14 Mart 2020

Kahve Bahane #Corona Virüsü


Kahve bahane yazılarım gerçekliğin mizahi bir anlatım ile harmanlanmasıyla ortaya çıkar. Başımdan geçen olayları, iyi veya kötü fark etmez, eğlenceli bir şekilde yazmayı seviyorum. Gündemde insanoğlunu tedirgin eden bir virüs varken ne denli mizahi bir anlatım ile yaşadıklarımı anlatabileceğim, bilmiyorum. Elim defalarca bilgisayara gitti geldi. Fakat içimden geçenleri yazıya aktaracak kelimeler bir türlü birleşip bir cümle olamadılar.

Sonra zaten bu kahve bahane yazılarının içeri hep karma karışık değil mi dedim. Bilgisayarın başına geçmeden kendime bir kahve yaptım. Yaptım yapmasına da tadını pek beğenmedim. Her zaman kullandığım kahveden farklı bir kahve satın almıştım. Yanlış bir tercih olmuş.

İnsanların yanlış tercihlerinden ötürü tüm dünya Corona virüsü ile tehdit altındayken benim kahve seçimim pek bir masum kalıyor. Kimilerine göre yaralasalardan kimilerine göre de Amerika'nın gizli oyunlarından dolayı bu haldeyiz. Böyle durumlarda komplo teorileri üretmeye bayılırız zaten.

Ben; Polonya'da durumlar nasıl? Corona Virüsü Polonya'yı ve buradaki yaşamı nasıl etkiledi? bunlar hakkında yazmaya geldim. Dileğim bunları ilerde bir anı olarak okumak. Gelin görün ki virüse yenik düşersem de domain süresi dolana kadar internet aleminde kalır bu yazı sonrasında da yok olur gider.

Polonya'da bir haftadır önlemler artmış durumda. Home office çalışmaya başladık. Nisan ayına kadar da böyle devam edecek. İnsanlara evden çıkmamaları öneriliyor. Polonya halkı pek bir sakin. Gerçekten de sokaklarda yoklar. Okullar tatil oldu, çoluk çocuk gezelim demiyorlar. Bugün gördüm. Eczane önünde sırada bekleyen insanlar birbirlerine neredeyse iki metre mesafede duruyorlar. Kişisel bilinç bu olsa gerek.

Tek hassas noktaları tuvalet kağıdı ve sıvı sabun. Bunun hikayesini dinledikten sonra neden tuvalet kağıdı stokladıklarını anladım. Polonya halkı komünist rejimi görmüş geçirmiş. 1990 yılında bu rejimden çıkmış. Yani pek bir yakın geçmiş oluyor bu. Komünist rejimde marketlerde temel besin maddelerine erişim kolayken tuvalet kağıdı lüks tüketime giriyormuş. Bunları dinledikten sonra tuvalet kağıdı stoklamalarını anlıyorum.

Herkes tedirgin demiştim. Ben ise kendimi bilim kurgu filmlerinde gibi hissediyorum. Sanki Black Mirror dizisinin bir bölümünün başrol oyuncuları gibiyiz. Mesela dün akşam oturmuş sakin sakin dizi izlerken gelen bir telefonla kısa süreli bir panik yaşadım. Telefondaki ses "sokağa çıkma yasağının gelmesi an meselesi, yiyecek içecek için stok yaptınız mı?" dedi. Sonrasında mutfak dolaplarını açıp neler var diye saymaya başladım. Bu daha önce deneyimlemediğim bir şeydi. Babaannem her zaman evde un ve bakliyat bulundururdu fazladan. Evde un varsa sorun yok derdi hep. Dün ilk defa gerçekten ne demek istediğini anladım sanırım.


Enteresan bir süreç. Farklı bir deneyim. Sakin kalmakta ve akıl sağlığını korumakta fayda var. Zira virüstür geçer gider veya bünle ile barış imzalar diğer virüsler gibi kardeş kardeş yaşarız. Ama akıl sağlığı öyle mi? Bir gitti mi, artık gerçekten geçmiş olsun dersiniz.

Bu kahve bahane de böyle olsun. Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Ellerinizi sık sık yıkamayı da ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Mart 2020

Akis #Doppelganger


Şubat ayı diğer aylara göre kısa olduğundan mütevellit bu yazı da size uzun bir okuma keyfi olanağı sunmayacak. Yazıya eşlik etmek için ince belli bir bardakta yudumlanan çay kafidir. Göz açıp kapatınca kadar geçen Şubat ayının aksini yazma işi Mart ayının bu gününe kaldı. Bir hayli yoğunluğumun bunda etkisi büyük. Yoğunluğun nedenini anlatmayı Kahve Bahaneye saklıyorum. Şimdi lafı çok uzatmadan; neler izledim, neler dinledim ve neler okudum faslına geçme zamanı.

