Sinema - Tiyatro - Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema - Tiyatro - Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2022

Kahve Bahane #Höp Höp


Yazmadığım için bir takım bahanelerin arkasına saklanacak değilim. Yirmi iki yıl önceki pazarlama dersinden hatırladığım çok kısa bir alıntı "insanlar memnun olduklarında bunu etrafındaki beş kişiyle paylaşırken, memnun olmadıklarında paylaştıkları kişi sayısı elliye çıkar" der.

Sanıyorum benim buraya yazmama nedenlerimden biri bu. Hayattan genel anlamda, bazı detaylarda sıkıntılar yaşıyor olsam bile memnumum. Genelde mutsuzken, kafama bir şeyler taktığım zamanlarda daha fazla yazıyorum. Çok eski blog yazılarımı okuyanlar ne demek istediğimi anladı sanırım. O yazıların temelinde çoğunlukla pesimist bir Yasemin var.
Bak görüyor musun bahanelerin arkasına saklanmayacağım dedim ama yine bir bahane bulmadan yazıya başlayamadım.

Dediğim gibi hayat genel anlamda güzel akıyor. Aslında bunun yaşadığım şehirlede alakası var. Yazın son tatilini yapmak için iki haftalığını Türkiye'ye gittim. İki hafta boyunca yolda yürümek için bile fazladan efor sarf ettim. Oysa ki Krakow'da gözünüzü bağlasanız bile yürüyerek bir yerden bir yere kazasız belasız varabilirsiniz. Ama İzmir'de öyle mi? Kaldırımdan giden bisikletlileri ve motorları kolla, asla yayaya yeşil yanmayan ışıklarla cebelleş, kedi köpek pisliklerine basmamak için hopla zıpla, kaldırıma park eden araçlar yüzünden akrobatik hareketler yap. Ve bunların hepsini evinin 500 metre yakınındaki fırına gitmek için her gün yap. Gerçekten çok yorucu. 

Oysa ki insan tatile dinlenmek için gidiyor. Yukarıda anlattıklarım bir yana bu sefer tatil içinde tatil yaptım. Kız kıza bir kaçamak sıkıştırdık araya. Ama nasıl güzel eğlendik. Sudan çıkmadık. Bol bol güldük, eğlendik. Burnumda tüten tiyatro özlemimi Ahududu adlı oyunu izleyerek bir nebze olsun hafiflettim. Klasikleşen Alsancak turunu da atlamadım. En son bir parçamı (dişimi çektirdim çünkü) da İzmir'de bıraktım. Tabii ki her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi tatil de bitti. Aslında tatili güzel yapan ayrıntı bir yerde bitiyor olması.
















Rutine dönüş yapmak biraz zahmetli oldu. İzmir'den direkt uçuş bulunca sevinen ben iki saat gecikme yüzünden havaalanında kalınca pek üzüldüm. Uykusuz bir gecenin sonunda yuvaya döndüm dönmesine de İzmir sıcağından sonra beni karşılayan yedi derecelik havaya halen alışamadım.

Bu sene Krakow sonbaharı unutup anında kışa geçmeye karar verdi sanırım. Kasım ayında yaşayacağımız hava sıcaklıklarını Eylül bitmeden gördük. Yazlıklar hurçlara, kazaklar raflara yerleştirildi. Soğuk havaya alışana kadar spor salonuna ara verildi.

Ne diyelim sağlık olsun. Bak bu aralar bizim evin konusu hep bu. Dengeli ve sağlıklı beslenme. Birbirimize okuduklarımızı, takip ettiğimiz doktorların araştırmalarını anlatıyoruz. Aslında uzun zamandır yediklerimize dikkat ediyoruz. Tabakta dengeyi yakalamaya çalışıyoruz. Şeker hayatımızda yok denecek kadar az artık. Öyleki eskiden höp höp yediğimiz şeyler artık ekstra tatlı geliyor. İşte bunlar hep sağlıklı olma çabası.

Çaba olmadan hedefe ulaşılmıyor. Kendime bir hedef koydum. Sene başı başlamayı ve bir sene sonunda hedefime ulaşmayı planlıyorum. Şimdilik ayrıntıları bende kalsın. İlk adımı atınca buraya yazmaya başlayacağım. 

Şimdi masada okunmayı bekleyen kitabımla biraz vakit geçirme zamanı geldi çattı. Bu da "bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın" demek.

