Gezi Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2025

Rovinj Bu Kadar Sevimli Bir Şehir Olamazsın


Trieste hezimetinden sonra bir sonraki durağımız olan Pula'ya doğru yola çıktığımızda yol üstünde böyle sevimli bir şehirle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Rovinj sokalarında gezmekten inanılmaz keyif aldım. Sokaklarında gezinirken; Trieste yerine iki günümü Rovinj'de geçirseydim diye düşündüm.

Planlı bir gezi olmadığı için sokaklar beni nereye götürürse oraya gittim diyebilirim. Sadece yolda giderken birkaç blog okudum ve o sayede denize inen saklı bir merdiven buldum. O merdiveni görmek güzeldi. İşte tam da bu yüzden blog okumaktan hiç vazgeçmem. Böyle minik detaylar genellikte bloglarda yazıyor. 

Dediğim gibi plansız bir gezi olduğu için, bir kahve ve yemek molasından sonra Pula’ya doğru yola çıktık. 

Rovinj bana 17 sene önce gittiğim Dubrovik şehrini anımsattı. Açıkçası tadı damağımda kaldı. Eğer yolum tekrar Rovinj düşerse bir iki gün kalıp şehrin keyfini çıkarmak istiyorum. Hatta şehrin çok yakınında yer alan bir ada oteli var. Orada bile kalınabilir. 

Bu kısa gezime dair birkaç fotoğrafı da buraya iliştireyim ve bir sonraki blog yazımı yazmaya başlayayım. 
















✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

17 Eylül 2023

Kahve Bahane #Gerçek Macar Salamı Nedir?


Bu kahve bahane aslında iki ay önce yazılmalıydı. İş koşuşturması yüzünden hep ötelendi. Ve şimdi bu yazıyı özel yapan minik bir detay var. Bu satırlar Hırvatistan kıyılarındaki şirin bir şehirde oluşuyor. 

Polonya’nın aralara serpiştirdiği resmi tatillerden biri Salı gününe denk gelince; ne yapmalı ne etmeli dedik ve istikametimizi görmek istediğimiz Macaristan topraklarına çevirdik. 

Budapeşte diyince aklıma hep Wes Anderson’un enteresan filmi olan The Grand Budapest Hotel gelir. Onun dışında Macarlar hakkında en ufak bir fikre sahip değildim ve halen değilim. Mesela İtalyanlar için kıpır kıpır, Almanlar için disiplin delisi, Amerikalılar için deli, Polonyalılar için soğuklar diyebilirim demesine de Macarlar için hiçbir tanım yapamam. 

Krakow Budapeşte arası araba ile altı saat sürüyor. Yolların bir kısmı dağların arasında yer alıyor ve manzarası oldukça güzel. Bu yüzden yol keyifliydi diyebilirim.

Budapeşte genel olarak tipik bir Avrupa şehri. Mimarisi, düzeni, meydanı, kliseleri...
Bilirsiniz gezi yazılarımda orayı gezin, burayı gezin demem ben. Bana hissettirdiklerini yazarım. Burada beni şaşırtan bir iki şeyden bahsedip meydanı fotoğraflarıma bırakacağım. 

Ben artık yeterince klise gezdiğimi düşünüyorum bu yüzden şöyle bir önünden geçiyorum artık. Hava güzel olunca gidip müze gezmek de istemedim lakin retro müzesini görünce kayıtsız kalamadım. 

Macar salamı diye sağda solda dolandım durdum fakat gelin görün ki bunca yıldır kandırılmışız. Yok öyle bir salam. Yani bizim Macar salamı dediğimiz şey bildiğin salam. Macarların kendince ünlü olan salamı ise bambaşka. Benim gözüm hiç tutmadığı için Macar salamını denemedim. Bunun yerine güzel bir Gulaş çorbası içtim. Enteresandır ben gulaşı hep yemek olarak yedim taaaa ki Budapeşte'ye kadar. Adamlar bildiğin çorba gibi yapıyorlar.


