29 Mart 2018

Kitap Çekilişi Sonucu


Bu ayın başında çekilişten kazandığım kitaplardan bahsetmiştim. Onlar İzmir'de okunmak için beni bekleye dursun. İçlerinden birini okuduğum için ben de bir çekiliş düzenleyerek o kitabı bir okuyucuma hediye etme niyetiyle yola çıktım. Çekilişime 16 kişi katıldı. Bugün, şanslı kişiyi belirlemek adına bilgisayarın başına geçtim. Şeffaf bir çekiliş olması önemliydi benim için. İnternette bunu yapan siteler var. Bunlardan birini kullanarak çekilişi gerçekleştirdim. Ve şanslı kişi Feriperi oldu. Feripericim bu satırları okuyorsan twitter veya blogumun iletişim kısmından bana ivedilikle adres bilgilerini göndermeni rica edeceğim.
Eğer FeriPeri'ye ulaşamazsam ve kitap sahipsiz kalmasın diye bir yedek talihli daha belirledim.


Bu arada anneciğime ve kız kardeşime bir teşekkür borcum var. Bana kitabın görselleri lazım dedim ama güzel kareler olsun kızlar dedim ve oldu.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Mart 2018

Çelik Figürler Sergisi - Galeria figur Stalowych



Kahve bahane yazımda hafta sonu enteresan bir sergiye gittiğimden bahsetmiştim. Polonyalı bir sanatçının Madam Tussauds müzesinden esinlenilmesi ile ortaya böyle bir fikir çıkmış. Dünyanın çeşitli yerlerinden 120 kişinin katıldığı bir ekip ile kolları sıvamışlar; sonuçta ortaya çağdaş ve modern sanatını içinde barındıran bir görsel şölen çıkmış. "Endüstri ortamında etkileyici ve güzel metal figürler oluşturuluyorken, hurdaya çıkan metalleri işleyerek neden bunları birer sanat eserine dönüştürmüyoruz" fikrinden doğan bu sergi sayesinde, efsane olan robotlar, çizgi film karakterleri ve animasyon film karakterleri yeniden hayat bulmuş.

Bu proje için tam anlamıyla bir diy projesi diyebiliriz. Çatı ve garajlarda tutulan eski şeylerin hiçbir fayda sağlamadığını dikkat çekerken, onları bir sanatçının ellerine teslim ederseniz yeniden hayat bulabileceklerinin gösteren bir çalışma olmuş.

Sözü fazla uzatmadan görseller ile sizi baş başa bırakıyorum.  Fotoğrafları inceledikten sonra yazının sonundaki soruyu cevaplamayı unutmayın.




































Detayları ve yaratıcı çalışmaları ile sergi benden tam not aldı. Böyle enteresan işler görmeyi seviyorum. Düşünenin aklına, emeği geçenlerin emeklerine sağlık.

Benim favorimin hangisi olduğunu fotoğraflara bakarak anlamak kolay. Ayrıca köpek balığı şeklinde yapılan tanka bayıldım. Çok yüksek olduğu için üstüne oturarak poz veremediğim.

Peki sizin dikkatinizi en çok cezbeden hangisi?


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Mart 2018

Kahve Bahane #17


Bu dolu dolu bir kahve bahane yazısı olacak. Benden söylemesi. Bu nedenle büyük boy kahvenizi hazır etmenizi öneririm. Kahve yoksa çay olur. Çay yoksa su olur. Sonuçta sıvı tüketimi önemli.

Bu aralar bir türlü yıldızımın barışmadığı su ile sporun sayesinde orta yolu bulduk. Neredeyse 2 aydır haftada üç gün spora gidiyorum. Antremanlarımın ağırlık odaklı. 4-5 kiloluk dambıllar ile yola başlamıştım. Şimdi etrafımda 8-9 kiloluk dambıllar var. Gelişimin en önemli şartı süreklilik. Spor sonrası kuvvetlendiğimi hissettiğimde duyduğum haz ise hepsinden güzel. Tüm bu çalışmalara rağmen ayva göbeğim yerinde duruyor. Onu hiç karıştırmayalım şimdi. Uzun vadede onun bir çaresine bakacağım artık. Olumsuz taraflara odaklanıp enerjimi düşüremem. Sporda beslenme önemli. İçim dışım protein oldu. Doğal yoldan protein ihtiyacını karşılamak zor iş.