Höp höp yemek yiyerek bedeninizi de çok yormayın. Onunla ne kadar süre vakit geçireceğiniz belli değil. Bu yüzden ona iyi bakmak lazım, değil mi? 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Eylül 2019

Kitap Severler İçin Dizi Ve Film Tavsiyeleri


Bu bir öneri yazısı olacak. Kendi deneyimlerimden derlediğim mini bir liste ile buradayım. Kitaplar ile bir gönül bağınız varsa aşağıdaki listede yer alan dizi ve filmler ilginizi cezbedecek nitelikte. Ben bazılarını izlerken kendimi başrol oyuncusunuz yerine koydum. Konu kitaplar, yazarlar olunca izlerken bu hayallere dalmak kaçınılmaz oluyor. Kimini yakın zamanda izledim. Kiminin üstünden uzunca bir zaman geçti. Belirli bir sıraya göre değil. Aklıma geliş sırası ile yazıyorum.

Black Books - Mini Dizi 

Black Books  adlı diziyi 2015 yılında izledim. Böyle kesin tarih verebilmemi bloguma yazdığım yazıya borçluyum. Eğer bir kitapçı dükkanınızın olmasını hayal edenlerdenseniz bu dizi tam sizlik. Sahnelerde bol bol kitaplar var. Dizi bir kitapçı dükkanında geçiyor.

The Last Bookshop - Kısa Film

Bir çocuk, bir dükkan ve içeride müşterilerinin gelmesini bekleyen bir kitapçı. 23 dakikanız varsa izleyin. Bence çok seveceksiniz. 


Lütfen Beni Öldürme - (Stranger Than Fiction) 

Bir hikaye yazmak ile o hikayenin baş kahramanı olmak arasındaki farkı gözler önüne seren bir film. Üstüne fazlaca konuşup izleme keyfinizi kaçırmaktan yana değilim.


Okuyucu - (The Reader) 

Tamamen kitaptan uyarlama olan bu film, oldukça dramatik. Bir aşk hikayesini konu alan film aslında derinlerde bambaşka mesajlar içeriyor. Kitapların yanı sıra Nazi dönemiyle ilgiliyseniz bu film tam sizlik olabilir.

Güdü 

Kitap yazma isteği ile yanıp tutuşan bir adamın hayatını konu alan Güdü, enteresan olaylara gebe. Gerilimli bir yapısı vardı. Tek sıkıntısı sonunu daha vurucu beklerken sönük bir şekilde bitmesiydi diyebilirim. 

Gizli Pencere- (Secret Window) 

Bir yazarın hikayelerini yazabilmek adına sessiz sakin bir yer arayışını konu alan bu filmin bana güzel gelmesinin bir nedeni de Johnny Deep olabilir. Gizem sevenlerdenseniz bu filmde bolca gizem var. Benden söylemesi.



Kelebeğin Rüyası

Bu listede ne işi var demeyin. İçinde okunan şiirler, iki genç şairin hayatı, işte bu sebeplerden ötürü bu listede yer almayı hak ediyor bence. Henüz izlemediyseniz, izleyin. Ama sonunda hüzünlenip bir iki damla gözyaşı akıtırsanız aklınıza ben gelmeyeyim. 


Sahaf - (The Bookshop)

Bu filmi ben de izlemdim. Eee Yasemin listede işi ne demeyin. Bir filmin ismini ararken karşıma çıktı. İsmi ilgimi çekti. İzlenecekler listesine atmışken buraya da yazmak istedim. Eğer daha önce izlediyseniz, yorum kısmına film hakkındaki düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Böylelikle hem ben hemde blog okuyucularım nasiplenmiş olur.



Benim aklıma gelen öneriler bunlar. Sizin de bu listeye eklemek istediğiniz, Yasemin bunu da kesin izlemelisin dediğiniz filmler varsa lütfen çekinmeyin yorum kısmına yazın gitsin. Az biraz etkileşimimiz olsun. Fena mı olur?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Ocak 2019

Bir Tutam Baharat


Blog ismimle çok benzer olan bir film izledim geçen hafta. Film önerisi blogumu takip eden bir takipçimden geldi. Konuştuğumuzda blogunun ismi bana hep Bir Tutam Baharat adlı filmi anımsatıyor. Kesinlikle izlemelisin dedi. Ben de bu tavsiyeye uydum.

Yunanistan ve Türkiye ortak yapımı olan Bir Tutam Baharat nam-ı diğer A touch of Spice bir dram filmi. Fanis'in İstanbul'da başlayıp Yunanistan'a uzayan yaşam hikayesini anlatıyor. Dedesi sayesinde baharatların önemini kavrayan Fanis, başkalarının yaşamını tatlandırırken kendi yaşamının tuzunu biberini eksik ettiğinin farkına varıyor ve hikaye bu konu üzerine şekilleniyor.

Sakin, kendi halinde akan bir filmdi. İzlerken sevdiğim replikleri not aldım. Şimdi onları paylaşma zamanı.


