31 Ocak 2018

Montaigne - Stefan Zweig


Stefan Zweig ile tanışalı sekiz sene oluyor. İlk olarak "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" adlı eserini okudum. Okuduğumda bir erkeğin bir kadın gibi düşünüp, o duygu yoğunluğunu böylesine güzel okuyucuya aktarabilmesinden çok etkilendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
2014 yılında ise, şimdilerde instagram hikayelerine ve görsellerine meze olan "Satranç" adlı kitabını okudum. İyi ki de okumuşum. Eğer o zaman okumasaydım, bir anda patlayan ve popüler olan kitapları okumaya pek yanaşmadığım için bu dönemde de büyük bir ihtimalle okumayacak ve böylesi güzel bir eserden mahrum olacaktım.

Araya çok kitap girdi. Uzunca bir süre Zweig okumadım. Sağda solda yazarın kitaplarını görünce yeniden Zweig okumalarına geri döndüm. Sosyal medyanın nadide faydalarından biri bu olsa gerek. Gömülü Şamdan, Olağanüstü Bir Gece ve Mürebbiye derken bir gün önce Montaigne adlı kitabını bitirdim.  Böylelikle toplamda dokuz adet Zweig kitabı okumuş oldum.

Stefan Zweig'ın kalemini çok severim. Kelimeleri inci gibi dizer ve size harika bir okuma keyfi sunar. Bunu yazdığı biyografi türünde sürdürebilmesini görmek beni oldukça keyiflendirdi. Montaigne adlı kitabı okurken bir biyografiden çok bir roman okuyormuşsunuz hissi yaratabilmesi bir Zweig ayrıcalığı.

Kitabın baş kahramanı herkesiniz tanıdığı yazar olan Montaigne. Nasıl tanınmasın? Türkçe derslerinin vazgeçilmezidir "Denemeler" adlı eseri. Peki bu denemeleri yazan ustanın hayata nasıl gözlerini açıp, nasıl bir yaşam sürdüğünü merak ediyor musunuz? Eğer cevabınız evet ise Zweig'ın yazdığı bu muhteşem biyografiyi zevkle okuyacaksınız.

Hayır, ben Montaigne ve eserini de bilmiyorum diyorsanız, alın size Montaigne ile tanışmak için bir farklı bir yol. İzin verin, ilk önce Zweig size Montaigne anlatsın. Sonra istemsizce eliniz Denemeler adlı esere kayacaktır zaten.

Konu biyografi olunca kitabı yorumlamak yerine özet çıkarmayı yeğlediğim. Mümkün olduğunca sade olmasına dikkat ettim.
Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız özeti kitaptan sonra okumanınız tavsiye ederim. Yok ben tembelim, yazdıkların da beni kitabı okumaya ikna etmedi diyenelerdenseniz sizi kitap özeti ile baş başa bırakıyorum.

Keyifli okumalar.

Montaigne Kimdir?


16. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve Montaigne soyadının tek varisidir. Eğer 1477 tarihinde dedesinin babası Montaigne şatosunu satın almasaydı ve Montaigne'nin babası bu yurtluğu kendi adına bir soyluluk ünvanı olarak eklemeseydi, biz bugün denemeleri yazan o ünlü yazarı Montaigne soyadı ile değil de Eyquem soyadı ile tanımış olacaktık. Montaigne doğduğunda şatoda el bebek gül bebek yetiştirilmesi beklenir. Lakin babası radikal bir karar ile daha ana sütünden kesilmeyen Montaigne'ni şatodan uzaklaştırır ve ufacık bir köyde yaşayan yoksul bir oduncu ailesinin yanına verir. Babasının böyle davranmaktaki amacı; oğlunun sadelik ve azle yetinirlik yolunda eğitilmesi ve bedensel bakımdan sağlıklı olmasıdır. Bu nedenle Montaigne şeker ve şekerli yüyecekler yerine, köylülerin sıradan yüyecekleri olan siyah ekmeği,füme eti ve sarımsağı yemeği yeğlediğini birçok kez dile getirmiştir. Montaigne şatoya döndüğünde Fransızca bilmeyen dadıların eline teslim edilmiştir. Babasının emri ile şatoda Montaigne'le Fransızca konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır. Montaigne 4 yaşına geldiğinde kurduğu ilk cümleler Latince olmuştur. Bu vesile ile şatoda yaşayanlar da Latinceyi sökmüştür. Böylelikle Latinceyi en yetkin düzeyde okur ve konuşur hale gelmiştir ve yaşadığı süre boyunca birçok Latince eseri okuma keyfine erişmiştir. Bu tutumundan dolayı babasına minnet duyduğunu da daha sonra hep dile getirmeyi ihmal etmemiştir. Montaigne delikanlılık döneminde, şatoya sonra eklenen kuleyi kendi yaşam alanına çevirir ve 10 yılını bu kulede geçirir. Okuduğu kitaplardan notlar alır. Kitaplar ile konuşur. Bu süreç onu kitaplarda yazılanlara cevap vermeye iter ve şimdilerde bir klasik halini almış olan denemeleri yazmaya başlar. Uzunca bir süreden sonra, 48 yaşında elini eteğini çektiği dünyaya yeniden kapılarını açma kararı alır ve 17 ay 8 gün sürecek bir yolculuğa çıkar. Böylelikle özgürlük hissini tatmış olur. Yolculuğunu almış olduğu bir devlet görevi davetiyesi ile yarıda bırakır ve şatosuna geri döner. İki dönem belediye başkanlığı yapar. İkinci dönemde ülkeyi kasıp kavuran veba mikrobundan korkarak ailesini de yanına alarak vebadan kaçar. 6 ay süren bu kaçıştan sonra tekrar şatosuna geri döner. Artık ölümüne çeyrek kalan dönemde, kızı yaşında sayılacak Matmazel Marie de Gournay ile nişanlanır. Montaigne, mirasının en değerli parçasını, yani ölümünden sonra denemelerinin bastırılması işini bu kıza emanet eder. Bundan sonra hayatı ve hayatın beraberinde getirdiği her deneyimi incelemiş olan Montaigne'in öğreneceği tek bir şey, hayatın sunacağı son deneyim kalmıştır: ölümün kendisi. Montaigne, 13 Eylül 1592 yılında yaşadığı gibi bilgece ölür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Ocak 2018

Baktüs Şal Yapımı

Uzunca bir süre önce Aysel'ce Örgüler blogu çok güzel bir etkinliğe imza attı. Ben de o etkinlikte yerini alan bloglardan biriyim. Yazıyı yazmakta oldukça geciktiğimi itiraf etmeliyim.


Kış aylarında örgü örmenin keyfi bir başka. Rengarenk ipler ile ortaya bir şeyler çıkarmanın bir terapi etkisi yarattığına inanıyorum. Arkadaşıma yılbaşı hediyesi olarak ne alsam diye düşündüğüm bir zamanda baktüs şal yapım etkinliği ile karşılaşmam hoş bir tesadüf oldu. Evde var olan fuşya renk ip ile örmeye başladım. Yapımı kolay ve eğlenceli. Bittiği zaman oldukça güzel bir şal oldu ve gönlümü çelmeyi başardı. Kendim için bir tane haki renk örmeliyim dedim. Ve ördüm. Tam anlamıyla işlevini yerine getirirken, uzun uzadıya boynumuza doladığımız ve oldukça fazla yer kaplayan atkılardan daha kullanışlı olduğunu söyleyebilirim.

Fuşya rengini arkadaşıma hediye edince, onu benim yaptığıma inanamadı. Harika olmuş, ne marifetli kızsın dedi. Çok beğendi. Ben de beğenmesinden ötürü memnun ve mutlu oldum. Bir mağazadan hediye alıp çıkmak yerine kendi emeğimle hazırlanmış bir şeyi hediye etmeyi seviyorum ben. Nedense Türkiye'de el işi pek hak ettiği değeri görmüyor. Aslında bir şeyler üretebilmek çok güzeldir. İnsanı özel hissettirir. Ben buna inananlardanım.