Protein yazınca aklıma yumurta geldi. Yumurta bu aralar çok popüler burada. Etraf yumurtadan geçilmiyor. Çünkü paskalya kapıda. Dün Polonyalı arkadaşım bana çok güzel bir paskalya sepeti almış. İçinde renkli boyanmış yumurtalar var. Masamda baş köşeye yerleşti. Sepetten kafasını uzatmış kuzucuk, tavşan ve civciv bana bakıyor şu an.



Masam nasıl karışık. Her yerinde kağıtlar, notlar var. Kendi içinde bir düzeni olan karışık masamı seviyorum. Sabahları büyük bir özenle masamı topluyorum. Duyan da boydan boya bir masam var zannedecek. Altı üstü bir metre genişliğinde bir masa. Akşama kadar yine karışıyor. Bu karışıklığın içinde minik çizimler yapmaya devam.







Sadece masam değil aslında kafam da arada bir karışıyor. Onu tam toparladım diyorum sonra hop tekrar karışıyor. Bu hafta toplarladığım bir haftadayım. Toparladığım zamanlarda kendimi daha huzurlu ve özgüvenli hissediyorum. Uzun bir aradan sonra cuma akşamı arkadaşlara buluştuk. Her hafta, hep aynı mekanda hep aynı saatte buluştuğumuz bir arkadaş tayfamız var. Friends dizisi gibiyiz. Masaya devamlı birileri gelip gidiyor. Gelen muhabbete dahil oluyor hemen. Uzunca bir aradan sonra yazmamın nedeni ise atı haftadır burada yoktular. Amerika'ya iş için gitmişlerdi. Döner dönmez rutinimize geri döndük. Gittiğimde beni çok güzel bir sürpriz bekliyordu. Bana ta New York'tan hediyeler gelmiş. Çok tatlı bir bardak ve bir tişört.



Bazı hafta sonları evden adımımı dışarı atmıyorum. Bazen de eve uğramıyorum. Bu hafta sonu hep sokaklardaydım. Cumartesi dişçi ile randevum vardı. Dişçiden sonra enteresan sanatsal çalışmaların sergilendiği bir müzeyi ziyaret ettim. Müze yazısını ayrı yazayım ki çektiğim görseller arada kaynamasın.

Aslında arada kaynamamasını istediğim bir konu daha var heybemde. Bunu yazının sonuna yazmayı uygun buldum. Bazı okuyucular yazılanların ilk ve son paragrafını okuyor gibi hissediyorum. Kitap okuyucularının sıklıkla ziyaret ettiği 1000kitap adlı sitede bir etkinlik başlattım. Hep beraber Stefan Zweig kitapları okuyoruz. Şu an katılımcı sayısı 81. Oldukça güzel değil mi? Eğer siz de bir kitap kurduysanız ivedilikle etkinliğe iştirak etmenizi bekliyorum.

Aklımda olanların bir kısmını yazdım. Uzun olacak demiştim ama olmadı sanırım. Eğer kahveniz henüz bitmediyse geçen bir mikro öykü yayınlamıştım. Okuyun bence seversiniz. Veya ölümüne eleştirirsiniz. Her ne olursa olsun, canınız sağ olsun.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalınız.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Mart 2018

Sessiz Çığlık



Şanslı olmak! diye düşündü uzunca bir süre. "Ne zaman gözlerimi hayata açtım ve bir amaç edindim biliyorum. Bilinçim oluştuğunda tek duyabildiğim müziğin harika ritmiydi." dedi. Bugüne kadar kaç senfoniye eşlik ettiğini bilmiyordu. Konser öncesi herkesin sağa sola koşuşturması, provalar ilerledikçe müziğin kusursuz bir hal alıp, en güzel melodilerin ilk onun kulağına çalınmasına alışmıştı artık. Gece gündüz bitmeyen bir görevin ağırlı altındayken, hayatın onu bulunduğu noktaya sürüklemesine şükrederdi. Bilirdi ki, çoğu onun kadar şanslı değildi bu hayatta. Kimi yalnızca bir kişi ile geçirirdi hayatını, kimi şehrin tüm gürültüsünü içinde hissederek yaşamaya mecbur bırakılırdı. O ise ruhunu besleyebileceği en güzel yerdeydi.