Biber, sıcaktır ve yakar.
Güneş.
Güneş neyi görür?
Her şeyi.
İşte bu yüzden biber bütün yemeklere yakışır.
Sırada Merkür var. Orası çok sıcaktır.
Sonra da Venüs.
Tarçın
Venüs tüm kadınların en güzeliydi. İşte bu yüzden de tarçın hem tatlıdır hem de acı. Bütün kadınlar gibi.
Şimdi sırada Dünya var. Dünyanın üstünde ne var?
Dünyanın üstünde yaşam var.
Bu dünyada iyi ya da kötü herkes bir şekilde yaşıyor. Peki yaşamamız için ne gerekli?
Yiyecek.
Yemeği ne daha lezzetli yapar?
Tuz
Yaşamımızın da yemek gibi tuza ihtiyacı vardır. Hem yemeğe hem yaşama lezzet için tuz lazım.
16. dakikadan alıntıdır.


Sevgili karım derdi ki; bir yerden ayrılacağın zaman artık gittiğin yer hakkında konuşmalısın. Bıraktığın yer hakkında değil. Ayrılmak başka bir yere gitmektir.
31. dakikadan alıntıdır.

Aslında hayatta iki çeşit yolcu vardır evlat. Birincisi haritaya bakarak yolculuk edenler. İkincisi ise de aynaya bakarak yolculuk edenler. Haritaya bakan yolcular hep giderler. Aynaya bakan yolcular ise eve döner.
80. dakikadan alıntıdır.

İzlemeyi düşünen herkese şimdiden iyi seyirler diliyorum.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Eylül 2018

Güdü



Sıklıkla film ve dizi izlememe rağmen blogumda izlediğim filmlere ve dizilere fazlaca yer vermiyorum. Çok nadir de olsa bana farklı gelen yapımlar hakkında bir iki satır karalıyorum. İşte bu içerik de onlardan biri olacak.

Güdü (orijinal ismi ile Autor) Netflix için çekilmiş ispanyol yapımı bir film. Konusu aslında biz blog yazarlarını ve kitap yazma işine gönül vermiş olanları etkileyecek cinsten. Çünkü yazmak için bir miktar hayal gücüne ve ilham denen o şirin şeye ihtiyacımız var. Filmin konusu da tam olarak bunu anlatıyor diyebilirim. Hayal gücünden yoksun bir adamın kitap yazma isteği karşısında, gerçek hayattan ilham alacak bir şeyler bulmasıyla kurgu başlıyor ve şekilleniyor.

Kitaplar okumak için yazılır. İlham almak için yapmanız gereken yaşamak, kahrolsun yaşayın! Gözlemleyin, dinleyin.
Film Amerikan saçmalıklarından uzak, kendi halinde. Tek sıkıntısı bir saat elli dokuz dakika sürmesi bence. Biraz uzun geldi bana bu süre. İzlerken çekimlerinden dolayı bir festival filmi izliyormuşsunuz havasına giriyorsunuz. Duyguların yansıtılma biçimleri, çekim açıları ve İspanya'nın sıcağını hissetmenizi sağlayan her daim terleyen oyuncuların bu işte büyük bir etkisi var.
Ayrıca bir diğer detay da oyuncuların gerçekten gündelik yaşamdaki insanlar gibi olması.Yani baş rollerde Eva Green gibi güzel ve çekici kadınlar ve Brad Pitt gibi kaslı yakışıklı erkekler yok. Böyle olunca filmler bana daha bizdenmiş gibi geliyor.

Netflix yapımlarındaki tek sıkıntı sonunu çok vurucu yapamamaları sanırım. Daha önce izlediğim yapımlarında da aynı hisse kapılmıştım. Giriş gelişme oldukça güzel oluyordu; sonuç ise daha sönük kalıyordu. Bu film için de üzülerek aynı şeyden dert yanacağım. Son sahneyi izlediğimde daha etkili bir sonla bitseydi keşke demekten kendimi alamadım.

Her yazar içinde bir nebzede olsa delilik barındırıyor sanırım. Bu film sayesinde bunu bir kez daha gördüm.

Bu yazı, boş vaktimi nasıl değerlendirebilirim diye düşündüğünüz bir zaman diliminizde size bir alternatif sunmak için yazıldı.
İzleyecek olanlara şimdiden keyifli seyirler diliyorum.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Mart 2018

Kahve Bahane #16


Kahve, müzik ve hafifçe yağan yağmur bende yazma isteği uyandırıyor. Ayrıca bu aralar gece tam kafamı yastığa koyduğum anda kelimeler kafamda dans edip duruyor. O kadar güzel cümleler oluşuyor ki aklımda, bunu yazmalıyım diyorum. Peki sonra ne oluyor? Sabah kalktığımda o kelimelere dair hiçbir şey hatırlamamış oluyorum. Sanırım bundan böyle yazı yazma işini gece yarılarına erteleyeceğim.