Son gece de sokaklarda dolaşırken bir Türk Lokantasına denk geldik. Eee menüde lahmacunu görünce dayanamadım kapanışı da lahmacunla yapmış oldum. 

Benim gözümden Budapeşte'yi görmek isterseniz fotoğraflara bakmanız yeterli.





Gulaş çorbası
Gulaş Çorbası 
Soykırım anısına yapılan bir çalışma bu. Nehir kenarında duran yüzlerce ayakkabı





Belediyenin mesajı açık, bunu sürersen koca popolu olursun diyor.

İşte size yıllardır bizden saklanan gerçek Macar Salamı
Budapeşte'nin sabit pazarı. İçinde bol bol paprika satan dükkanlar var. Paprika bir çeşit kırmızı toz biber.




En eğlenceli yerlerden biriydi bu retro muzesi.










Ve kapanışta ilaç gibi gelen lahmacun. Krakow'da henüz lahmacun yapan bir yer olmamasını da ayrıca kınıyorum. İnsan bu güzellikten mahrum kalmamalı.

Artık blogumla özdeşleşen kapanışı yapma ve yeni yazıları hazırlama zamanı. Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ekim 2022

Kahve Bahane #Görmeden Önce Ölünmesi Gereken Yerler

Merhaba kahve Bahane okuyucum. Farkındayım başlık pek bir sert oldu. Ekşi sözlükte"Görmeden önce ölünmesi gereken yerler" diye bir başlık var. İşte ben de geçtiğimiz hafta sonu o yerlerden biri sayılabilecek Polonya'nın Łódź  (VUÇ diye okunuyor) adlı şehirindeydim. Gittim, gördüm; görmez olaydım. Şimdi üstüne birkaç kelam edeyim de değerli vaktinizi gidip öyle bir şehri görmekle çarçur etmeyin. Veya erasmusa gidecekseniz yol yakınken dönün.

Her şey Pasaport süreminiz dolacak olmasıyla başladı. Krakow'da konsolosluk yok. Bu gibi işlemler için Varşova'ya gidiyoruz. Cuma gününe randevu alıp pasaport ve kimlik yenilemesi için Varşova yollarına düştük. Araba ile yaklaşık üç bucuk saat süren bir yolculuğun ardından, konsolosluktaki işim on dakikadan kısa bir sürede halledildi. Varşova'ya her gidişimizde oradaki Türk lokantasında lahmacun yerim. Bu sefer de geleneği bozmadım. Peki ne oldu da yolum Lodz'a düştü? Türkiye'nin voleybol maçı vardı. Varşova Lodz arasıda bir buçuk saat olunca, gidip maçı izleyelim dedim. 

Lodz'u kendi halinde tipik bir Avrupa şehri zannederdim ben. Tam tersine, Avrupa şehri olmaktan çok uzaktı. En büyük sıkıntılarından biri kesinlikle trafik. Mahmutbey gişeler trafiği yanında halt etmiş. Toplu taşımaları bomboşken herkes ama istisnasız herkes arabasıyla yollardaydı. Neyse maçın yapılacağı yere yakın bir yerde hemen bir otel bulup bir gece kalacağımız için eşyalarımızı bırakıp şehri bir turlayalım dedim. Demez olaydım. Bitmeyen yol inşaatları, yayalara bir türlü yanmayan yeşil ışıkları (bak bu derten ben İzmir'de de çok muzdaribim), kirli binaları ile tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Gül gibi eski binaların yanına hiç utandan beton bloklara benzeyen binaları dikmişler. Mimari harikası olan binalar bakımsız, yeni yapıların arasında sıkışıp kalmış. Tek enteresan yeri aynalı pasaj dedikleri minik bir yerdi. Kısa bir tur sonrası stada gidip maçı izledik. Filenin Sultanları belki yüzümüzü güldürür dedim; o da olmadı. Kızlar yenildi. Biz de hiç beğenmediğimiz şehirde bir gece kaldıktan sonra canım Krakow'a geri döndük. İşte bu da böyle bir anımdır.