Neler İzledim?

Açılışı fantastik dizi olan Ragnarok ile yaptım. Norveç yapımı diziyi pek beğendim. Dozunda fantastik bana keyifli geliyor. İşin içine tanrılar da girince oldukça enteresan bir yapım ortaya çıkmış. Konunun geçtiği kasabaya bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Tam bir doğa harikası. İnsan izlerken ne güzel yerler var demekten kendini alıkoyamıyor.

Ragnarok biter bitmez sevgili Netflix bunu da beğenirsin diye Lokce&Key adlı dizini gözüme soktu. Bakalım bu neymiş dedim? iyi ki de demişim. Gizem, macera ne arasan var tadında bir dizi izledim. Biraz korkabilirim diye tırstım ama öyle çıkmadı. Kaldı ki ben bir şey izlerken kapı gıcırdasa korkudan gözlerimi kapatırım.

Bu diziler bitince You adlı diziyi yeniden izlemeye başladık. Ben birinci sezonunu ingilizce pratik adına alt yazısı ingilizce olarak izlemiştim zaten.  Fakat bizim er kişisi izlememişti. Sonunu bilmeme rağmen tüm bölümlerini ilk kez izliyormuş gibi heyecanla izledim. Şimdi ikinci sezonun ortalarındayım. Yakın zamanda da üçüncü sezonu çekilecek diye bir haber okudum. Joe yine nasıl çılgınlıklara yelken açacak, oldukça merak ediyorum.


Neler dinledim?


Burada okuyacaklarınız sizi çok şaşırtabilir. Çünkü bu ay çok tuhaf şeyler oldu. Arkadaşımın Sherlock Holmes'in hafıza sarayına benzer bir müzik arşivi sarayı var kafasında. O kadar şarkı sözünü başka türlü bir insan aklında tutamaz. Klasik müzik dinlerken bi bakmışsın rap dinlemeye başlıyor. Ondan gelen linkleri tıklarken acaba bu sefer ne dinleyeceğim diye kısa bir tedirginlik yaşıyorum. İşte bu ay hayatımda ilk defa "çikolata gibi tatlısın "adlı parçayı dinledim. Hem de kimden İsmail YK'dan. Sonra sıkıyorsa yaz bunu blogunda dedi. Ben de ayıpsın Bir Tutam Karınca aşırı şeffaf ve kişisel blog dedim. Ve yazdım. Tabii ki tüm ayı çikolata gibi tatlısın parçası dinleyerek geçirmedim. 

Eve çok tatlı, mini bir ses sistemi aldık. Haliyle müzik dinleme kalitemiz de arttı. Şimdi eve gelince ilk iş spotifydan Fasıl-ı Jazz açmak oluyor. Keloğlan'ın söylediği "Sen Bir Aysın" parcasını öyle güzel söylemişler ki, bu ay kaç kez dinledim sayamadım. Hatta şu an yine fonda o çalıyor. 

Müzik listelerim oldukça dağınık. Bir boş vaktimde listelerimi düzenleyeceğim. 

Neler Okudum?

Şubat kısa olmasına rağmen okuma adına en verimli geçen aylardan biri oldu benim için. Altı kısa kitap sayesinde toplam 651 sayfa okudum. 

1- Cebi Delik- Paul Auster 


Düzenli çalışmayı benimsemeyen ve istekleri için türlü sıkıntılar çeken Paul Auster'in otobiyografisi. Uzunca bir süredir yazarların hayat hikayelerini araştırıyorum. Beni besleyebilecek bir kaynağa henüz ulaşamadım. Arada bir otobiyografiler okuyarak bu merakımı gidermeye çalışıyorum. Bu kitabı da öyle keşfettim. Kısa olduğu için okuması kolaydı. 

2-Felaketzedeler Evi - Guillermo Rosales 


Kitap birine tavsiye edilecekler listemde değil. Sadece şunu söyleyebilirim. Kitabı değerli kılan unsur ağır psikolojik sorunlar yaşayan yazarın kurtarılmış bir eseri olarak günümüze ulaşmış olması. Zira yazarın kaleme aldığı diğer yazıları bu denli şanslı değilmiş.

3- Galiz Kahraman -İhsan Oktay Anar


İhsan Oktay Anar, her kitabımı böyle güzel, böyle akıcı olur. Yazarın okuduğum yedinci kitabıydı. Arka kapağında " o hem herkes hem de hiç kimsedir" der. Kahramanını ancak bu kadar güzel tarif edebilir. Kitap biter kahramanın sokakları çınlatan hüüp nidası kulaklarda baki kalır. 