Biletler satışa çıkıp tükenince; salondaki tüm koltuklar dolunca içini çocukça bir heyecan kaplardı. En güzel elbiseleri ile kapıdan içeriye adım atan insanları gördükçe neşelenir. Tüm yorgunluğunu unuturdu. Müziğin başlamasıyla birlikte kendini müziğin ritmine kaptıran insanlar... Bu görüntüyle huzur bulurdu tüm benliği. "Keşke bu anlar hiç bitmese; salonu dolduran insanlar portenin üzerinde yer alan notaların bir ezgiye dönüşmesine sonsuza kadar tanıklık edebilseydi." derdi.

Tüm benliğiyle müziğe kulak verdiği ve kendini seslerin büyülü tınısına kaptırdığı bazı zamanlarda bir çift göz hissederdi üzerinde. "Acaba beni fark ediyor mu? Yaşadığım bu hazzı o da hissediyor mu?" diye düşünmekten kendini alamazdı. Gözlerine değen bu bir çift göze içten bir gülümse ile karşılık vermeyi, evet ben de seni hissediyorum ve görüyorum diyebilmeyi çok isterdi.

O herkesin gördüğü açıdan değil de bambaşka bir açıdan görüyordu orkestra şefinin havada dans eden batonunu, yaylı çalgıların titreyen yayları, üflenen yan flütleri, piyanoyu aydınlatan ışıkları. Hayata karşı bir isyanı yoktu ama aynı yerde olmaktan kimi zaman sıkılıyordu. Bir koltuğa oturarak dinliyor olsa farklı mı olacaktı müziğin tınısı? Anlamsız bir merak içerisindeydi.

Hayatını adadığı bu salon onun evinden öte tüm dünyasıydı. Yaşamını bir peri masalına benzetirdi. Bunun başka bir açıklaması olamazdı ona göre. Sonra bir gün; ansısız, o sevimsiz konuşma çalındı kulağına. Hiç bu kadar kötü bir ses duymamıştı. Salonu yıkmaktan bahsediyorlardı. Evini değil! dünyasını yıkmaktan bahsediyordu bu adamlar. İçinde sessiz bir çığlık kopmasına rağmen sessizliğini bozamadı. Evimi, dünyamı yıkıp beni öldürmekten bahsediyorsunuz diyemedi. Sitemini kime, nasıl dile getirecekti ki? O her zaman dinleyen taraf olmuştu. Kim bilir, bir gün konuşacak olsa neler neler söylerdi.

Şu an tek istediği, duydukları karşısında boyunu bükmekti. Onu da yapamadı. Çünkü dimdik durarak salonun tüm yükünü omuzlarında taşımak onun bu hayattaki tek göreviydi...

Bu yazı Krakow Filharmonia salonunun içinde tüm heybetiyle köşede duran ve konsere gittiğimde bana göz kırpmasına şahitlik ettiğim beyaz sütuna hitaben yazılmıştır.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

18 Mart 2018

Blog Yazarlarını Tanıma Mimi


Blogcusultan bir mim başlatmış. Bu sefer görür görmez yazmaya karar verdim. Erteleyince yazmayı unutuyorum. Araya başka yazılar giriyor. Resmen zaman aşımına uğruyor. O zaman mim zamanı.

1- Nerelisin? 
Bu soruya şimdilik Polonyalıyım diyorum. Çünkü evim burada. Bir gün başka bir yere taşınırsam oralı olurum.

2- Burcun nedir? 
Yengeç burcuyum. Hem de yükseleni alçalanı, ne varsa yengeç olanından. Tüm özelliklerini de taşırım. Pek bir duygusaldır, sulu gözlüdür yengeçler. Tek sevmediğim özelliğim bu. Yoksa yolda bir sağa bir sola yürümelerimi seviyorum.