Yani demem o ki; eğer biri size hadi bu hafta sonu Lodz'a gidelim derse, siz, siz olun sakın yerinizden kımıldamayın. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Ağustos 2020

Kahve Bahane #Tatilin Daniskası



Bu yazının tatilin daniskası başlığı altında kaleme alınmasının pek de anlamlı bir nedeni var. Tatilin detaylarına geçmeden, başlığa neden tatilin daniskası yazdığımı açıklamak boynumun borcu.


Vakti zamanında, Baltık denizi kıyısında, bir limanlar kenti varmış. Halen de var. O zamanlar ismi Danzig olan bu şehir Almanların himayesindeymiş. II. Dünya Savaşı sonrasında şehrin kaderi değişmiş ve Polonya'ya bağlanmış. Günümüzde ise biz bu şehre Gdansk diyoruz.

Akan zaman içinde, Danzig Gdansk'a evrimleşmiş olsa bile bize bir tabir armağan etmeyi ihmal etmedi. Evet, halk ağzında "Daniska" diye tabir ettiğimiz yer aslında bir şehir ismi. Türk Dil Kurumu'na göre; ala, en güzeli, en iyisi demek. Bu durumdan enişteniz sayesinde haberdar oldum ve üstüne bir araştırma yaptım. Bizim kelime darağacımıza girmesiyle ilgili okuduğum bir rivayet ise tam olarak şöyle;

Eskiden, Almanya'dan Danzig yoluyla gelen ürünlerin üstünde Danzig markası bulunurdu. Kaliteli olan bu malların üzerinde yer alan damgalardan dolayı halk arasında o üründen bahsedilirken "Danzig damgası varsa en iyisidir" olarak anılmaya başlıyor. Gel zaman, git zaman halk arasında bir eşyanın kalitesiden bahsedilirken "onun daniskası budur, şurada bulunur" denmesiyle yeni bir tabir ortaya çıkıyor. Böylece bu tabir günümüze kadar gelmeyi başarıyor. Biz de bundan mütevellit bir şeyin en güzeli demek yerine daniskası demeyi tercih ediyoruz. Boynumun borcu olan açıklamayı yaptığıma göre; tatilin daniskasını anlatabilirim. Çünkü bu sefer istikamet eskilerin Danzig'i günümüzün Gdansk'ıydı.

Malum, korona yüzünden yerimizden kıpırdayamaz olduk bu sene. Hal böyle olunca mini bir tur ile yaşadığım ülkeyi tanıyalım ilkesiyle yola çıktım. Açıkcası bu tatil kısa olmasına rağmen ruhuma çok iyi geldi. Tatile dair tek pişmanlığım ise daha uzun kalmamış olmamız.

Arabayla gidilen, üç buçuk saat süren yol sonrası, Varşova'da bir mola vererek bir sene sonrasında yediğim lahmacun hakkında uzun uzadıya yazabilirim. Fakat niyetim kimseyi sıkmak değil. Bunun yerine Varşova hakkında bir iki kelam edeyim. Ben Varşova'yı pek sevmem. Böyle bir Ankara havası var. Nazilerin hışmına uğrayan şehirde eski yapı görmek pek mümkün değil. Old Town dedikleri yeri sonradan inşa etmişler fakat yine de Krakow'daki binaların ruhu yok. Şimdi ise eğri oturup doğru konuşma zamanı. Varşova büyük bir şehir ve bu sefer sokaklarında gezerken büyük bir şehirde gezmeyi özlediğimi hissettim. Ayrıca Krakow'da hiç göremediğim serceler Varşova'yı mesken tutmuş durumda. Sokak kedileri olmayınca, hepsi uçmak yerine yürümeyi tercih ediyor. Kısa süreliğine her şey iyi hoştu da uzun uzadıya kalsam nasıl hissederdim bu bir muamma.