4- Kabuk Adam - Aslı Erdoğan


Bunca zamandır Aslı Erdoğan'dan nasıl haberdar olmamışım. Bir arkadaşım vesilesi ile tanıştım. Bu kitabı okuyunca kendime kızdım biraz. Bilim kadını olmak yerine kalem ve kağıtları seçmiş bir yazar. Kabuk Adam ise Karayipler'de  bir yerlinin yaşam hikayesi konu alıyor. Yazar, sanırım kendi hayat hikayesinden bir kesiti kağıda döküp, bizim söyleyemediğimiz birçok şeyi kabuk adam söyletmiş. Ne de güzel yapmış. Ortaya okuması keyifli bir eser çıkmış.

5- How I Met Myself - David A. Hill


İngilizce pratik yapmak için okumaya başladığım, konusu ile bu ayki Akise ismin babalığı yapan kitap. Yeri gelmişken açıklama zamanı. Nedir bu doppelganger? Almanca iki kelimenin birleşiminde türeyen bir kelime. Doppel çift; ganger de giden kişi demekmiş. Kelimeyi kitapta görünce araştırdım. Kendinden bir tane daha görmek anlamında kullanılıyormuş. Mecazi anlamda değil. Karşında kanlı canlı kendini görmekten bahsediyorum. Gördüğünüzde aa canım kendim diye sarılmamakta fayda var. Çünkü kendinizden bir tane daha görmek kötü bir şeyin habercisi olarak anılıyor. Bu olayı yaşadığını idda edenlerden biri de Goethe'ymiş. Mitolojide de yeri olan bu kelime oldukça ilgili çekti. Kitabın hikayesi de bu kurgu karakter üzerine kurulu. 

6- Kıtlık ve Bolluk - Massimo Montanari


Kitabı bitirmeden önce bir kare fotoğraf çektim. İşte o da bu yazının görseli olarak burada yerini aldı. Buğdayın, ekmeğin bilmediğim birçok yönünü bu kitap sayesinde öğrendim. Nasıl ki giyim sektörünün bir moda döngüsü var, sanırım aynı şey besinler için de geçerli. Ayrıca şekerin mutfaklara nasıl girdiğini, kahvenin Avrupada yaygınlaşmasını sağlayan şeyleri ve neden Avrupada bu denli patates tüketildiğini sorusunun cevapları bu kitapta gizli. Farklı şeyler okumayı ve okurken bir şeyler öğrenmeyi seviyorsanız ve yemekle aranız iyiyse bu kitap sizin için biçilmiş kaftan.

Kısa olacak derken yazı almış başı gitmiş. Tutabilene aşk olsun. Şimdi fark ettim. O zaman şimdi veda zamanı. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinize çay ısmarlamayı ve kendinizi şımartmayı unutmayın. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Şubat 2020

Kahve Bahane #Kinik


Gelmeyen kış, hızlıca geçen bir Şubat ayı, tembel bir Yasemin ve sonunda yazılmayı başarabilmiş bir kahve bahane. O cephede bu aralar neler oluyor derseniz, özeti işte bu. Çok isterdim işin özünde kinizm var demeyi. Fakat öyle değil. Yine dünyevi zevklerin peşinde sürüklenip gidiyorum. Para karşılığı, zamanımın büyük bir bölümü sattığım şirkete gidip gelmek dışında kendime ayırabildiğim vakitler sınırlı artık. Bunda yeni bir eve taşınma telaşı en büyük etken. Bir parçam taşınacağım evde, diğeri de şu an yaşadığım evde. Geçen akşam çizim yapmak istedim. Sonra fark ettim ki boya kalemlerim burada, kağıtlarım yeni evde. Son iki, hadi bilemedim üç hafta sonra bu parca pincik yaşama bitmiş olacak.

Yavaş ve akış. Sanırım Polonya'nın bana öğrettiği iki yeni kavram. Çünkü burada tüm işler yavaş işliyor. Bir hizmet alacaksanız en az bir hafta beklemek zorundasınız. Akışı bozmanıza, ama olur mu böyle benim acelem var demenize müsade yok. Türkiye'de bu işler tam tersidir. Bir mağazaya gidip bir şey almak istediğinizde, başka bir yere gitmemeniz ve ürünü, hizmeti satmak için ne yapacaklarını şaşırırlar. İşte burada durum tam tersi. Altı üstü bir korniş taktırmak istedim. Ölçü almak için sizi ararız demelerinin üstünden beş gün geçti. Ölçüyü aldıktan sonra da takmamız üç haftayı bulur dediler. Şimdi hangisi iyi hangisi kötü bilemedim. Her şey dozunda güzel.

Dozu ayarlamak yaşam kalitesini arttıran en büyük etkenlerden biri. Bu ay kitap okuma zamanımı bir doz arttırıp, internette vakit geçirdiğim zamanı bir doz düşürdüm. Çok da isabetli bir karar verdiğimi ay sonu değerlendirme yazısında göreceksiniz. Bazen tüm gemileri yakıp, tüm sosyal medya hesaplarını kapatıp, sadece blog ile yola devam etmelimiyim diye düşünmüyor değilim. Biz buna öze dönüş diyoruz sanırım.