Okumanın yazmaya etkisi inkar edilemeyecek bir gerçek. Geçen seneden beri okunmayı bekleyen Elias Canetti'nin Körleşme adlı kitabı ile Connie Willis'in Kıyamet Kitabı'nı en sonunda okudum. Körleşme çok beğenilen bir kitap olmasına rağmen beni pek etkilemedi. Aslında çok güzel yorumlar almıştı. Maalesef hayran kitlesinde bıraktığı etkiyi bende bırakamadı. Kitabı hangi ruh haliyle okuduğunuz da önemli bir detay. Belki farklı bir dönemde okumuş olsaydım severdim. Bilemiyorum.


Kıyamet Kitabı ise tam anlamıyla benlik bir kitaptı. Bilim kurgu dense bile aslında sadece zaman yolculuğu ile ilgili bir bölüme sahipti. Geri kalanı 14. yüzyılda Veba'nın kol gezdiği İngiltere'de geçiyordu. Kitap için bir inceleme yazısı yazsam güzel olur. Eski dönemde geçen kitapları okumayı; dizileri & filmleri seyretmeyi seviyorum.


The Frankenstein Chronicles adlı diziyi izlemeye başladım. Birinci sezonu bitti. 19. yüzyıl Londra'sında bir cinayeti çözmekle görevli bir memurun hikayesini ele alıyor. Görselleri benim için oldukça ilgi çekici. Ayrıca o dönemlerde bilimin ve doktorluğun çektiği sıkıntılara da değinmesi güzel. Ben izlerken zevk alıyorum.


Kesin hatırlayanlar olacaktır.  6. yüzyılın başlarında yaşadığına inanılan Merlin adlı büyücünün konu edildiği bir dizi vardı. Onu da çok severek izlemiştim. Kimilerine biraz çocuksu gelse bile dönem dizilerini severler için güzel bir diziydi diye düşünüyorum.


Dizilerden bahsederken aklıma Midnight in Paris ( Paris'te Gece Yarısı) adlı film geldi. Henüz izlemediyseniz tavsiye ederim. Filmin müzikleri de konusu gibi çok tatlıydı. Filmi izledikten sonra keşke ben de böyle bir şey yaşamış olsaydım dedim. Konusunu anlatmamayı tercih ediyorum. Çünkü gizemi konusunda gizli.

Oradan bakıldığında zaman kavramına kafayı takmış gibi durduğumun farkındayım. Bu düşünceler aslında çok güzel bir hikayeye gebe. Yakın bir gelecekte, bir gece yarısı, tüm cesaretimi toplayıp belki hikayemi burada yayınlayabilirim.

Hikayeden söz etmişken, güzel bir hikaye kitabı tavsiyesi ile yazıyı sonlandırayım. İlk nobel ödülünü alan Henryk Sienkiewicz'in Muzıkacı Yanyo ve Kamyonka adlı kitabını dün okudum. Çerez tadında okuma yapmak isteyenler için güzel bir seçenek. Aklınızda olsun.

Bugün de okumak, yazmak ve izlemek üzerine bir yazı çıktı ortaya.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ocak 2018

Handan - Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar

Hiç aklımda yoktu Halide Edip Adıvar hanımefendiyi okumak. 1000kitap adlı sitede okuma etkinliğini görünce, elimde okunmayı bekleyen kitapları usulca bir tarafa bırakıp, tam bir Cumhuriyet kadını olan, Mustafa Kemal Atatürk ile cephede görev alan bu harika kadının kitaplarını okumaya başladım. Dört kitap belirledim kendime. Hedefim bir ayda bu dört kitabı okuduktan sonra blog yazısı yazmaktı. Her zamanki gibi evdeki hesabı çarşıya uyduramadım. Üçüncü kitabın ortalarında olmama rağmen okuduğum iki kitap için bu yazıyı yazmaya başladım. Bunda Handan'ın rolü oldukça büyük. Çünkü ona dair düşüncelerimi ve aklıma getirdiklerini bir an önce aktarmak istedim.
İşte bu yazı bu ruh hali içinde kaleme alınmıştır.


Handan - Halide Edib Adıvar  

Herkesin gıpta ile baktığı bir kadının iç dünyasında yaşadığı fırtınaların şiddetiyle gelişen hazin bir son. Handan için bundan öte bir tanım yapabilir miydim? Sanırım hayır.
Güçlü bir kadın profilinin derinliklerinde, bazen kendine bile itiraf etmekten sakındığı duygular öyle güzel ve akıcı tasvir edilmiş ki. Handan'ın sayfalarını çevirdikçe, aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yazdığı " Ela gözlü bir çöl ahusu" dizeleri gelmesi işte bu yüzdendir. Leyla için yazılmış bu şiirde tam anlamıyla bir Handan var. 

Leyla
Bu akşam rüyamda Leyla'yı gördüm,
Derdini ağlarken yayan bir muma;
İpek saçlarını elimle ördüm,
ve bir kemend gibi taktım boynuma.
Bu akşam rüyamda Leyla'yı gördüm.

Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu,
Saçları bahtından daha siyahtır.
Kurmuş diye sevda yolunda pusu,
Döktüğü gözyaşı, çektiği ahdır.
Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu.

Bir damla inciydi kirpiklerinde,
Aşkın ızdırapla dolu rüyası.
Bir başka güzellik var kederinde,
Bir başka alem ki ruhunun yası.
Sessiz incileşir kirpiklerinde.

Ahmet Hamdi Tanpınar


Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar

Adından da anlaşılacağı üzere bir cinayet romanı. Akkız üzerine kurgulanan hikayede, katilin kim olduğunu herkes bilir; lakin Akkız'a bu cinayeti işleten sebepler nedir? İşte burada Halide hanımın güçlü kalemi ve zengin kelime hazinesi devreye girer. Basit bir cinayetten öte, doğu ve batı arasındaki farkı, Cumhuriyet dönemi zenginlerinin yaşantıları ve bir kızın masumiyeti gözler önüne serilir. 


Bu kitaptan kısa bir süre önce Alias Grace adlı diziyi izlemiştim. Kitabı okurken devamlı bu dizi canlandı gözümde. Alias'ın soğuk kanlı bir şekilde doktora anlattıkları ve yüzündeki çözülemez ifade. Diziyi izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. 
Akkız ile Alias'ı aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık tabii. Akkız ne kadar saf ise Alias bir o kadar kurnazdı.

Velhasılıkelam kitap okumayı seviyorsanız sizin için iki güzel öneri burada artık. Şimdi ben Ateşten Gömlek ile okuma zevkime kaldığım yerden devam edebilirim.

Sevgiler. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Aralık 2017

Kahve Bahane #11


Arasıra minik aksiliklerin ardı sıra baş göstermesiyle, sorun tepecikleri oluşuyor hayatımda. Sanırım sayısını bilmediğim sayısız tepeciklerim var. Hayat rutinimi etkilemese bile aklıma gelince canımı sıkmayı başarabiliyorlar. Bu hafta blogger yüzünden böyle bir tepecik daha oluştu beynimin derinliklerinde. Çoğu blogun gelir kaynağı olarak gördüğü, beş senedir üye olmama rağmen para kazanamadığım adsense; bir getirisi olmadıgı gibi blogumda reklamlar yerine kocaman sarı bir alan gösterip görselliğini bozmaktan ileri gidemedi.

Bir tutam Karınca'nın dışında yazmaya gayret gösterdiğim iki blogum daha var. Biri diktiğim çantaları sergilediğim Nachnuch adlı blogum. Diğeri ise ingilizce notlarımı yazdığım "Okulsuz ingilizce" adlı blogum. Okulsuz ingilizce adlı bloguma, son bir haftadır adsense yüzünden olduğunu sonradan fark ettiğim giriş sorun yaşadım. İsyanımı twitleyince, sağ olsun blog arkadaşlarım yardıma koştu. Bir iki müdahale ile sanırım sorunu aştık. Şu an bloga sorunsuz bir şekilde ulaşım sağlandığını düşünüyorum. Umarım öyledir.

Konu bloglardan açılmışken daha önce yazmayı planlayıp hep unuttuğum bir konuyu da hemen buraya iliştireyim. Bir facebook grubu kurdum. Bir Tutam Karınca ile Blog Paylaşımları adı. Eğer facebook kullanıyorsanız sizi de beklerim. Blog yazılarınızı orada paylaşabilirsiniz. Mesela ben, e mail ile blog takibinden pek hoşlanmıyorum. O nedenle blog yazan arkadaşlarım orada paylaşım yapınca yeni yazılarından haberdar olabiliyorum.


Hatırlarsanız blog okuyucularıma hediye göndereceğimi yazmıştım. Hediyeleri gönderdim ve kazasız belasız yerlerine ulaştığının haberini alınca mutlu oldum. Tahminimden daha hızlı giden posta beni şaşırttı.


Şaşırmak demişken, netflix'de izlediğim "Making a Murderer " adlı diziden bahsedeyim kısaca. İlk önce izlemenizi tavsiye etmiyorum. Çünkü gereksiz uzun. 5 bölüm olsaydı izleyin derdim. 10 bölüm zaman kaybı. Konusu gerçek bir olaydan alınmış. Aslında dizi değil de belgesel demek daha doğru olur. Amerika'da yer alan hukuk sistemini gözler önüne seriyor. İzledikçe dünyanın her yerinde haksızlıkların olduğunu ve hukuk sisteminin bazen (çoğu zaman) çok doğru işlemediğini görebiliyorsunuz. Bu nedenle bana enteresan geldi.


Making a Murderer biter bitmez "Dark" adlı diziyi izlemeye başladık. Şimdilik gizemli bir şekilde ilerliyor. İzlerken geriliyorum devamlı. Evde biri gerilim sevince bir diğeri de ona ayak uydurmak için yastıkların arasından diziyi izlemeye çalışıyor. Yastık kimin gözlerinin önünde tahmin etmişsinizdir.