Yol üstünde yine yeniden bir kale gezdim. Malbork kalesi pek bir meşhur. Aslında Malbork hakkında ayrı bir blog yazısı yazıp yazmak üzerine biraz düşündüm. Ama gezinin bir parçası olduğu için buraya yazmanın daha anlamı olacağına karar verdim. Unesco Dünya Mirasları Listesinde olan Malbork kalesi klasik Orta Çağ mimarisine sahip dünyanın en büyük tuğla kalesi. İhtişamı ile gerçekten göz dolduruyor. Gelin görün ki Naziler bu güzelim kaleyi de bombalıyorlar. Ve oldukça hasar alıyor. Sonrasında aslına uygun olarak restore ediliyor. Burada kalenin şansı Türkiye'de olmaması. Bizde ki tarihi eserleri ne hale getirdikleri malum. Kalenin içinde gezerken Orta Çağ havasını solumak harikaydı. Bazı yerlerde kendimi Game of Thrones setinde hissettim. Malbork'da geçirdiğim iki saat sonrası istikamet Danzig yani Gdansk'tı.



Gdansk beni kendine hayran bırakan ikinci Polonya şehri oldu. İlki tabii ki Krakow. Gdansk'ın bir artısı denizinin olması. Hatta daha önce giden arkadaşım "sen orayı gördükten sonra oraya taşınmaya bile karar verebilirsin" dedi. Ben de bir sene sonra deniz görecek olmanın heyecanıyla gittim. Ve şanslıydım ki hava çok güzeldi. Denizi görmekle kalmadım üstüne üstlük denize girdim. Böylelikle Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi, Adriyatik, Kuzey Atlas Okyanusu, Basra Körfezinden sonra ayağımı Baltık Denizine de değdirmiş oldum. Gdansk'a taşınma konusu, harika sokaklarında gezerken ara sıra aklıma geldi gelmesi de kışın Krakow'dan soğuk olacağı gerçeği ile aklıma gelen düşünce anında yok oldu.








Gdansk'a akşam dolaşırken, hep filmlerde gördüğüm o ışıklı atlı karıncaya rastladım. İlk defa yakından gördüm. Masal gibiydi gerçekten.



Gdansk'a kadar gitmişken ünü her yere yayılan Sopot'ta yer alan yamuk evi de ziyaret ettim. Ev tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Costa'nın orada ne işi vardı. Anlamış değilim. Sopot beni genel anlamda şaşırttı. Ben kendi halinde bir yer beklerken, bir tatil beldesiyle karşılaştım. Kendimi Çeşme'de gibi hissettim. Meydanı, plaja giden insanları ile tam bir yazlıkçı yeri. Giderken hiç öyle bir yer hayal etmemiştim. Yamuk evi görüp geri döneriz derken, tüm günümü kumların üstünde güneşlenerek geçirdim.





İki günlük deniz sefasından sonra eve döndüm. Dönerken de pek bir söylendim. Polonya'da şehirler arası yollar pek güzel değil. Yapılan yol çalışmaları yüzünden araba sürmek keyifli bir aktiviteden çıkıp bir çileye evrimleşiyor. Neyse ki kazasız belasız Krakow'a ulaştık. Şimdi, yeni tatillerin, yeni maceraların hayali ile sayılarla boğuşmaya, evden çalışmaya devam. Çalışmadan olmuyor.




Bu sefer farklı bir kahve bahane yazısı oldu. Nadiren de olsa tüm yazıda bir bütünlük mevcut. Yakında, pek yakında klasikleşmiş tarzda bir kahve bahane yazısında görüşmek üzere;
Şimdilik şen ve esen kalın. Aynaya bakarken kendinize gülümsemeyi ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.