3- Bloglarda en çok ilgini çeken şeyler nelerdir?
İçeriğin samimi olması ve tasarımın sade olması benim için yeterli. Sağdan soldan reklam fışkıran blogları pek sevmiyorum.

4- En sevdiğin mevsim?
Gözlerimi sıcak bir yaz sabahı açtığımdan mütevellit yaz mevsimini çok severim.

5- Yabancı dil biliyor musun?
İngilizce için iç güveysinden hallice diyebilirim. Bunun dışında 3 aylık bir Lehçe dil kursu deneyimim oldu. A1.2 seviyesinde Lehçe biliyorum diyorum artık. Çok basit şeyleri anlıyorum. Daha önümde uzun bir yol var.

6- Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?
Düzenli bir işim olmadığı için dışarıdan bakınca tüm günümü boş geçirdiğimi düşünenler var. Bu aralar yazmadığım ve kitap okumadığım zamanlar dışında 200 days of granny square meydan okuma etkinliği için motif örüyorum.

7- En son hangi kitabı okudun?
Stefan Zweig'ın Korku adlı kısa hikaye kitabını okudum. Körleşme'den sonra hafif bir kitaba ihtiyaçım vardı.

8- Hayatında pişman olduğun bir şeyi anlatır mısın?
Hayat bu. Dönem dönem pişmanlıklarım oldu. Düşününce spesifik bir şey gelmedi aklıma. Belki de buraya yazmak istemedim. Emin değilim.

9- Tuttuğun takım var mı?
Kendimi bildim bileli Beşiktaş taraftarıyım. Çocukken çok rüşvet teklifi almama rağmen siyah beyaz renklere gönül vermeyi bırakmadım.

10- Çantandan eksik etmediğin şeylerden bazılarını yazabilir misin?
Kağıt mendil, saç tokası, kalem ve bez alışveriş torbası. Aklıma ilk gelenler oldu. Eğer alışveriş dışında dışarı çıkıyorsam da kesinlikle kindle yanımda olur.

11- En sevdiğin içecek nedir?
Bu aralar elma suyu. Bunda Polonya'da olmamın büyük bir etkisi var. Denizde kum Polonya'da elma demek yanlış olmaz sanırım.

12- Ve son olarak blogundan hiç para kazandın mı?
Uzunca bir zamadır blog yazıyorum ve bir kuruş bile kazanmadım. Çoğu zaman tanıtım yazısı teklifleri için mail alıyorum. Blogumun ruhunu bozacak yazılar yazmayı istemediğim için hepsi sadece bir mailden ibaret kalıyor. Para kazanmak benim için öncelikli değil. Blogumda yazmayı seviyorum ve bu beni mutlu kılıyor. Bu paradan daha değerli.

Böylelikle bir mim etkinliğinin daha sonuna geldim. Bakalım benim listemde kimler var?

Feriperi
Kameriseyler
Levlaninnotdefteri
Hayalkahvem
Ezgissimo
Ruhsuzatmaca
Dikkatcekiyorum

Herkesi listeye ekleyemedim. Lakin mim herkese açık. Hadi bakalım şimdi sıra sizde. İstediğiniz sorudan başlamakta ve istediğiniz soruyu boş bırakmakta serbestsiniz.

Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Mart 2018

Kahve Bahane #16


Kahve, müzik ve hafifçe yağan yağmur bende yazma isteği uyandırıyor. Ayrıca bu aralar gece tam kafamı yastığa koyduğum anda kelimeler kafamda dans edip duruyor. O kadar güzel cümleler oluşuyor ki aklımda, bunu yazmalıyım diyorum. Peki sonra ne oluyor? Sabah kalktığımda o kelimelere dair hiçbir şey hatırlamamış oluyorum. Sanırım bundan böyle yazı yazma işini gece yarılarına erteleyeceğim.