İplerle haşır neşir olduğum bu dönemde bere örmeye başladım. Rengarenk bereler örüyorum. Geçen hafta fotoğrafladıklarımı etsy dükkanıma ekledim. Bu hafta içi ördüklerimin fotoğraflarını çekebilmek için gerekli gün ışığıyla bir türlü denk gelemiyoruz.



Sağım solum ip olmuşken sevgili Ezgi'nin etkinliğini gördüm. 200 gün boyunca her güne bir motif yapalım mı demiş. Detaylar için sizi 200 gün meydan okuma başlığına alalım. Ben biraz çekimser yaklaşsam da bir tarafım hadi Yasemin motifleri yapmaya başla, günde 3 motif yapsan etkinliği yakalarsın diyor. Sanırım bu etkinliğe kayıtsız kalamayacağım.

El işi ile dolup taşan yazımın sonuna geldim. Sizi mutlu eden şeylerle uğraşmayı ihmal etmeyin.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Ocak 2018

Kahve Bahane #13


Kahve bahane, masamda bana eşlik eden ıhlamur şahane. Kendi kendimi kandırmak diye ben buna derim. Üstünüze afiyet, biraz halsizim. Boğaz ağrısından muzdaribim. Üşütmüş olabilme ihtimalim yüksek. Hasta olduğum vakitlerde ilaç kullanmamak için aşırı direnç gösteriyorum. Sevmiyorum ilaç denen illeti. Sanırım şartlı reflekslendirme içerisindeyim artık. Pavlov ben, Pavlov'un köpeği ise mikroplar ile savaşan hücrelerim olsa gerek. Bir garip paradoks içindeyim. Şartlanan ben miyim? Yoksa ilaç vermediğim için savaşan hücrelerim mi?
Sanırım ıhlamur kafa yaptı bende. Pavlov'dan girip paradokstan çıktım.

Hastayken insanın hiçbir şey yapası gelmiyor. Tüm gün uzanmak büyük bir can sıkıntısını gebe. Ben de uzanırken bir film izleyeyim de vakit geçsin dedim. Bugün "Kelebeğin Rüyası" adlı filmi izledim. Eski olmasına rağmen izlemeyi hep ertelemiştim. Demek ki kısmet bugüneymiş.
Konunun şairlerin hayatını ele aldığını biliyordum lakin Behçet Necatigil'in öğrencilerini konu aldığını izlerken öğrendim. Ne garip bir tesadüf. Behçet Necatigil'in Sevgilerde şiirini çok severim. Bir aralar ezberlediğim için bol bol okurdum. Okurken beni duygulandıran en güzel şiirlerden biridir.

Hayatın hoyrat ve yorucu koşuşturması içinde kendine ve sevdiklerine vakit ayıramayanları, duygu denizinde boğulurken, kendini yansıtamayanları ne güzel anlatır bu dizeler.
Bugün yazım hastalık dolayısıyla kısa olsun. Çok sevdiğim şiiri buraya iliştirip ben istirahat için usulca yatağıma geri döneyim.


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız,
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız,
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden,
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi,
Kalbinizi dolduran duygular,
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz.
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk,
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz,
Yahut vakit olmadı.

Behçet Necatigil.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Ocak 2018

Brno Gezi Notları


Brno, Viyana dönüşü yol üstünde olduğu için ziyaret ettiğim bir şehir. Doğruyu söylemek gerekirse bu yazıyı yazana kadar Çek Cumhuriyeti'nin ikinci büyük şehri olduğundan haberdar değildim. Birincilik tabii ki Prag'da. Prag'ı Bir Tutam Karınca'nın gözünden görmek isterseniz Prag hakkında yazılmış birçok yazım var.

Bugün ise Çek Cumhuriyeti'nin bir diğer şehri olan Brno'dan bahsetme zamanı.
Brno'da hafif bir Prag esintisi görmek mümkün. Brno yaklaşık 1000 yıl önce kurulmuş. 19. yüzyılda şaşalı yapılar ile tam bir avrupa şehri görünümünü elde etmiş. Lakin zamanla oluşan çarpık kentleşmenin esiri olan şehire kuş bakışı bakıldığında eski ve yeni yapıların iç içe uyumsuzluğunu görmek mümkün. Bu nedenle Prag'daki gibi güzel kareler yansımıyor objektife.