Yastık altında saklanan paralar gibi, taslakta bekleyen yazılarım var. Geçen gün birçoğunu okudum. Arada bir yayınlamaya karar verdim. Tabii ki yazıldığı dönemin ruh halini taşıyan yazılar olduğu için güncel ruh halinden biraz uzak olmuş olacaklar. Taslakların içinde bekleyen minicik bir öykü çalışması da var. Hikayeyi dış ses anlatıyor. Onu değiştirip kahramanın ağzından dökülen cümlelerle yeniden yazmayı planlıyorum. Bakalım biraz geniş zamana ve dingin bir ruh haline ihtiyacım var. Yakın zamanda (umarım) kalem kokusu kıvamında bir yazı da blogda yerini alacak.

Şimdilik benden bu kadar. Onbirinci kahve bahane yazısını da yazmış bulunmanın mutluluğuyla bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın diyorum.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Aralık 2017

Kahve Bahane #10


Soğuk, daha da soğuk olacak. Artık kış ayını tam anlamıyla yaşamaya başladık. Hava sıcaklığı sıfır derecenin üstü çıktığında "bugün hava güzel" diyebiliyoruz. Bu kelimeyi bir gün kuracağım aklımın ucundan geçmezdi.

Hayat böyle zaten aklına gelmeyen şeylerin başına gelmesiyle akıp gidiyor. Bundan tam 3 sene önce Kasım ayının son haftası Krakow'a ilk adımımı atmıştım. İlk geldiğimde bu şehri seveceğimi hissettim ve hislerim beni yanıltmadı.

Türkiye'de olduğum dönemde, biri çıkıp "Lehçe öğreneceksin sen" deseydi; sanırım kocaman bir kahkaha atar ve ben daha yarım yamalak bir yabancı dili konuşurken ikincisini nasıl öğreneyim derdim. Bugün iki aylık kurs serüvenimin sonunda birçok Lehçe kelimeyi kafama kazıdım.

Kursum bitti. Bunun için üzgünüm. Haftanın üç gününü dolduran bir aktiviteydi benim için. Zorunlu olarak dışarı çıktığımdan dolayı günlük yürüyüşlerimi yapabiliyordum. Soğuk yüzünden burnumun ucunu bile dışarı çıkarmaya üşendiğimi itiraf etmenin tam yeri şimdi. Şubat ayında yeni bir kurs başlıyor. O zamana kadar ek bir kurs bulursam devam etmeyi planlıyorum.

Yılın en önemli anı yaklaşıyor. Christmas çılgınlığı ortalığı sarmış durumda. Bu zamanda herkes daha bir rahat. İnsanlar izin alıyor devamlı. Alışveriş yapıyorlar bol bol. Krakow sokakları ise görülmeye değer. Her yer ışıl ışıl. Meydanlarda devasa çam ağaçları var. Noel ruhu tüm şehri etkisi altına aldı şimdiden.

Krakow

Krakow

Krakow

Ağaçlar demişken tüm o güzelim sarı yapraklar ağaçları terk ettiler. Şimdilerde hepsi uzunca bir uykuya yattı. İlkbahar gelene kadar şehir gri bir görünüme büründü. Güneş ise pek nadir uğrar oldu pencereme. Bu nedenle, kış ayı geçene kadar depresif hissetmemek adına d vitamini içmeye başladım yeniden. Ne kadar işe yarayıp yaramadığını gelecek yazılarımdaki ruh halimi ele alarak hep birlikle gözlemleyebileceğiz.

Maymun iştahlı olamamdan mütevellit, şimdilerde ilgim evdeki ukulele denen minik müzik aletine kaymış durumda. Müzik kulağından yoksun olan biri olarak, elime alıp duyduğumu çalmaya çalışayım demek benim için imkansıza yakın. Tabları okuyarak ( amanın ne zormuş o iş ) bir iki parça çalmaya çok yakınım. Notalara basıyorum da ritim konusunda biraz sıkıntılarım var.



Bir diğer sıkıntım ise korku filmleri izleyememek. Geçen gece bir korku filmi izleyelim teklifine sazan gibi atlayıp, neden olmasın dedim. Tam anlamıyla korku değildi aslında. Türü gerilime daha yakındı. Buna rağmen filmi parmaklarımın ardından izlemek zorunda kaldım. Farkındayım hepsi senaryo, gerçek değil ama gel sen bunu filmi izlerken beynime anlat. Yok sanki filmin başrolünü bana vermişlercesine kendimi kaptırıyorum. Anlayacağınız bir korku filmi izleme girişimim daha başarısızlıkla sonuçlandı.


