

O zaman ne diyoruz; Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Siz, siz olun ve muhteris ile muhteriz kelimelerini birbirine karıştırmayın. 
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ekim 2020

Kahve Bahane #Anestezi



Bu satırları okumak yerine, karşınızda size ben anlatıyor olsaydım muhtemelen ağzımı toparlayamıyor oluşuma şahitlik etmiş olurdunuz. Anestezinin etkisi ile uyuşmuş bir alt çeneye sahibim. Muhtemelen uyuşukluk sonrası da hafif bir ağrı nöbeti beni bekliyor. Bu yüzden bu kısa arayı fırsata çevirerek kahve bahane aman anestezi de pek şahane demeye geldim. 

Bugün keyif kahvemi yudumlamadan önce, bardağı parmaklarımla sarıp sarmaladım. Dumanının sıcaklığını yüzümde hissedene kadar yaklaştırdım, gözlerimi kapattım ve bardaktan yayılan kahve kokusunu içime çektim. Sonrasında almış olduğum o yudumun hazzını anlatmak olmaz. Bence herkesin deneyimlemesi gereken bir durum bu. 

Denemeden de bilemiyor insan değil mi? Yeni bir şey deniyorum. Klişe olan 21 günlük programlar var, hepimizin bildiği. Sağda solda gözümüze iliştirilen. İşte ben de en sonunda kolları sıvadım ve kendime göre bir 21 günlük programa başladım. Amaç yağ kütlesini düşürüp, kas kütlesini arttırmak. Aslında bu süreçle ilgili yazmak istediğim bir yazı var. Herkes şunları yemeyin diyip geçiyor. Ben bu süreçte her gün ne tükettiğimi yazmak istiyorum. Bir haftayı geride bıraktım. Sonuç alıyor olduğumu görmek güzel. Bir haftada 1,5 kilo verdim. Bugün, dişçi sonrası kendimi iyi hissetmediğim için spor yapamadım maalesef. Onun dışında her gün bir saat egzersiz de yapıyorum. Önümde iki hafta daha var. Bakalım bu iki haftayı da başarı ile tamamlarsam öncesi ve sonrası fotoğraflarımı bloga eklerim. 

Her şeyin fotoğrafını çekme hastalığından da gün geçtikçe uzaklaşıyorum. Şimdi odak noktam blogda paylaşabileceğim fotoğraflar çekmek. Mesela çalışma odama yeni bir çeki düzen verdim. Masanın yerini değiştirdim. Sonrasında da işte bunu bloguma koyabilir diye fotoğrafını çektim. Şimdi camın kenarında, her gün tek tek yapraklarına veda eden ağaçlara bakarak çalışıyorum. 




Fotoğraf güzel şey. Hatırlarsanız eski fotoğraflarımı bastırdığımı ve bir albüm yaptığımı yazmıştım daha önce. Hafta sonu gelen misafirlerimiz vardı. Buzdolabının kapağında olan fotoğraf magnetleri gördüler. Ne güzelmiş dediklerinde bunlarla birlikle albüm yaptım dedim. Sonrasında arkadaşlarıma gösterdim albümü. Öyle güzeldi ki. Beraber albümleri karıştırdık. Bu kim, şu kim diye sordular. Cevap verirken o anlara gittim geldim. Telefonda bilmem kaç piksellik fotoğraflara böyle bir muamele yapamıyorsun. Öyle telefonda kimsesiz kalmaya mahkumlar işte. 

Ben de istediğim kitapları satın alabilmek için deliler gibi kargo parası ödemeye mahkumum sanırım. Okumak istediğim fakat epub ve pdfsini bulamadığım kitapları kitap yurdunda sepete atıp duruyorum. Geçen gece aklıma geldi. Dur bakalım buraya gönderim yapıyorlar mı dedim. Yapıyorlar yapmasına da kitapların bedeli kadar kargo parası istiyorlar. Sonra internette biraz araştırdım ve başka bir site buldum. Oradaki fiyatlar daha da beterdi. 300 TL kargo parasından bahsediyorlar. Aynı kitapları amazondan almaya kalkınca da sonundaki TL uzantısı kalkıyor, yerine direkt EUR uzantısı geliyor. Mesela bir kitabın fiyatı Türkiye'de 20 TL ise Amazonda 20 EUR. Amazon Türkiye'nin de Polonya'ya gönderim hizmeti yok. Bu durumda kitap yurdundan almak daha olası gibi. Şimdilik bulabildiğim e-kitapları okumaya devam ediyorum fakat her an gemileri yakıp kitap siparişi verebilirim. 

Aradan bir yarım saat geçti sanırım. Gemiler mi? Henüz yanmadı. Fakat hafifleyen anestezi sonrası pek sevimsiz bir ağrı başladı. Aklımda bir melisa çayı içip uyumak vardı. Melisa çayımı yudumluyorum lakin melisa çayından fazlasına ihtiyacım olacak. Bir ağrı kesici almalıyım. 

Kahve bahane yazıları artık daha kısa oluyor. Farkındayım. Biraz da böyle olsun. Sık sık ama kısa.
O zaman klasik kapanışımla veda ederken, biz okumalara doyamadık diyenler için eski kahve bahane yazılarımı buraya iliştiriyorum.
 
Ve bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünce dek şen ve esen kalın diyorum. 
Dişlerinizi fırçalamayı da unutmayın. 
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Eylül 2020

Kahve Bahane #Şükrü Adamı Hasta Etme!



Kahve bahanede bugün ilklerin günü. İlk defa bloggerin yeni ara yüzünü kullanarak bir yazı yazıyorum. Daha önce çizim yaparken dinlediğim müzik listemi dinliyorum. Masada da kahve yerine bol limonlu çay var. 

Sosyal medya hesaplarımda hunharca paylaşım yapmayı bıraktım. Bir baktım ki yazacak şeyler birikiyor. Demek ki blogların katili sosyal medyaymış. Oralarda, yaşadıklarımızı anında paylaşıp tüketiyoruz. Bloga yazacak bir şey kalmıyor. 

Polonya'ya sonbahar geldi. Bu sene yaprakların renk değiştirdiklerine tanıklık edemiyorum. Müsebbibi ise evden çalışıyor olmam. Bu konu da şikayetim yok aslında. Sadece bazen kendimi kaptırıp mesai saatlerini unutuyorum. Bir bakıyorum ki sekiz saatten fazladır masa başındayım. Neredeyse, evden dışarı alışveriş yapmak dışında çıkmıyorum. Havalar soğuduğu için sabah yürüyüşlerimi de askıya aldım. Ama evde spor yapmaya devam ediyorum. Anlayacağınız tam bir ev kuşu oldum. 

Telefonu elimden bırakınca bir baktım ki harıl harıl kitap okumaya başlamışım. Eskiden de okuyordum da şimdi daha fazla vakit harcıyorum. Devamlı defter alıp kullanmaya kıyamıyorum. En sonunda birine kıydım ve kendime alıntılar defteri yaptım. Uzunca bir süredir aklımda Tevrat, Zebur, İncil ve Kuran-ı Kerim'i okumak vardı. Bu uzun kış gecelerinde bu dörtlüyü okuyacağım. Tabii araya daha kısa okumalar da serpiştireceğim. Bu sene hedefim 55 kitap okumaktı. 45 kitap ile hedefe pek yaklaştım. 

Bugün ilklerin günü demiştim ya bak şimdi aklıma geldi. Bugün ilk defa 2,5 litre su içtim. Ben ki günde bir bardak suyu zor içen insan evladıyım. Bunun benim için nasıl bir başarı olduğunu varın siz düşünün. Her on beş dakikada bir tuvalete gitmemi saymazsak bir sorun yok. Hatta içtikçe içesim de geliyor. Enteresan.

Enteresan demişken, bir önceki kahve bahane yazısında yazmayı unuttuğum ilginç bir anımı kaybolup gitmemesi adına yazmak istiyorum. Ballandıra ballandıra anlattığım tatilde komik bir olayla karşılaştık. Her şey sıcak bir öğlenden sonra, gözümüze kestirdiğimiz bir zirveye doğru emin adımlarla ilerlerken, manzarası güzel olan bir yamaçta soluklanmak için durmamızla başladı. Biz alabildiğine yeşil olan dağları izlerken yanımızda geçmekte olan Polonya'lı bir beyin (Yaklaşık 65 yaşlarındaydı ve 300 metre tırmanışının yarısındaydı kendisi) dzien dobry demesiyle kendimize geldik ve vermiş olduğu selama karşılık vermekte gecikmedik. Sanırım çok güzel dzien dobry demiş olmalıyız ki, bize Lehçe ne kadar daha yolumuzun kaldığı sordu. Biz Lehçeyi az bildiğimizi söyledik. Ve yolun ortasındayız dedik. Beybabaya İngilizce bilip bilmediğini sorduk. Bilmediğini ama Almanca, Çekçe ve Rusça bildiğini söyledi. Biz de o dilleri bilmediğimiz söyleyince ortamda otuz saniye kadar bir sessiz oldu. Sessizliği yine Lehçe olarak sorduğu  nerelisiniz soru kalıbı bozdu. Biz de Türküz dedik. Beybaba bu sefer 15 saniye kadar durakladı ve bize Türkçe " merhaba, nasılsın? " demez mi? Bizde ki şaşkınlık tam anlamıyla geçmemişken bu sefer yanına grubun diğer üyeleri geldi. İki tatlı teyze ve bir beybaba daha. Onlara çabucak bizim Türk olduğumuzu söyleyen esas beybaba son hamlesini yaptı ve bizi şoka uğratacak o cümleyi kurdu. " Şükrü adamı hasta etme!" 
Zakopane'de bir dağın zirvesine tırmanırken duyabileceğim en son ve en saçma kelime kalıbını duydum. İki tatlı teyzeden biri türk dizileri izlediğini söyledi. Beybaba cümleyi doğru kurmanın gazıyla ellerini iki yana açıp daha yüksek sesle repliğini tekrar ederken biz şaşkınlık içinde bakakaldık. Gülüşmeler sonrası güzel dileklerimizi birbirimize sunup yolumuza devam etti. 

Kim mi bu Şükrü? İnanın hiçbir fikrim yok. 


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

24 Eylül 2020

Kahve Bahane # 2 Numara


Neler oluyor? Ya ben çok sık tatile çıkıyorum ya da sadece tatil sonrası Kahve Bahane yazıyorum. Blog tatil yazıları ile dolup taşmış. Hazır tatilden dönmüşken ve iş beni bunaltmaya başlamamışken, ruhumdaki hafifliğin bana eşlik ettiği, az yazılı, bol görselli bir kahve bahane yazısını ile buradayım. 2 numara mı? Onu tatilin sonuna kadar ben de bilmiyordum. Aslında başlık bambaşka ocaktı, gelin görün ki 2 numara kendi adını buraya yazdırmayı sonuna kadar hak etti.

Tatilde herkes memlekete gitti, benden de böyle bir hareket bekleyenler vardı. Fakat duygularıma yenik düşüp, Türkiye yollarına düşmedim. Bu düşmeyeceğim anlamına gelmiyor. Her an bir çılgınlık yapabiliriz. 
 
Burada tatil günlerimi harca harca bitiremiyorum. Bu tatilde de Polonya'da gezelim görelim dedim. Göçmen kuşlar misali sıcağı takip edip güneye indim. Şanslıydım ki tatil sürecince hava pek bir güzeldi. Yarından itibaren soğuyacak ve yağmurlar gelecekmiş. Varsın gelsin.

Polonyanın doğası yemyeşil. Bu yüzden gezmesi de keyifli. Üç farklı durak belirledik kendimize. İlk durağımız nehir kenarıydı. Orada geçirdiğim günler resmen emeklilik simülasyonu gibiydi. Kaldığımız eve babaanne evi adını verdik. Sabah bahçede kahvaltı, sonrasında yakındaki göle gidip güneşlenme sefası, akşam karanlık basmadan yakılan mangal, gece soğuyan hava yüzünden yorganın altına girip izlenilen dizi ile babaanne evi adının hakkı verdi. Orada kaldığım sürede bir kitabı bitirdim. Bir diğerini de yarıladım. Ayrıca kendimi erken emekli edip, Dikili'de böyle bir hayatı yaşamanın hayalini kurup durdum.






İkinci durağımız ise göl kenarında bir otel odasıydı. Sabah perdeyi açıp göl manzarası ile karşılaşmak, göl kenarında yapılan gezi, yine fütursuzca kitap okuma seansları ile iki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Göl evi diye bir film vardı. Posta kutusunda gelen mektuplar üzerine şekillenen bir film. Nedense orada olduğum süre boyunca aklıma gelip durdu.





Son durak ise dağlar oldu. Beş sene sonunda Zakopane'ye adım attım. Balkonundan dere sesini duyabildiğim, ağaçlar arasında yer alan bir konakta kaldık. Birinci gün 300 metre ve ikinci gün 500 metre tırmanışların yer aldığı uzunca yürüşler sonra oluşan tatlı yorgunluk, yürüdüğüm ormanda tüm uyarılarda bolca yer alan, göremediğim fakat sesini duyabildiğim ayılara rağmen sağ salim geri dönmenin huzuru, meşhur ters evin içerisinde geçirdiğim eğlenceli dakikalar ve gece soğuğu ile boğuşmanın verdiği sersemlik ile bir tatili daha tamamladım. 













Tatil tam anlamıyla bir arınma oldu benim için. Sekiz günde dört kitap okudum. Bu süre zarfında hiçbir sosyal medya hesabıma bakmadım. Telefonu hava durumunu kontrol etmek için kullandım. Bir de anneme ve kardeşlerime iyi olduğumu haber vermek için ara ara yazdım. Ve fark ettim ki hiçbir şey kaybetmemişim.



Basılı kitaplarım ve tatilim bitti. Ama durun yazı henüz bitmedi. Şimdi neden başlığın 2 numara olduğunu açıklama zamanı. Konakladığımız her yerde, babaanne evinin numarası da dahil olmak üzere, oda numaramız ikiydi. İşte bu yüzden bu yazı 2 numara olmayı hak etti.

Şimdilik benden bu kadar, artık sosyal medya hesaplarını daha az kullanıp, daha çok blog yazısı yazmaya karar verdim. Bu karınca nerelerde? Neler yapıyor diye merak ederseniz, bloga uğramayı, uğramışken de selam vermeyi ihmal etmeyin.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşmek üzere şen ve esen kalın. Elinizdeki telefonlara dalıp etrafınızdaki güzelleli kaçırmayın. Benden söylemesi.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Ağustos 2020

Kahve Bahane #Tatilin Daniskası



Bu yazının tatilin daniskası başlığı altında kaleme alınmasının pek de anlamlı bir nedeni var. Tatilin detaylarına geçmeden, başlığa neden tatilin daniskası yazdığımı açıklamak boynumun borcu.


Vakti zamanında, Baltık denizi kıyısında, bir limanlar kenti varmış. Halen de var. O zamanlar ismi Danzig olan bu şehir Almanların himayesindeymiş. II. Dünya Savaşı sonrasında şehrin kaderi değişmiş ve Polonya'ya bağlanmış. Günümüzde ise biz bu şehre Gdansk diyoruz.

Akan zaman içinde, Danzig Gdansk'a evrimleşmiş olsa bile bize bir tabir armağan etmeyi ihmal etmedi. Evet, halk ağzında "Daniska" diye tabir ettiğimiz yer aslında bir şehir ismi. Türk Dil Kurumu'na göre; ala, en güzeli, en iyisi demek. Bu durumdan enişteniz sayesinde haberdar oldum ve üstüne bir araştırma yaptım. Bizim kelime darağacımıza girmesiyle ilgili okuduğum bir rivayet ise tam olarak şöyle;

Eskiden, Almanya'dan Danzig yoluyla gelen ürünlerin üstünde Danzig markası bulunurdu. Kaliteli olan bu malların üzerinde yer alan damgalardan dolayı halk arasında o üründen bahsedilirken "Danzig damgası varsa en iyisidir" olarak anılmaya başlıyor. Gel zaman, git zaman halk arasında bir eşyanın kalitesiden bahsedilirken "onun daniskası budur, şurada bulunur" denmesiyle yeni bir tabir ortaya çıkıyor. Böylece bu tabir günümüze kadar gelmeyi başarıyor. Biz de bundan mütevellit bir şeyin en güzeli demek yerine daniskası demeyi tercih ediyoruz. Boynumun borcu olan açıklamayı yaptığıma göre; tatilin daniskasını anlatabilirim. Çünkü bu sefer istikamet eskilerin Danzig'i günümüzün Gdansk'ıydı.

Malum, korona yüzünden yerimizden kıpırdayamaz olduk bu sene. Hal böyle olunca mini bir tur ile yaşadığım ülkeyi tanıyalım ilkesiyle yola çıktım. Açıkcası bu tatil kısa olmasına rağmen ruhuma çok iyi geldi. Tatile dair tek pişmanlığım ise daha uzun kalmamış olmamız.

Arabayla gidilen, üç buçuk saat süren yol sonrası, Varşova'da bir mola vererek bir sene sonrasında yediğim lahmacun hakkında uzun uzadıya yazabilirim. Fakat niyetim kimseyi sıkmak değil. Bunun yerine Varşova hakkında bir iki kelam edeyim. Ben Varşova'yı pek sevmem. Böyle bir Ankara havası var. Nazilerin hışmına uğrayan şehirde eski yapı görmek pek mümkün değil. Old Town dedikleri yeri sonradan inşa etmişler fakat yine de Krakow'daki binaların ruhu yok. Şimdi ise eğri oturup doğru konuşma zamanı. Varşova büyük bir şehir ve bu sefer sokaklarında gezerken büyük bir şehirde gezmeyi özlediğimi hissettim. Ayrıca Krakow'da hiç göremediğim serceler Varşova'yı mesken tutmuş durumda. Sokak kedileri olmayınca, hepsi uçmak yerine yürümeyi tercih ediyor. Kısa süreliğine her şey iyi hoştu da uzun uzadıya kalsam nasıl hissederdim bu bir muamma.





Yol üstünde yine yeniden bir kale gezdim. Malbork kalesi pek bir meşhur. Aslında Malbork hakkında ayrı bir blog yazısı yazıp yazmak üzerine biraz düşündüm. Ama gezinin bir parçası olduğu için buraya yazmanın daha anlamı olacağına karar verdim. Unesco Dünya Mirasları Listesinde olan Malbork kalesi klasik Orta Çağ mimarisine sahip dünyanın en büyük tuğla kalesi. İhtişamı ile gerçekten göz dolduruyor. Gelin görün ki Naziler bu güzelim kaleyi de bombalıyorlar. Ve oldukça hasar alıyor. Sonrasında aslına uygun olarak restore ediliyor. Burada kalenin şansı Türkiye'de olmaması. Bizde ki tarihi eserleri ne hale getirdikleri malum. Kalenin içinde gezerken Orta Çağ havasını solumak harikaydı. Bazı yerlerde kendimi Game of Thrones setinde hissettim. Malbork'da geçirdiğim iki saat sonrası istikamet Danzig yani Gdansk'tı.




Gdansk beni kendine hayran bırakan ikinci Polonya şehri oldu. İlki tabii ki Krakow. Gdansk'ın bir artısı denizinin olması. Hatta daha önce giden arkadaşım "sen orayı gördükten sonra oraya taşınmaya bile karar verebilirsin" dedi. Ben de bir sene sonra deniz görecek olmanın heyecanıyla gittim. Ve şanslıydım ki hava çok güzeldi. Denizi görmekle kalmadım üstüne üstlük denize girdim. Böylelikle Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi, Adriyatik, Kuzey Atlas Okyanusu, Basra Körfezinden sonra ayağımı Baltık Denizine de değdirmiş oldum. Gdansk'a taşınma konusu, harika sokaklarında gezerken ara sıra aklıma geldi gelmesi de kışın Krakow'dan soğuk olacağı gerçeği ile aklıma gelen düşünce anında yok oldu.








Gdansk'a akşam dolaşırken, hep filmlerde gördüğüm o ışıklı atlı karıncaya rastladım. İlk defa yakından gördüm. Masal gibiydi gerçekten.



Gdansk'a kadar gitmişken ünü her yere yayılan Sopot'ta yer alan yamuk evi de ziyaret ettim. Ev tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Costa'nın orada ne işi vardı. Anlamış değilim. Sopot beni genel anlamda şaşırttı. Ben kendi halinde bir yer beklerken, bir tatil beldesiyle karşılaştım. Kendimi Çeşme'de gibi hissettim. Meydanı, plaja giden insanları ile tam bir yazlıkçı yeri. Giderken hiç öyle bir yer hayal etmemiştim. Yamuk evi görüp geri döneriz derken, tüm günümü kumların üstünde güneşlenerek geçirdim.





İki günlük deniz sefasından sonra eve döndüm. Dönerken de pek bir söylendim. Polonya'da şehirler arası yollar pek güzel değil. Yapılan yol çalışmaları yüzünden araba sürmek keyifli bir aktiviteden çıkıp bir çileye evrimleşiyor. Neyse ki kazasız belasız Krakow'a ulaştık. Şimdi, yeni tatillerin, yeni maceraların hayali ile sayılarla boğuşmaya, evden çalışmaya devam. Çalışmadan olmuyor.




Bu sefer farklı bir kahve bahane yazısı oldu. Nadiren de olsa tüm yazıda bir bütünlük mevcut. Yakında, pek yakında klasikleşmiş tarzda bir kahve bahane yazısında görüşmek üzere;
Şimdilik şen ve esen kalın. Aynaya bakarken kendinize gülümsemeyi ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.