Her şey bu blogla başladı. Araya ne kadar farklı platformlar girse de burada yazdığım zamanlarda aldığım hazzı hiçbir yerde bulamıyorum. Bazen neden youtube için içerik üretmiyorsun diyorlar. Birçok blogger ve içerik üreticisi artık oralarda. İnsanlar yazmaktan uzaklaşıyor. Bununla ilgili bir video izledim bugün. Yazmadığımız, not almadığımız ve artık bilgiye erişimimizin daha kolay olduğu için bilgi değerini kaybediyor ve aklımızda kalmıyor. Bilgiye erişim kolaylaşa bile beynimizi ne denli çalıştırdığı tartışma konusu.

İşleyen demir misali. Beyini çalıştırmazsan zamanla tabiri caiz ise bir Oblomov'a dönüşüyor. Oblomov'a dönüşen beyin, bugün yaparım, aman olmadı yarın yaparım hiç olmadı haftaya yaparım tadında takılıyor. Sonra skor tahtasında düşünceler hanesine milyonlar yazılırken yapılanlar hanesi hep sıfırda kalıyor. Arada bir, yaklaşık yarım saat önce benim de yaptığım gibi içimizdeki Oblomov'u dürtmek lazım. Yok öyle ekmek elden su gölden yaşamak.

Ben benimkini dürttüm ve kahve bahane demeyi başardım. Darısı yazmak isteyip de yazamayanların başına. O zaman bir klasik haline gelen kapanış sözü ile yazımı sonlandırma zamanıdır diyorum.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Kendinize gülümsemeyi unutmayın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Şubat 2020

Kahve Bahane #Dondurma


İnceldiği yerden kopsun! Bir haftadır hasta olup olmamak arasında gidip gelirken, bir yandan da canım deliler gibi dondurma çekiyordu. Bu akşam, çok değil tam beş dakika önce, derin dondurucuda zor günler için sakladığım çilekli dondurmayı ellerimin arasına aldım. Şimdi bir yandan dondurmayı kaşıklarken bir yandan da kahve bahane yazısını yazıyorum. Değmeyin keyfime. Kısa bir kahve bahane yazısı sizi bekliyor.

Keyif demişken, bir işe girişip, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelince insanda oluşan mutluluk hissi geldi aklıma. İnsanın kendine aferin demeyi keşfetmesi lazım. Şımartması lazım kendini. Benim de kendime aferin dememe çok az kaldı.

Zamanı daralan bir başka durum ise beş senedir yaşadığım evdeki son günlerim. Yine bir taşınma telaşı içindeyim. İşten eve gelip eşyaları istifliyorum. Ev hayli dağınık, sağda solda koliler var. Hafta sonları da taşınacağımız evin eksikleri için alışverişe gidiyorum. Dur durak bilmeden tam bir karınca gibi çalışıyorum. Bu taşınma işi bitince on iki sene içerisinde dört kez taşınmış olacağım. Şimdi tek hayalim, evde kahve bahane yazma köşesi olarak gözüme kestirdiğim yerde, keyif kahvemi yudumlayıp yeni yazılar yazmak.

Yuvam dediğim her yeri fazlasıyla benimsiyorum. Sonra oradan ayrılma vakti gelince biraz buruklaştığımı itiraf etmeliyim. Bu yaşam alanımda evin altında var olan spor salonunu çok özleyeceğim de aşikar. Burada şirketler çalışanları spor yapsın diye bir kart veriyorlar. Anlaşması (neredeyse şehirdeki her spor salonunda geçerli) olan bu karta başvurdum. Öyle pıt diye salona gitme günlerim anılarda kalacak artık. Yeni evin yakınlarında bir salon var. Bakalım, umarım çok kalabalık olmaz. Neyse ki önümüz bahar ve yaz. Salona gidemesem de bol bol koşarım.

Bu sene enteresan bir şekilde kış gelmedi Polonya'ya. Kar görmedik. Soğuk günlerin sayısı geçen senelere oranla yok denecek kadar az. Polonyalılar şaşkın, Yasemin mutlu. Polonyalılar kar tatillerinde kayak yapamadıkları için kızgın, Yasemin üşümediği için keyifli. İşte böyle yuvarlanıp gidiyoruz.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Şubat 2020

Akis #Kara Orman


Bu satırlar okunduğunda, okuyucunun gözünde Bir Tutam Karınca'nın aksi belirecek. O yüzden bu serinin adını Akis koymaya karar verdim. Bu kararı verirken oldukça zorlandım. Mesela Kahve Bahane demek çok kolay olmuştu. Ne Umdum Ne Buldum demek de öyle. Sırada, bana genelde sorulan fakat blogda sıklıkla yer vermediğim konuları içeren bir seri oluşturma fikri var. Bu yazı onun tohumu olsun. Eğer vaktim ve enerjim yeterli gelirse, o tohumu büyütüp bir ağaç yaparım belki. Kim bilir?

Peki neden Akis? Akisin kelime anlamı ne? Yoksa bu kız akış yazacağı yerde Akis mi yazdı? soruları kafanızı yazı bitene kadar meşgul etmesin diye kısa bir açıklama yapmak boynumum borcu.

Akis, yansıma demek; mecazi olarak da bir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığı etki demek. Bu yazının içeriğiyle oldukça uyumlu olacağından bilerek ve isteyerek Akis dedim. Geçirdiğim bir ay içerisinde okuduğum, izlediğim ve dinlediğim şeylerin bende bıraktığı etkileri okuyacaksınız. İşte bu yüzden Akis.

Neler Okudum?

Ocak ayı okuma açısından verimliydi. Dört kitap okudum. iki kitabı da yarıladım. Neden iki kitap? Çünkü biri e-okuyucumda diğer ise telefonumda. Kindle yanımda olmayınca telefondaki kitabı okuyorum. 

1- Altıncı Koğuş - Anton Çehov

Çehov şahsına münhasır bir yazar. Bu kitabında bizi elimizden tutup bir akıl hastahanesinin koğuşuna götürüyor. Bir solukta okunan, dialogları ile sizi düşüncelere sevk edebilicek bir kitap. Ben keyifle okudum. 

2- Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati ( Dirk Gently Serisi) - Dougls Adams

Ahhh Dirk Gently ahh. Senin akıl sır ermez maceralarını okumak ayrı bir keyif. Bu sefer işin içinde tanrılar da vardı. Dougls Adams diyince akla Otostopçunun Galaksi Rehberi geliyor değil mi? Aslında bu kitap da en az onun kadar iyi.

3- Değişen Kafalar (Bir Hint Efsanesi ) - Thomas Mann 

Bu ay okuduğum en ilginç kitap bu olabilir. İlk defa bir Hint Efsanesi okudum. Konusu ve akıcılığı ile uzun süre aklımda kalmayı başaracak. Bize tamamen farklı bir kültürün efsanesini okumak farklı ve güzel bir deneyimdi.

4- Godot'u Beklerken - Samuel Beckett

Ay kapanışını bir tiyatro eseri ile yapayım dedim. Evet Godot ünlü, Godot herkesin aklına farklı şeyler getiriyor ama bir kitap olarak okununca pek bir akıcığı yok. Ben oyun okumayı çok severim. Hatta sesli okurum. Her karakter için ses tonumu değiştiririm. Fakat bu kitapta o tınıyı bir türlü yakalayamadım. 

Neler İzledim?

Ocak ayında Netflix ile oldukça haşır neşirdim. Açılışı The Witcher ile yaptım. Geralt'ın karizmasına, Yennefer'in de boş bakışlarına diyecek bir sözüm yok. Polonya'lı yazar tarafından yazılan, ilk önce oyuna uyarlanan ve sonrası dizisi çekilen The Witcher, buralarda oldukça popüler. Yanılmıyorsam sezon sonu bölümünde (belki bir önceki bölümde olabilir) dizinin bir kısmını Krakow'un yakınlarında var olan Ogrodzieniec Castle'da çekildi.

The Witcher biter bitmez, herkesin ilgisini cezbeden Atiye ile seyir keyfine devam ettim. Kurgusu farklı olan dizileri seviyorum. İzlerken biraz tırstığımı da itiraf etmeliyim. Umarım ikinci sezonda konu gelip uzaylılara dayanır. Böyle bir beklentim var. Fantastikten bilim kurguya geçiş yapsa güzel olmaz mı? Bence olur.

Dizilerin yanı sıra, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, vegan beslenme şeklini destekleyen What The Health aslı belgeseli izledim. Belgesel, sağlığımızın aslında hiç de güvende olmadığını gözler önüne seren, yok artık dedirten bilgiler ile dolu. Belgeseli izlerken zeytin candır dedim. Eğer siz de benim gibi kahvaltı yapmayı sevenlerdenseniz belgeseli izledikten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız. Neler izledim kısmı böyle. Televizyon ile pek içli dışlı olmayan biri için oldukça hareketli bir ay geçirdiğimi söyleyebilirim.

Neler Dinledim? 

Müzik dinlemeyi oldum olası severim. İş yerinde kulağımda devamlı bir kulaklık var. Çalışırken inceden inceden kulağımda melodilerin dolaşmasını seviyorum. Son bir haftadır sıklıkla Göksel dinliyorum. Ben böyleyim, bir sanatçı geliyor aklıma, sonra tüm gün onu dinliyorum. Göksel'in hareketleri parçaları ile hesap kitap yapmak oldukça keyifli. 
Göksel dışında oynadığım oyunun (Divinity Orginal Sin 2) soundtracklarını dinledim. Oyun müziklerini dinlemek güzel oluyor. 
Bazı sabahlar da aklımda bir parça ile uyanıyorum. Yol boyu kafamın içinde çalıp duruyor. İşe gider gitmez açıp dinliyorum. Bu ay aklıma düşen parça Sezen yorumu ile Ne Haber Aşktan oldu.
Ocak ayının kahramanı Melike Şahin yorumu  ile Kara Orman oldu. O kadar çok dinledim ki; blog yazısının başlığında yer almayı hak etti. 

İşte böyle. Bir Tutam Karınca'nın hayatından bu ay bunlar geldi, geçti.
Şimdi bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esin kalın deme zamanı. 
Kendinize iyi geçinmeyi ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ocak 2020

Kahve Bahane #Parti Şahane


Sabah aklımda bilgisayarımı alıp, yakındaki kitap kafeye gidip, bu haftaya dair bir kahve bahane yazısını yazmak vardı. Sonra araya ev işleri girdi, isteğim beni terk etti. Kahve bahane yazısını yazmak da bu saate kaldı.

Oldukça hareketli bir hafta geçirdim. Hafta kapanışında da şirketin partisine gittim. Tüm yıl çalışıp; aylık, üç aylık ve yıllık kapanışı yapan bizler için şirket güzel bir parti düzenlemişti. Yedik, içtik, dans ettik, yeni yıl ve bizi bekleyen ay sonu işlemleri için enerji depoladık.

Eğlenmek güzel fakat böyle yerlerde illaki dağıtan birileri çıkıyor. İşte o içki denen tüm kötülüklerin anasından nasibini almış bir insan evladı da partinin sonunda beni buldu ve beni zor durumda bıraktı. Az biraz ona da canım sıkıldı aslında. Parti bitmek üzereyken başka birimden biri, şirkette pek sık görmediğim biri, lütfen seni bir kere öpebilir miyim? diye tutturdu. Uberi çağırıp, parti alanını terk etmem saniyeler sürdü diyebilirim. Allahtan ayağımda bot vardı. Ya ayakkabı olsaydı da biri koşarken çıksaydı. Al sana yeni ve dramatik bir Kül Kedisi hikayesi...

Partinin yorgunluğu ve son anda yaşadığım şok nedeninden olsa gerek bu hafta sonu kendimi biraz depresif hissettim. Dur biraz tatlı yiyeyim de depresyondan çıkayım dedim. Bu sefer de şeker komasına girdim sanırım. Bir baş ağrısı, bir mide bulantısı. Bünye bu kadar ani şeker yüklemesine dayanamadı resmen. Tam da şu an "Neden spora gitmedin" diye soruyorsanız, partide topuklular ile dans etmekten diyebilirim. Normalde yüksek topukluları pek nadir giydiğimden, böyle ayda yılda bir giyince ayaklarım afallıyor. Kendine gelmesi bir iki günü alıyor.

Kendine gelmek demişken, yavaş yavaş özüme dönüyorum. Belki bundan blogumda hiç bahsetmedim fakat bir zamanlar bilgisayar oyunları oynamaya bayılırdım. Şimdi eski günlerdeki gibi playstation oynayıp duruyorum. Hem de öyle azıcık değil. Günde bir iki saat Divinity Orginal Sin II oynuyorum. Bu kontrollü davranmış halim. Yoksa içimde çok feci bir gamer yatıyor. Bir uyanırsa, oyun oynamaktan ne ev işi yapabilirim ne spora gidebilirim ne de uyuyabilirim.

Bu aralar hep bir koşuşturma içindeyiz, sebebi de yakın zamanda taşınıyor oluşumuz. Polonya'ya geldiğimizden beri, beş senedir aynı evdeyiz. Şimdi evimizi değiştirmemize az bir zaman kaldı. Ve yeni evde bir çalışma odam olacak. Çalışma odama kavuşmanın tatlı heyecanı var içimde. Yer sıkıntısından dolayı ara verdiğim Nachnuch çantalarına geri dönebileceğim. Resim çizmek için daha büyük bir alanım olacak ve daha özgürce çalışabileceğim. Çünkü bir şeyler üretirken dağıtmayı seviyorum.

Sanırım ben genel olarak dağıtmayı seviyorum. İş yerinde de öyle, gün içinde herkesin masası gayet topluyken, benim masamın her yerinde faturalar, kalemler, bardaklar oluyor. Gün sonu topluyorum, ve ertesi sabah masayı dakikalar içinde tekrar dağıtabiliyorum. Böyle bir döngü içindeyim.

Döngü demişken, şimdi içimden bir ses "tamam Yasemin yeter bu kadar, artık oyuna dön" diyip duruyor. Ben de içimdeki sese kulak vermeye bayılırım.
O zaman ne diyoruz, bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi de ihmal etmeyin.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Ocak 2020

Kahve Bahane #Kayısı Kurusu


Hangi zaman diliminde olduğumun bir önemi yok. Beynime giden kahve gönder sinyali beni hemen harekete geçiriyor. Gece yarısı olmasını iki saatten az kala masada demlenmeyi bekleyen kahve bunun en büyük ispatı. Masada kahve varsa, Cuma akşamı hava soğuksa ve evde oturuyorsam, kahve bahane yazmak güzel bir aktivite.

Öncesinde Anton Çehov'un Altıncı Koğuş adlı kitabını bitirdim. Akıl hastanesinde geçen olayların konu alındığı güzel bir kitaptı. Öylesine güzeldi ki susamama rağmen kitaptan kopup su molası bile vermedim. Kitabı bitirdiğimde aslında kim akıllı, kim deli şu hayatta diye düşünmeden de edemedim.

Herkesin bir deli tarafı var sanırım. Mesela dün otobüse yetişmek için ayağımdaki topukluları ve elimdeki şemsiyeyi hiçe sayarak koştum. Arkasından değil. Otobüse doğru koştum. Buna rağmen parmaklarım kapının açma düğmesine tam değecekken otobüs hareket etmeye başladı. Parmağım, Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışındaki tablosunda resmettiği gibi yolun ortasında kalakaldı. Biraz söylendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü otobüs benden elli metre sonra yaya geçidinde en az iki dakika yayaların geçmesini bekledi. Ben de terkedilmiş sevgili gibi arkasından baktım. Baktım ki geriliyorum. "Hop Yasemin kendine gel; çünkü bir yere geç kalmış değilsin, ne bu aceleci halin" dedim ve sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi on dakika sonra gelecek olan otobüsü beklemeye başladım.

Daha önce yaşadığım hayat öyle çok yormuş ki beni. İşe geç kalma korkusu, geç kalınca neden geç kaldığını açıklama zorunda olmak... Bunlar ne saçma şeylermiş. Şimdi bambaşka bir yaşamın içindeyim ve böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalmıyorum. Durum böyleyken kaçırdığım otobüse sinirlenmek de neyin nesi? Az biraz rahatla artık.

Yeni yıla hep bir beklenti ile girilir. Benim de bu yıldan tek beklentim rahatlamak. Artık daha rahat bir insan olmak istiyorum. Bazı durumlarda aslında oldukça rahatım. Mesela uykum gelmişse her koşulda uyuyabilirim. Geçenlerde sıralı oyun oyunuyorduk. Benim turum bitince pıt diye uyuyordum bir sonraki turun bana gelmesi neredeyse bir dakika sürüyordu. Bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi uyanıp kaldığım yerden oyuna devam ediyordum. Kardeşim abla böyle yaparsan beyin devrelerini yakarsın dedi. Adam haklı. Çünkü bir dakikalığına da olsa beyni kapatıp açıyordum. Bunu lambayı açmak için peş peşe düğmeye basmak gibi düşünebiliriz. Böyle yapmaya devam edersem bir gün o lamba patlayacak. O zaman da al başına belayı.

Lamba demişten, ofisteki lambalardan nefret ettiğimi söylemden geçemeyeceğim. Bugün az biraz güneş çıktı. Pencereki jaluzilere inat güneş ışınları tüm sıcaklığıyla içeri süzüldü. O anda kendimi ofis dışına ışınlamak için delicesine bir istek duydum. Burada hava soğuk ve güneşli olduğu zamanlarda, o güneş azıcık da olsa insanı ısıtıyor. İşte öyle bir havada uzun uzadıya yürümekten daha keyifli bir şey yok. Ama biz ne yaptık. Bir saat boyunca şirketin 2020 yılı hedeflerinin anlatıldığı bir toplantıda öylece ekrana baktık. Bu da çalışma hayatının gerçekleri.

Güneş battı, hava karardı, ben yine bir otobüs kaçırdım, eve geldim, akşam yemeğinde Polonya usulü tavuk çorbası içtim, biraz uzandım, kitap okudum, kahve yaptım kendime, yazı için başlık düşünürken, kahvenin yanında yemek için tabağa koyduğum, İzmir'in güneşinde kurutulmuş olan kayısı kurusuna takıldı gözüm.
Kahve, kayısı kurusu ve yazı bitti...
Şimdi bir sonraki yazıda görüşünce kadar şen ve esen kalın deme zamanı.
Kendinize iyi davranın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ocak 2020

Kahve Bahane #2020 Yılının İlk Yazısı


Az önce ocakta bir yorgunluk kahvesi pişti içli içli. Bundan mütevellit evi bir kahve kokusu sardı. Yorgunluk kahvesi bu zaten diye düşünüp, hızlıca makinede hazırlamadım. Cezveyi koydum ateşin üstüne. Kaynayana kadar başında bekledim. Tam o esnada, gözüm bugün aldığım, yıkadığım ve suyu süzülsün diye lavabonun yanına bıraktığım üzümlere takıldı. Kahvemin köpüğü oluşurken bir iki tane üzüm tanesi attım ağzıma. Yediğim üzümler babaannemin bahçesinde yetişen üzümlere ne çok benziyor diye düşünürken, kahvenin kokusu yayıldı her yere. Şimdi masamda kahve, 2020 yılının ilk kahve bahane yazısını yazıyorum.

İsa doğdu, Noel baba gezdi, 3 Kral şehre geldi, diye diye uzunca bir tatil yaptık. Bu tatilden sonra yarın işe gitmem gerektiği gerçeği bir nebze canımı sıkıyor. Tatil süresince neredeyse mutfağa da girmedim. Bunun acısı da bugün çıktı tabii. Hani bahsi geçen yorgunluk vardı ya; o harıl harıl yemek yapmamdan kaynaklı.

Rutinden çıkmak güzel. Mesela dün daha önce yalnız buluşmadığım bir arkadaşımla (hep grup olarak buluşuyorduk) bir kahve içmeye gittik. Keyifli ve kaliteli zaman geçirdim. Sanattan, kitaplardan, şehirlerden bahsettik. Bu kış günlerinde, ruhu olan bir mekanda, kahve eşliğinde, içi dolu dolu sohbetlerden güzel bir şey yok sanırım.


Hazır vaktim varken, ilmek ilmek işleyip bitirdiğim battaniyemin ipliklerini temizledim. Minik motiflerden oluşan bu battaniye de ne çok emek var size anlatamam. Temizledikten sonra çıkan iplerden oluşan bu renk cümbüşünü atmaya kıyamadığımı da itiraf etmeliyim. Şimdilik masanın bir köşesinde duruyorlar. Aklımda bunları minik ve dekoratif bir cam şişe içine hapsetmek var. Fakat tam olarak karar vermiş değilim. Bu nedenle pintereste gezinip neler yapabilirim diye bakınıyorum. 


Pinterest benim tüpsüz daldığım, daldığımda da çıkamadığım bir derya. İpliklerle neler yapabilirim diye bakarken bu güzelliği gördüm. İnsanlar ne güzel şeyler üretiyor.  

Bir yere gittiğimde, ambiyansı güzelse, dur şunun fotoğrafını çekeyim de blogumda paylaşırım diyorum. Çoğunu blog yazılarıma eklemeyi de unutuyorum. Sizin anlayacağınız; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu kıvamındayım. Bugün de kahve içmeye gittiğimde, geçen hafta kardeşimin getirdiği Türkçe dergiyi okudum. Polonya'ya geldiğimden bu yana, dışarıda dergi okumadığımı fark ettim ve o anı ölümsüzleştirmek istedim. İşte o kare bu yazının kapak fotoğrafı oldu.

Ana dilinden uzak bir yerde yaşamanın eksilerinden biri bu. Kitapçılardaki rafları doya doya karıştıramamak, oturduğun yerde var olan, beni oku oku diye gözünün içine bakan dergilere sadece bakmak. Bu yüzden bugün çantamda taşıdığım dergi benim için çok özeldi.

Genel olarak, bu her şey için geçerli. Ulaşılabilirlik ne kadar kolaysa, değeri o kadar azalıyor. O yüzden siz üstteki satırları okuyup, altı üstü bir dergi yahu diyebilirsiniz. Emin olun benim için durum hiç de öyle değil.

2020 yılında blogda bir takım değişiklikler yapmak istiyorum. Kahve Bahane serisine devam etme kararı aldım. Ne umdum Ne Buldum serisini yazıp yazmama konusunda henüz bir karar vermedim. Aklımda yeni bir içerik oluşturmak var. Daha önce yorumlarda da karşılaştığım; "ne okuyorsun? Ne dinliyorsun? Ne izliyorsun?"  bunları hiç paylaşmıyorsun diyenlerlere sesleniyorum; sanırım tam sizlik bir plan var aklımda. Aylık olarak neler okuduğuma, neler dinlediğime ve izlediğime değinen bir içerik geliyor.

2020 yılının ilk haftasında, bence tam da adına yakışır bir kahve bahane yazısı oldu. Biraz ordan, biraz burdan derken, farklı konulara yer verdiğim yazının sonu geldi.
O zaman ne diyoruz;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.