Şehir kaleleri ve gotik mimari tarzında inşaa edilmiş katedralleri ile oldukça ilgi çekici bir yer.
Bunun yanı sıra Mahen Theatre ( Mahen tiyatorsu) oldukça ünlü. Peki bu ünü nerden geliyor diye soranlara hemen cevap verelim.

Mahen tiyatrosu Thomas Edison'un bulduğu ampülün kullanıldığı ilk tiyatro olma özelliğini taşıyor.
1881 yılında gaz aydınlatmasından vazgeçen tiyatro Edison şirketi ile bir anlaşmaya varıyor. O günden sonra ışık ve sahne dediklerinde Edison ampülleri yanıyor.

Çek yazarlardan en bilineni şüphesiz Franz Kafka. Prag'da yazdığı eserler tüm dünya tarafından günümüzde de büyük bir ilgi ile okunmaya devam ediyor. Prag'dan bir yazar çıkar da Brno'dan çıkmaz mı? Çıkmış tabii. Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı kitabın yazarı Milan Kundera, Brno doğumlu.

Brno benim için geçerken uğranan bir şehir olduğundan çok fazla yapısını ziyaret etme fırsatı bulamadım. Bu kısa bilgilendirmeden sonra Brno'dan objektifime takılan karelere yer verme zamanı geldi.

Eski Şehire Giriş Kapısı
Eski Şehire Giriş Kapısı




St. Peter ve Paul Katedrali 
Sanat Duvarda




Kuş bakısı Brno


Bu kısa geziden aklımda kalan anıları da ölümsüzleştirdiğime göre yeni maceralar beni bekler.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ocak 2018

Handan - Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar

Hiç aklımda yoktu Halide Edip Adıvar hanımefendiyi okumak. 1000kitap adlı sitede okuma etkinliğini görünce, elimde okunmayı bekleyen kitapları usulca bir tarafa bırakıp, tam bir Cumhuriyet kadını olan, Mustafa Kemal Atatürk ile cephede görev alan bu harika kadının kitaplarını okumaya başladım. Dört kitap belirledim kendime. Hedefim bir ayda bu dört kitabı okuduktan sonra blog yazısı yazmaktı. Her zamanki gibi evdeki hesabı çarşıya uyduramadım. Üçüncü kitabın ortalarında olmama rağmen okuduğum iki kitap için bu yazıyı yazmaya başladım. Bunda Handan'ın rolü oldukça büyük. Çünkü ona dair düşüncelerimi ve aklıma getirdiklerini bir an önce aktarmak istedim.
İşte bu yazı bu ruh hali içinde kaleme alınmıştır.


Handan - Halide Edib Adıvar  

Herkesin gıpta ile baktığı bir kadının iç dünyasında yaşadığı fırtınaların şiddetiyle gelişen hazin bir son. Handan için bundan öte bir tanım yapabilir miydim? Sanırım hayır.
Güçlü bir kadın profilinin derinliklerinde, bazen kendine bile itiraf etmekten sakındığı duygular öyle güzel ve akıcı tasvir edilmiş ki. Handan'ın sayfalarını çevirdikçe, aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yazdığı " Ela gözlü bir çöl ahusu" dizeleri gelmesi işte bu yüzdendir. Leyla için yazılmış bu şiirde tam anlamıyla bir Handan var. 

Leyla
Bu akşam rüyamda Leyla'yı gördüm,
Derdini ağlarken yayan bir muma;
İpek saçlarını elimle ördüm,
ve bir kemend gibi taktım boynuma.
Bu akşam rüyamda Leyla'yı gördüm.

Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu,
Saçları bahtından daha siyahtır.
Kurmuş diye sevda yolunda pusu,
Döktüğü gözyaşı, çektiği ahdır.
Leyla... Ela gözlü bir çöl ahusu.

Bir damla inciydi kirpiklerinde,
Aşkın ızdırapla dolu rüyası.
Bir başka güzellik var kederinde,
Bir başka alem ki ruhunun yası.
Sessiz incileşir kirpiklerinde.

Ahmet Hamdi Tanpınar


Yolpalas Cinayeti - Halide Edib Adıvar

Adından da anlaşılacağı üzere bir cinayet romanı. Akkız üzerine kurgulanan hikayede, katilin kim olduğunu herkes bilir; lakin Akkız'a bu cinayeti işleten sebepler nedir? İşte burada Halide hanımın güçlü kalemi ve zengin kelime hazinesi devreye girer. Basit bir cinayetten öte, doğu ve batı arasındaki farkı, Cumhuriyet dönemi zenginlerinin yaşantıları ve bir kızın masumiyeti gözler önüne serilir. 


Bu kitaptan kısa bir süre önce Alias Grace adlı diziyi izlemiştim. Kitabı okurken devamlı bu dizi canlandı gözümde. Alias'ın soğuk kanlı bir şekilde doktora anlattıkları ve yüzündeki çözülemez ifade. Diziyi izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. 
Akkız ile Alias'ı aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık tabii. Akkız ne kadar saf ise Alias bir o kadar kurnazdı.

Velhasılıkelam kitap okumayı seviyorsanız sizin için iki güzel öneri burada artık. Şimdi ben Ateşten Gömlek ile okuma zevkime kaldığım yerden devam edebilirim.

Sevgiler. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

16 Ocak 2018

Kahve Bahane #12



Gezi yazılarını yazmaya başladığımdan beri, kahvemi yudumlayıp spotify listemi dinlerken kahve bahane yazısı yazmayı hep öteledim. Sanırım artık yazma vakti geldi. Şu an masada kahve yerine salep olsaydı keşke. Bol tarçınlı olanı makbuldür bana göre.
Geçenlerde bir yerde tarçınlı cappuccino içtim. Kendisine salepin yandan yemişi diyebilirim. Böyle soğuk bir memlekette, salep gibi güzeller güzeli içecekten bir haber olmalarına içerlendiğim doğrudur.

Soğuk dediğime bakmayın. Sanırım küresel ısınma buraları da etkisi altına almış. Ocak ayının ilk iki haftası hava oldukça güzeldi. 3 gündür gelen öldürücü soğukları saymazsak tabii.
Yağmuru sevmem ben. Yağmur altında yürümesi zordur. Islanırsın. Ama kar öyle mi? Kar tanecikleri gökten süzülürken huzur verir. Karlar üstünde yürürken insan çocuklar gibi şen olur. Kar özlemi var içimde. Umarım bu sene güzel güzel kar yağar buralara. Henüz tam anlamıyla kar yağmadı.
Varsın zaman aleyhime işlemeye devam etsin. Ben içimde öldürmediğim çocuğu canlı tutmaktan yılmayacağım. Bu aralar onu beslemek için bol bol diablo oynuyorum. Çocukluğumdan beri severim oyun oynamasını. Zamanında az The Sims, Tropico, Anno 1602 ve NFS oynamadım. Ne güzel oyunlardı.
Eskileri yâd etmeye başladığında insan yaşının ilerlediğini fark ediyor. Ayrıca içimin gizli bir köşesinde sallanan koltuğunda oturan bir Nazi Ana olduğu da doğru. Her zaman ona kulak versem olmaz. Biraz evhamlı kendisi, çoğu şeyi beğenmez. Arada onu mutlu kılmak için örgü örüyorum. İki tane atkı ördüm. Şimdi ikinci bere yolda. Dikiş ne alemde diye soracak olursanız, kapanmayan yaramı deşmiş olursunuz. Kumaşlar ve makine kış uykusuna yattı diyip, kıvırabildiğim en kısa yoldan kıvırmaya çalıştım.
Her sene bu yıldan şunu, bunu bekliyorum derdim. Bu sene bu cümleyi kurmadım. Bu sene kendimden tek beklentim altıncı ayın sonunda Lehçe konuşabilmek. Buraya bir dikkat çekmek isterim. Yıldan değil, kendimden beklentim bu. Şubat ayında yeniden kursa başlıyorum. Evde geçirdiğim bu ara dönemde de kelime ezberi yapmaya çabalıyorum. Verimli çalışmanın sadece çalışma kısmındayım. Umarım zamanla işin içine verimi de eklerim.

Son üç haftadır verimli olarak yapabildiğim şey ise spor. Artık hava şartları uzun yürüyüşler yapmak için elverişli değil. Yine spor salonuna tıkıldım kaldım. 30 dakik koşu bandında vakit geçirdikten sonra ağırlık çalışıyorum. Kaslarımda meydana gelen o yanma hissinden tarifsiz bir zevk almak işin bonusu. Arnold Schwarzenegger gibi olma hayallerim var. Şaka şaka. Sadece biraz kas kütlem artsın istiyorum. Yoksa Arnold kim, ben kim? İnsanın haddini bilmesi lazım. Haddini bilirken çok da alçak gönüllü olmaması lazım. Çünkü iyi niyet suistimali diye bir kavram ile burun burun gelebilir. Her şeyin bir dengesi var. İnsan olmanın zorluğu ise burada baş gösteriyor. Yaşamak kolay, dengeyi kurmak zor azizim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ocak 2018

Viyana'dan Fotoğraflar

Viyanaya gideli neredeyse bir ay olacak. Ben halen onun hakkında paylaşımlar yapmaya devam ediyorum. Bu paylaşımın temeli Viyana sokaklarında gezerken objektifime takılan güzellikler.

Viyana'da gördüğüm bu şirin sokak lambaları oldukça dikkatimi çekti.
Kırmızı ışıkta beklerken midesinde kalpler uçuşan ikiliyi görmek insanı gülümsetiyor.

Yeşil ışık yandığında ise elele tutuşup aşkla yürümeye başlıyorlar. Harika bir detay değil mi?

Ayrıca trafik ışıklarının kız kıza ve erkek erkeğe versiyonlarını da görmek mümkün.



Sokakta sıcak şarap yudumlamak isterseniz bu çirkin bardak size eşlik ediyor.











Şehir ışıl ışıl. Bunda en büyük etken yol boyunca kilometrelerce alana koydukları rüzgar enerjisi üreten devasa rüzgâr türbinleri olabilir.


Viyana'nın belediye sarayının merdivenlerindeki düşünüyorum pozu. Neden bizim böyle güzel belediye binalarımız yok? Gerçi bana ne değil mi, bunu belediye başkanları düşünsün.

Burası Belediye Sarayının balo salonu.

Burası arka bahçesi.  Kalp şeklindeki bankın güzelliğine bakar mısınız?

Şehirdeki her binanın heykelleri ile yansıttıkları kendi ruhları var. İşte o heykellerden bazıları;








Viyana sokaklarında gezerken dur şu da çok güzelmiş, fotoğrafını çekmeliyim, bloguma eklemeliyim dediğim için bol fotoğraflı bir yazı oldu.
Paylaşılmayı bekleyen müze fotoğraflarından şimdilik hiç bahsetmiyorum bile. Size iki güzel tabloyu biraz detaylı bir şekilde anlatmayı planladığım için bu yazıda o fotoğraflara yer vermedim.

Ben gördüğüm güzellikleri sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Umarım siz de blogda gezinirken keyif alıyorsunuzdur.
Gözünüz daima güzellikleri görsün.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Ocak 2018

Viyana'da Ne Yenir? Ne İçilir?

Viyana Gezi Notları yazımda gezdiğim yerleri anlattım. Peki Viyana'ya kadar gitmişken farklı neler yedim içtim. İşte bunlardan bahsetmek için buradayım. Viyana denilince ilk akla gelen şinitzel sanırım. Adamlar bu şinitsel işinde gerçekten çok iyiler. Ayrıca patates salatalarına da bayıldığımı itiraf etmeliyim. Farklı bir yere gittiğimde Foursquere adlı program çok işime yarıyor. Bu güne kadar beni hiç yanıltmadı.
Viyana'nın en güzel şnitselini yapan Figlmüller'i de böyle keşfettim. Tabaktan taşan kocaman bir şinitsel ve patates salatası tatmak için ilk gün rezervasyonsuz gitmemize rağmen, hemen yer bulup oturabildik. Ayrılmadan önce bir şnitsel daha yeriz dedik. Bu istek, bize soğukta 40 dakika bir bekleyişe mal oldu. Sonunda misler gibi yemeğimizi yediğimiz için o beklenen dakikaları pek de dert etmedim.




İkinci keşfettim yer ise bizim aşina olduğumuz haşlama yemeği. Böyle söyleyince pek cazip gelmediğini farkındayım. Ben de deneyene kadar ne kadar iyi olabilir diye sorgulamadan edemedim.
Lakin Plachutta beni bu konuda oldukça şaşırttı. Çok lezzetli olan haşlama yemeğinin ilk önce suyundan sonra da etinden nasiplendim.




Yemekleri ile beni mutlu kılan Viyana, tatlılar konusunda da sınıfı geçti. Herkesin ayılıp bayıldığı Sacher Torte için dondurucu soğukta beklemek istemedim bu yüzden farklı bir yerde tadına baktım. Saatlerce sıra beklemeden Sacher Torte yemek için Landtmann güzel bir alternatif. Eskileri andıran dekoru eşliğinde kahve yudumlamak oldukça keyifliydi.





Kısa tatilde ancak bu kadar yenir ve içilir. Bir sonraki gidişimde meşhur çaylarının ve kahvelerinin tadına bakmayı umut ediyorum.
Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalınız.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Ocak 2018

Viyana Gezi Notları

Osmanlı İmparatorluğu'nun iki kez kuşattığı, uzunca bir dönem Avusturya Macaristan İmparatorluğu'na ev sahipliği yapmış bir şehir ziyaret ettim geçen hafta.
Viyana çok ihtişamlı ve sanatla harmanlanmış bir şehir. Şimdi, her yılbaşında TRT'nin neden Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yeni yıl konserini yayınladığını daha iyi anlıyorum. Wolfgang Amadeus Mozart ve Franz Schubert'in doğduğu şehir Viyana. Bunun yanı sıra Ludwing Van Beethoven bir dönem bu şehirde yaşamış. Bu mini ön bilgiden sonra kendi gezi notlarıma geçmenin zamanı geldi.

Viyana'yı hakkıyla gezebilmek için dolu dolu en azından dört gün gerekli. Her köşe başında gezilecek görülecek müzeler ve saraylar var. Ben giderken güzel bir gezi planı yapmıştım. Lakin küçük aksaklıklardan ötürü pek verimli şekilde gezemedim. Viyana'nın Krakow'a yakınlığı dolayısıyla; olsun bir daha geliriz rahatlığı yarattığı için de pek üzülmedim. Şimdi sıra işin en eğlenceli kısmını paylaşmaya geldi.

Viyana'da nereler gezilir?  Viyana'da neler yapılır? 

1- Hofburg Sarayı

13. yüzyılda Kraliyet sarayı olarak inşaa edilmiş. Günümüzde ise Avusturya başkanına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Yılbaşı dolayısıyla önünde minik dükkanlar kurulmuştu. Geziye başlamak için güzel bir başlangıç noktası.


2- Demel Pastanesi

Hofburg sarayının hemen karşısındaki sokakta yer alan ünlü pastane. Bu ününü zamanında Kraliyet pastanesi olmasından ileri geliyor. Şimdi içinde türlü türlü pasta ve çikolatalar bulmak mümkün. Oturup bir şeyler atıştırmak isterseniz kalabalık dolayısıyla bayağı bir sıra beklemeniz gerek.



3- Stephansdam Nordturn ( Aziz Stefan Katedrali) 

1147 yılında iki harabe kilisenin üzerine inşaa edilmiş. Karntner ve Graben caddelerinin kesişiminde yer alıyor. Lakin günümüzde caddeleri dolduran bilindik (her yerde görmekten bıktığım Zara, Mango gibi) mağazaların arasında sıkışıp kaldığını görmek üzücü.


4- Rathaus (Belediye Binası)

Bu nasıl bir görkemdir Allahım. Görür görmez aynen bu cümleyi kurdum. İçini gezdiğim de ise salonlarına hayran oldum. Günümüzde halen Belediye Binası olarak hizmet vermesi çok güzel. Düşünsenize iş yerinizin her metrekaresi sanat kokuyor. Fotoğraf eklemek için baktığımda, uzaktan tüm yapının fotoğrafını çekmediğimi görmek şu an üzdü. Ben de binanın sadece bir kısmını çektiğim fotoğrafı ekledim.

Bu ise iç avlusunun görüntüsü

5- Karlskirche (Karl Kilisesi)

1576 - 1578 yılları arasında cüzzam salgını yüzünden hasta olan kişilere umut aşılamak için imparator VI Karl tarafından yaptırılmış. 


6- Votiv Kilisesi 

Neo- gotik tarzında inşaa edilmiş kilisenin dışında tadilat vardı. Ön yüzünde kocaman bir kahve reklamı koymuşlardı. Bu yüzden ben de fotoğraf çekmedim. Görsel internetten alıntı. 
Kilisenin yapılış hikayesine gelecek olursam; zamanın imparatoru I. Frans Joseph'in bir silahlı saldırıdan kurtulması üzerine; kardeşi, Tanrı'ya minnet amacı ile halka bir çağrıda bulunmuş. Bu çağrıya sessiz kalmayan 300.000 kişinin katkıları ile bu kilise inşaa edilmiş. 


7- Kunsthistorischer Museum ( Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

1891 yılında Avusturya - Macaristan imparatoru I. Frans Joseph tarafından açılmış müze görülmeye değer. Tam anlamıyla müzeyi gezebilmek için koca bir gün ayırmak gerekiyor.


Müzede gördüğümde beni çok sevindiren bir tablo vardı. 5000 parçayı bir araya getirerek bitirdiğim puzzleda yer alan tablo müzede gezerken karşıma çıktı. Tablonun hangi müzede sergilendiğini bilmediğimden benim için hoş bir sürpriz oldu. Bu tabloda yer alan tüm detayı biliyorum. Tablo hakkında detaylı bilgiyi Viyana Fotoğrafları adlı yazımda paylaşacağım. Linki buraya eklerim.



8- Belvedere Sarayı

Saray Upper ve Lover Belvedere olarak ikiye ayrılmış. İçini gezebilmek için bilet almanız gerekiyor.  Bilet fiyatlarının el yaktığı söyleyebilirim. Kişi başı 15 Euro.
Benim gibi dondurucu bir soğuk ve bitmek tükenmek bilmeyen rüzgarlı bir havada gitmezseniz, ihtişamlı bahçesini ücretsiz gezebilirsiniz. Resme biraz ilginiz varsa saray içinde hoş bir sürpriz sizi bekliyor olacak. Gustav Klimt'in ünlü tablosu The Kiss tüm ihtişamı ile sarayın içinde ziyaretçilerini ağırlıyor. Benden söylemesi.
Ben bu tabloyu nedense daha küçük hayal ediyordum. Oldukça göz dolduran bir boyutta olması beni sevindirdi. Mesela, Mona Lisa adlı tabloda da tam tersi bir durumla karşılaşmıştım. Sen koca Leonardo da Vinci'sin. Biraz daha büyük çizseydin ne güzel olurdu demiştim gördüğümde. Paris Gezi Notlarım adlı yazımda ünlü Mona Lisa tablosunun fotoğrafını var. Bana inanmıyorsanız fotoğrafa bakın. Minnacık bir şey.




Bu ise sarayın odalarından sadece biri. Kış günlerinde arkadaşlar ile hep buralarda toplaşırmış genç prens ile prensesler. Oh vallahi hayat onlara güzelmiş. Değil mi?


Bunlar bu gezimde ziyaret ettiğim yerlerdi. Bunların dışında yazın gidip, Schönnbrünn Sarayı'nın harika bahçelerinde gezmeyi, Hundertwasserhaus'da yer alan enteresan evleri görmeyi, Cafe Sacher'de ünlü tatlıları olan Sacher torte'sini tatmayı ve Cafe Central'de kahve molası vermeyi planlıyorum.
Hep gördüklerini anlattın. Hiç mi yemedin, içmedin. Merak ettik Viyana'da neler yenir? diyorsanız, Viyana'da ne yenir? Ne içilir? adlı yazıma beklerim.
Bugünlük benden bu kadar. 
Sevgiler. 
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: