Avrupa Gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026

Lizbon Hakkındaki Gerçekler


Soğuk havadan ziyadesiyle bunalıp, sıcak bir yerlere gidip güneş görelim diye aylar öncesinden planladığımız Dubai tatili, bölgede yaşanan hareketlilik nedeniyle son anda iptal oldu. Deniz, güneş hayali yarıda kalınca üzüldüm fakat sonrasında iyi ki gitmedik dedim. Malum gidenler geri dönemedi. Hal böyle olunca da onaylanmış iznimiz boşa gitmesin diye son dakika kendimize bir Lizbon tatili ayarladık.

Lizbon görmek istediğimiz yerlerden biriydi, fakat uçuşları her daim el yakıyordu. Bu sefer şans bizden yana oldu ve ve uygun denebilecek bilet bulduk. 3 günlük bir Lizbon tatili yapmış oldum.

Hali hazırda, bloglarda, Lizbon’da neler yapılır, nereler gezilir yazıları bolca var. 
Şimdi gelin ben size başka hiçbir yerde denk gelemeyeceğiniz Lizbon Gerçeklerini yazayım. 

Lizbon, İstanbul’un aynısı değil. Yedi tepeye kurulan, her köprüsü ve yokuşu olan şehri İstanbul’a benzetme sevdasından vazgeçmek lazım. Bazı yerleri Balat’a benziyor olabilir. Lakin Lizbon tipik bir Avrupa şehri. Kendine has yokuşları ve düzensizliği var. 


P



Avrupa’da tek bir yere gitme şansınız varsa bu Lizbon olmalı yazılarına itibar etmeyiniz. Bunu diyen kişiler sanırım İtalya sınırlarını içinde herhangi bir şehire adım atmamış olabilirler. Adriyatik kıyılarındaki şehirlerden bi haber olabilirler. 




Lizbon’da sokaklar hariç diğer tarihi yerleri gezmek için hatırı sayılır paralar ödemeniz gerekiyor. Buna 1755 yılındaki depremde yıkılan kilise ve şehrin kalesi de dahil. Yani kalenin içine girmek için para ödemeyi anlarım da bahçesine girişin bile paralı olması saçma. 

Lizbon denizden babam çıksa yerim diyenlerin şehri. Deniz ürünleri ile bezeli bir mutfağı var. Ve hepsi de birbirinden lezzetli. 





Lizbon bebekli ve pusetli gezginler için pek uygun bir şehir değil. Dik yokuşları, bol merdivenleri ve dar kaldırımları ile anne ve babaları oldukça zorlayabilir. 

Şehrin sembolü haline gelen 28 nolu tramvayı kovalamaktan vazgeçin ve adımlarınızın sizi ara sokaklara götürmesine izin verin. Karşılaştığınız duvar resimlerinin keyfini çıkarın. 







Lizbon’u gezmek için emekli olmayı beklemeyin. O yokuşlar için enerji ve sağlam dizler lazım. Çünkü her adımda kardiyo yapıyorsunuz. 

Lizbon’da tsunami olma olasılığa çok yüksek. Hatta sokaklarda böyle bir durumda kaç metre yukarıya doğru kaçmanız gerektiğini gösteren tabelalar var. 

Lizbon’un meşhur tatlısı Nata oldukça tehlikeli bir tatlı. İnsan bir oturuşta üç dört tane yiyebilir. Tadı güzel olmasına güzel de tam bir kalori bombası. 




Lizbon’da taksi ücretleri çok ucuz. O yüzden taksi kullanmaktan korkmamak lazım. Ve eko taksi çağırırsanız önünüzde bir Tesla bulabilirsiniz. . Zira şehirdeki taksilerin yarısı Tesla. 

Lizbon hakkında söyleceklerim bu kadar. Kaldığım süre boyunca sadece deniz ürünleri yedim. Toplamda 40 km’den fazla yürüdüm. Bir deniz havası aldım. Bu kısa tatil bana iyi geldi. Görülecek yerler listesinden bir yer daha eksildi. 

Her şey iyi hoştu lakin bunu söylemeden yazıyı sonlandırmak istemedim. Bana “Lizbon mu, Porto mu? “derseniz benim oyum Porto’ya. Bu da böyle biline. 

✄---------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Eylül 2025

Rovinj Bu Kadar Sevimli Bir Şehir Olamazsın


Trieste hezimetinden sonra bir sonraki durağımız olan Pula'ya doğru yola çıktığımızda yol üstünde böyle sevimli bir şehirle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Rovinj sokalarında gezmekten inanılmaz keyif aldım. Sokaklarında gezinirken; Trieste yerine iki günümü Rovinj'de geçirseydim diye düşündüm.

Planlı bir gezi olmadığı için sokaklar beni nereye götürürse oraya gittim diyebilirim. Sadece yolda giderken birkaç blog okudum ve o sayede denize inen saklı bir merdiven buldum. O merdiveni görmek güzeldi. İşte tam da bu yüzden blog okumaktan hiç vazgeçmem. Böyle minik detaylar genellikte bloglarda yazıyor. 

Dediğim gibi plansız bir gezi olduğu için, bir kahve ve yemek molasından sonra Pula’ya doğru yola çıktık. 

Rovinj bana 17 sene önce gittiğim Dubrovik şehrini anımsattı. Açıkçası tadı damağımda kaldı. Eğer yolum tekrar Rovinj düşerse bir iki gün kalıp şehrin keyfini çıkarmak istiyorum. Hatta şehrin çok yakınında yer alan bir ada oteli var. Orada bile kalınabilir. 

Bu kısa gezime dair birkaç fotoğrafı da buraya iliştireyim ve bir sonraki blog yazımı yazmaya başlayayım. 
















✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Eylül 2025

Trieste Kendini Kandırma Sen Bir İtalya Şehri Değilsin




Sayısız kez İtalya hayranlığımı dile getirdiğim yazılarla dolu blogumda bir gün gelecek, böyle bir başlık atıp, hiç keyif almadığım bir İtalya şehrinden bahsedeceğim aklıma  gelmezdi.

Bu sene tatilimizi Adriyatik kıyılarında geçirmeye karar verdiğimizde ilk durağımızı Trieste diye belirledik. Trieste İtalya ruhundan nasibini alanmış bir şehir. Dağlar denize paralel olduğu için çok küçük bir kıyı şeridine yerleşmişler. Hal böyle olunca da kaldığım süre boyunca aralıklı yağan şiddetli yağmuru, sürekli esintili olan havası ile hafızamda pek güzel bir yer edinmedi maalesef. Ayrıca şehirde her şeyin fiyatı çok uçuktu. Yani bir kahveye 4 Euro verilmez. 5 ay önce Floransa’nın göbeğinde 2 Euro verdiğim kahvenin aynısından bahsediyorum. Mesela İtalya’dayım şöyle güzel bir pizza yiyeyim diyeceğiniz mekan neredeyse yoktu. Hırvatistan kültürüne daha yakın bir mutfağı vardı. Tabii tam bu noktada yiğidi öldürüp hakkını yememek gerek. Sanırım son zamanlarda yediğim en güzel kahvaltıyı hazırlayan mekan da Trieste’deydi. 

Bunların dışında beni şaşkına çeviren bir başka olay; plajının haremlik selamlık olmasıydı. Kadınların ve erkeklerin giriş yerini ayırmışlar. Yani ailece denize gireyim diye gidersen, giremiyorsun. Bu bilgiyi edinince denize de gitmedim. 

Gittiğim şehirlerde sabah yürüyüşleri yapmayı, yakında bir parka varsa keşfetmeyi severim. Lakin Trieste’de ne uzun uzadıya yürüyecek bir sahil şeridi ne de içinde gezebileceğim bir park vardı.

Şehrin ana geçim kaynağı sanırım her gün limanına yanaşan dev Cruiser gemileri. Hiç böyle devasa gemiler görmemiştim. Hatta birinin limandan ayrılışına denk geldim. Benim için enteresan bir deneyimdi. 

    


Açıkçası şehri hakkında daha fazla yazacak bir şey aklıma gelmiyor. Aslında en son söyleyeceğimi başlıkta söyledim. Ve söylediğimin sonuna kadar arkasındayım. Az biraz tarihi eserlerin olsa da, yağmur sonrasında gökyüzünü gökkuşağı süslese de ; Trieste, kendini kandırma sen bir İtalya şehri değilsin.






✄----------------------------------------------------------------------





Paylaş:

3 Aralık 2023

Kahve Bahane # Her Tatilin Bir Sonu Vardır


Geldik tatilin son yazısına. Bence tatilleri bu denli güzel kılan bir sonu olması. Kısıtlı bir zaman diliminde olduğu için her anından keyif almaya çalışmak, her şeyi yoğun yaşamak anılarda hemencecik yer edinmesi sağlıyor. 

Bu yazı 15 günlük Hırvatistan gezisinin son durağı ve eve dönüş yoluna dair anıları içerecek. Bundan sonraki yazılarda artık normal yaşama, Polonya hayatına dair yazmaya devam edeceğim. 


Hırvatistan macerasını Aziz Nicholas Kalesini ziyareti ile sonlandırdım. Kale 16. yüzyılda denizden gelen Türk gemilerinin saldırılarının engellemesi için kanalın girişindeki bir adaya inşa edilmiş. Minik bir ada bağlantısı sayesinde kaleye yürüyerek ulaşmak mümkün. Ayrıca kalenin içini gezmek için düzenlenen gemi turları var. Bizim saatimiz uymadığı için gemi turuna katılamadık. Yürüyerek kale duvarlarına kadar gittik. Harika manzarasından yararlanarak birkaç kare fotoğraf çektik. Böylelikle Hırvatistana bir sonraki buluşmamıza kadar hoşça kal demiş oldum.












Sonrasında ver elini Slovenya'nın şirin şehri Maribor dedik. Maribor anılarımda (aynı babaannemin yaptığı gibi) baklava yediğim şehir olarak kalacak. Bilmem bilir misiniz, benim çocukluğumda yediğim baklavalar iri ceviz taneli ve hafif limon aroması baskın bir şerbete sahipti. Sonra fabrikasyon baklavalar çıktı, mertlik bozuldu. Bir boşnak lokantasında yemek yediğimde çocukluğuma döneceğimi hiç düşünmezdim. Özlediğim tüm tatları o sofrada bulmanın hazzı inanılmazdı. 







Maribor'da tipik bir Avrupa şehri. Şarabıyla ünlü. Ayrıca şehirde çok ince bir detay var. Şimdi gelin size bunu anlatayım. Aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz üzüm asması tam 400 yıllık. Dünyanın en eski üzüm asması olarak Guinness Rekorlar Kitabında yer alıyor. Ortaçağ zamanında dikilmiş ve zamanında Osmanlı ile yapılan savaşlara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş. Birçok yangından sağ çıkmış. Yakın tarihte nehir sularındaki değişim yüzünden neredeyse kuruyacakken yapılan alt yapı çalışmaları sayesinde hayata tutunmaya devam etmiş. Bu üzüm asmasının hikayesi hayatta kalma azminin hikayesi değil de nedir? Asmanın yanına yaklaşmak serbest ama dokunmak yasak. Üzüm asmasının kendine has bir müzesi bile var. 


















Maribor'da geçirdiğim kısıtlı zamanda yerel pazara denk geldim ve yine incir aldım. Ünlü olan beyaz şaraplarından tattım. Açıkcası şarabı beni çok tatmin etmedi. Çiçekli bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Ben iflah olmaz bir Chianti ve Molto Pulciano fanıyım. 





Maribor'da geçirdiğimiz bir geceden sonra evimize, Krakow'a doğru yola çıktık. Ne de güzel tatil yaptık, pek de güzel tatil yaptık diye diye kürkçü dükkanına döndük. Eve dönüldüğüne göre bundan sonra klasikleşmiş tarzda olan (daldan dala atlayan) kahve bahane yazıları yazmaya ben hazırım; peki siz okumaya hazır mısınız?
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.