Başarısızlıklar olmasa başarmanın verdiği hazını hiçbir zaman bilemeyiz öyle değil mi? Bu nedenle başarız olmak kötü olarak alılanmamalı diye düşünürüm hep. Bir gün gözlerimin önünden parmaklarımı çekip o korku filmlerini izleyeceğim günler de gelecek diyip kendime biraz gaz vereyim. Sonuçta "inanmak başarmanın yarısıdır" diye boşuna dememişler.

Nerden nereye geldi bu yazı böyle. Daha çok daldan dala atlamadan ve serinin bir sonraki yazısına da yazacak bir iki kelam bırakarak, serinin onuncu yazısını sonlandırma zamanı geldi de geçiyor bile.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek esen kalın.
Trt kapanışı gibi oldu.


Trt demişten bu parçayı eklemeden edemedim.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Ekim 2017

Kahve Bahane #7


Masada kahve yerine bitki çayı var bugün. Sebebi bir haftadır yok saydığım hastalığımla haşır neşir olmamdan kaynaklanıyor. Hemen kabullenmem hastalığı, ilk önce onu yok sayarım. Ona, bu bedenin patronu kimmiş göstermeye çalışırım. Çoğu zaman galip gelsem de bazı zamanlar yenilirim. Zaten hayat böyle güzel. Her zaman kazanırsan, kazandığın zamanlar aldığın hazzın da bir tadı kalmaz, di mi ? Şu an için hastalık ile seviyeli bir ilişkimiz var. Beni yatağa düşürmediği sürece sorun yok. Aslında evde işleri yapacak biri varsa (bu tanım genelde anneler için kullanılır) yatak döşek yatmanın da keyfi ayrı oluyor. Eee bizde şimdi o çok uzaklarda. Onun için yatmanın da bir keyfi yok.

Bak sen şu hastalığın bana yaptığına, tüm benliğimi ele geçirmiş gibi. Parmaklarım devamlı onun hakkıda yazıp duruyor. Şimdi beynimi hastalığı düşünmekten uzaklaştırıp, bu hafta gittiğim iki sinema filmi yazmaya odaklamalıyım.

Kahve bahanenin önceki yazısında Loving Vincent'i izleyeceğimi yazmıştım. Bu hafta onu izledim. Polonya- İngiliz ortak yapımı bir film. Filmin görselleri için 100 sanatçının çizimi kullanılmış. Konusu Van Gogh'un ölümünün intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu araştıran bir genç üzerinden işleniyor. Filmi beğenebilmek için Van Gogh'un hayatını biraz da olsa biliyor olmak gerek. Hakkında sadece bir ressam olduğunu bilenler için filmin pek bir şey ifade edeceğini düşünmüyorum. Bir ara Van Gogh hakkında güzel bir yazı yazayım en iyisi.  Kahve bahane serimin bana en büyük artılarından biri de yazarken aklıma yazılacak yeni konular getirmesi. O nedenle bu seriyi yazmayı seviyorum.


Bir diğeri ise, Philip K. Dick'in " Androidler Elektirikli Koyun Düşler mi? " adlı kitabından esinlenerek beyaz perdede yerini alan Blade Runner 2049 adlı film. Türkiye'de sansürlendiği için oldukça adından bahsettirdi. Biz sansürsüz izledik. Bana sorarsanız en sansürlenmeyecek yeri sansürlemişlerdi. Diğer sahnelerde yer alan göğüsleri de sansürlemişler mi diye düşündüm filmi izlerken. Sansür olayını bir yana bırakırsak, film hakkındaki tek eleştirim 2 saat 30 dakika sürmesi. Görseller çok güzel olduğundan, insan izlerken sıkılmasa bile toplamda film için harcanan zaman çok fazla. Bilim kurgu seviyorsanız izleyin. Bunun dışında kitabı da okumanızı tavsiye ederim. Ben geçtiğimiz yaz okumuştum.


Lehçe ile tanıştıktan sonra kitap okumaya ayırdığım zaman azaldı. Oldukça yoğun ders çalışıyorum. Günde sadece 1 saatimi kitap okumaya ayırabiliyorum. Yıl sonu hedefim 70 kitaba ulaşmaktı. Sanırım hedefime ulaşamayacağım. Dün 56. kitabı okumaya başladım. Önümde iki ay var. Bu sene kapanışı 60 kitapla yapabilirim diye düşünüyorum.

Okumayı sevdiğim gibi yazmayı da seviyorum ben. Onun için bir blogum var zaten. Altını çizerek de kişisel blog yazarı olduğumu her seferinde belirtiyorum. Benim amacım yazarken mutlu hissetmek. İçimi dökmek. Bu bir terapi yöntemi aslında. Yazmak ilk önce bana, ruhuma iyi geliyor. Bunun yanı sıra kalbi güzel insanlar tarafından okunmak ve yorum almak beni mutlu kılıyor. Blog serüvenimde beni yalnız bırakmayan herkese (sana) teşekkür ederim. Bu mutluluğumu somutlaştırmak adına, bu sene en çok yorum yapan bir kadın ve bir erkek okuyucuma, çam sakızı çoban armağanı, Krakow'dan bir hediye göndereceğim.

Bitki çayım bitti. Yazıyı da sonlandırmanın vakti geldi.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşmek üzere.
İçinizden huzur eksik olmasın.







✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Ağustos 2017

4D Sinema Keyfi - Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu


Krakow'da sinemaya gitmek sıklıkla yaptığımız bir aktivite değil. Malum alt yazısız, sadece ingilizce dinleyerek bazı filmleri anlayamıyorum. Bunun yanı sıra buradaki sinema salonlarında ses çok kısık oluyor. Biz alışmışız Türkiye'de bangır bangır oynamasına. Ben bazen evde bile buradaki sinema salonlarından daha yüksek sesle film izliyorum. O nedenle gitmeden önce filmi araştırıp, gidip gitmeyeceğime öyle karar veriyorum.

Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu adlı filme konusu yüzünden değil 4DX teknolojisini kullanarak gösterime girdiği için gittim. Konu olarak çok vasat bir film. Muhtemelen normal olarak izleseydim sıkıntıdan patlardım. İşin içine 4D girince işler bir anda farklılaştı.

Peki nedir bu 4D Sinema? 

Eskilerde sadece perdeye yansıyan filmler vardı. Sonra gelişen teknoloji ile 3D girdi hayatımıza. Sinema salonun kapısında elimize bir gözlük tutuşturdular. O gözlükler sayesinde filmin içindeymişiz gibi hissettik. Kahraman yaratıkların sırtında uçarken biz de onunla uçtuk. Bazen yere çakılacakmış gibi yerle burun buruna geldik. Film izlemek daha keyifli hale geldi. Adamlar yapmış derken; başımıza bu 4D olayı çıktı. Üç boyutun yanı sıra filmi fiziksel olarak hissetmemize yardımcı olan hareketli koltuklar, rüzgar, yağmur, flaş, sis, balon, koku efektleri eklendi. Böylelikle tam olarak filmin içindeymişiz gibi hissetmemize olanak sağlanmış oldu.

Aslında 4D olayına eğlence parklarından bir aşinalığımız var. Genelde 15 dakikalık kısa görsel şölenler oluyordu onlar. İşin içine uzun metrajlı bir sinema filmi girince daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.


Bu kısa bilgiden sonra Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu'nun konusuna değinmek istiyorum. Film, Fransız çizgi romanından esinlenerek çekilmiş bir bilim kurgu. 28. Yüzyıl'da, bin gezegenden gelmiş bütün ırklar, devasa Alpha şehrinde huzur içinde yaşamaktadır. Bu huzurlu hayat için bütün ırklar kendi bilgi ve yeteneklerini birbirleriyle paylaşmıştır. Ancak Alpha'nın güvenliği bilinmeyen bir kuvvet tarafından tehdit edilmeye başlamıştır. Bu kuvveti bulmak ve Alpha'da barışı sürdürebilmek adına Valerian'a çok iş düşmektedir. Tüm ırkların son umudu olan Valerian ve güzel ortağının maceralarına tanıklık etmek için 2 saat 18 dakikaya ihtiyacınız var.

Muhtemelen çizgi romanı okumuş olsaydım, neden tüm görevleri Valerian'a veriyorlar diye bilgi sahibi olurdum. Görev için gittiği bir alanda, gözlükler sayesinde yaratılmış sanal bir dünyada gezindiği bölüm oldukça ilgimi çekti. Filmde Rihanna'nın küçük bir rolü vardı. Dans ettiği bölümleri çok beğendim. Filmin en güzel sahnelerinden biri Valerian'nın kaçış sahnesiydi. Koltukların hareket etmesi, salon içinde oluşan rüzgar ve Valerian'ın sulardan geçtiği sahnelerde, gerçekten üstümüze birkaç damla su geliyor olması çok eğlenceliydi.

Tek sıkıntısı koltuğun hareket ettiği sahnelerde gözlük yüzünden odaklanma sorunu yaşamaktı. Görüntü bulanıklaşıyordu. Ayrıca dövüş sahnelerinde arkanızdan biri koltuğunuza vuruyor gibi olması pek güzel değildi. Bol bol dövüşün olduğu bir film izlenirse sırtı bayağı ağrıtır diye düşünüyorum.



Filmin konusu beni hiç tatmin etmemiş olsada 4D sayesinde kendini izletmeyi başardı. Bu arada korku filmi izleyebiliyorsanız kesinlikle bir 4D deneyimi yaşayın derim. Ben evde bile korku filmi izleyemeyen biri olarak kesinlikle o zevki deneyimleyemeyeceğim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.