Okumanın yazmaya etkisi inkar edilemeyecek bir gerçek. Geçen seneden beri okunmayı bekleyen Elias Canetti'nin Körleşme adlı kitabı ile Connie Willis'in Kıyamet Kitabı'nı en sonunda okudum. Körleşme çok beğenilen bir kitap olmasına rağmen beni pek etkilemedi. Aslında çok güzel yorumlar almıştı. Maalesef hayran kitlesinde bıraktığı etkiyi bende bırakamadı. Kitabı hangi ruh haliyle okuduğunuz da önemli bir detay. Belki farklı bir dönemde okumuş olsaydım severdim. Bilemiyorum.


Kıyamet Kitabı ise tam anlamıyla benlik bir kitaptı. Bilim kurgu dense bile aslında sadece zaman yolculuğu ile ilgili bir bölüme sahipti. Geri kalanı 14. yüzyılda Veba'nın kol gezdiği İngiltere'de geçiyordu. Kitap için bir inceleme yazısı yazsam güzel olur. Eski dönemde geçen kitapları okumayı; dizileri & filmleri seyretmeyi seviyorum.


The Frankenstein Chronicles adlı diziyi izlemeye başladım. Birinci sezonu bitti. 19. yüzyıl Londra'sında bir cinayeti çözmekle görevli bir memurun hikayesini ele alıyor. Görselleri benim için oldukça ilgi çekici. Ayrıca o dönemlerde bilimin ve doktorluğun çektiği sıkıntılara da değinmesi güzel. Ben izlerken zevk alıyorum.


Kesin hatırlayanlar olacaktır.  6. yüzyılın başlarında yaşadığına inanılan Merlin adlı büyücünün konu edildiği bir dizi vardı. Onu da çok severek izlemiştim. Kimilerine biraz çocuksu gelse bile dönem dizilerini severler için güzel bir diziydi diye düşünüyorum.


Dizilerden bahsederken aklıma Midnight in Paris ( Paris'te Gece Yarısı) adlı film geldi. Henüz izlemediyseniz tavsiye ederim. Filmin müzikleri de konusu gibi çok tatlıydı. Filmi izledikten sonra keşke ben de böyle bir şey yaşamış olsaydım dedim. Konusunu anlatmamayı tercih ediyorum. Çünkü gizemi konusunda gizli.

Oradan bakıldığında zaman kavramına kafayı takmış gibi durduğumun farkındayım. Bu düşünceler aslında çok güzel bir hikayeye gebe. Yakın bir gelecekte, bir gece yarısı, tüm cesaretimi toplayıp belki hikayemi burada yayınlayabilirim.

Hikayeden söz etmişken, güzel bir hikaye kitabı tavsiyesi ile yazıyı sonlandırayım. İlk nobel ödülünü alan Henryk Sienkiewicz'in Muzıkacı Yanyo ve Kamyonka adlı kitabını dün okudum. Çerez tadında okuma yapmak isteyenler için güzel bir seçenek. Aklınızda olsun.

Bugün de okumak, yazmak ve izlemek üzerine bir yazı çıktı ortaya.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Mart 2018

Çekilişten Hediye Kazanmak


Kitap çekilişlerine kayıtsız kalamıyorum. 13 Ocak günü Gönülden dile  blogunun sahibi Zafer'in  yazmış olduğu yedinci yıla özel çekiliş yazısına da  kayıtsız kalamazdım. Yazılarını severek okuduğum bloglardan biri Gönülden Dile. Çekiliş hediyesi olarak 5 adet kitap seçmiş. Ben de "çıkmaz demeyin şansınızı deneyin!" ilkesinden yola çıkarak hemen yorum yazdım. Sonrası uzun bir bekleyiş. Bir gün, tam umudu kesmişken bir baktım ki mesaj kutumda yedeklere kaldın Yasemin yazısı var. Açıkcası yedeklere kaldıysam o kitaplar bana yar olmaz dedim. Ama yanılmışım. Asıl kazanan iletişime geçmeyince 5 adet kitabım oldu. Ne güzel değil mi?

Kitaplarını annemin adresine göndermesini rica etttim. Annem postayı teslim alınca, kız kardeşim yeni kitaplar almış diye düşünmüş. Bize mesaj attı. Kızlar kitaplar geldi diye. Kardeşim de "ben kitap almadım ki dedi. "Ay" dedim. "O gördüğünüz kitapları ben kazandım. Çekilişten kazandım, ben kazandım" dedim. Havaya bak. Sanki milli piyango biletinden büyük ikramiye kazanmışım.



Kardeşim de benim gibi bir kitap kurdu. Okuyacak yeni kitapları oldu. Türkiye'ye gittiğimde okunacak kitaplara yenileri eklendi. Kazandığım kitaplardan sadece Katre-i Matem'i okumuştum.

Sabırla buraya kadar okuduysanız kitap sever ve kitaplara ilgi duyan birisi olduğunuz düşünüyorum. Bir evde aynı kitaptan iki tane neden olsun diye düşündüm ve ben de çekilişle İskender Pala'nın Katre-i Matem adlı kitabını birinize hediye etmeye karar verdim.

Çekiliş içinde çekiliş gibi oldu. Çekilişe katılmak isterseniz yazını altına yorum bırakmanız yeterli.

Gönül isterdi ki beni twitter, instagram ve facebook grubu hesaplarımdan da takip edin. Lakin böyle bir şart getirip kimseyi sıkmak istemiyorum. İstemiyorum dediysem takip etseniz de mutlu olurum. Yalan yok. Ben takip edemem Yasemin! ama blogumda çekiliş yazısını paylaşırım derseniz ona da yok demem.

Çekilişin bitiş tarihi 28 Mart 2018 olsun.
Şimdiden herkese bol şans.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Mart 2018

Krakow'dan Kış Manzaraları - Winter in Krakow


Battaniyeniz, sıcak kahveniz veya çayınız hazırsa size içinizi üşütecek kareler göstereceğim. Polonya kışı ile ünlü. Daha ne kadar soğuk olabilir dediğimde beni şaşırtmaya devam ediyor. Geçen hafta hissedilen hava sıcaklığı -21 dereceydi. Bu senenin rekoru bu. Tabii ki şimdilik. Daha önümüzde kapıdan baktırıp, kazma kürek yaktıran Mart ayı var.

Ben hafif bir karayel veya poyraz estiğinde bile üşüyen bir insandım. İstanbul'da bahar gelip millet kısa kollularla gezmeye başladığı dönemlerde ben üstüme bir şey almadan sokağa çıkmazdım. Şimdi durum tam tersi. İnsan kesinlikle yaşadığı yerin iklimine ayak uyduruyor. Bu tecrübe ile sabittir.  Polonya'da geçirdiğim ilk kış ayında, kesin ölürüm bu soğuktan diyorum. Şimdi hava -5 derece ve ben "bugün hava güzelmiş" cümlesini kuruyorum. Nerden nereye...

Bazen fotoğraf paylaşıyorum instagram hesabımda. Arkadaşlarım Yasemin o soğukta insan yaşamaz diyorlar. Aslında size küçük bir sır vereyim mi? -10 dereceden sonra havanın daha ne kadar soğuk olduğunun hiçbir önemi yok.

Geçen hafta soğuklar gelince bizim meşhur Wisla dondu. Kim mi bu Wisla? Polonya'nın en uzun nehri. İşte size donan nehirden birkaç kare fotoğraf. İnsanlar üstünde yürümüşler. Açıkcası nasıl cesaret etmişler bilmiyorum. Oldukça tehlikeli. Düşünsenize buz bir kırılsa buz gibi suyun içinde bulur insan kendisini.

*Görselleri net görebilmek için üzerine tık yapmayı unutmayın.








Bana en ilginç gelen ise yolların, kaldırımların ve arabaların beyaz görünüşleri. Sanırım arabaların üstündeki nemden oluşan o tabaka donmuş. Yollar için de geçerli. Araba kirli değil resmen donmuş.








Kışı tam anlamıyla yaşadığımız bu günlerde objektifime takılanlar bunlardan ibaret. Nisan ayında kapımızı çalacak olan paskalya için meydanda minik dükkanların kurulması yakındır. Onları fotoğraflamayı ve paylaşmayı çok seviyorum. Umarım hava güzel olur ve blogum için güzel kareler yakalama imkanı bulabilirim.

Bizim buralarda durum bu. Sizin oralarda kış nasıl gidiyor?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: