12 Aralık 2018

Kahve Bahane #33


Enteresan bir kahve bahane yazısı ile buradayım. Yakın zamanda yazdığım Sil Baştan adlı yazımda yeni bir iş bulduğumdan bahsetmiştim. O işin ayrıntılarını yazamadan, çok daha farklı şeyler gelişti. Şimdi eskiden yeniye sırayla her şeyi anlatma zamanı.

Sil Baştan adlı yazımda farklı iş kollarında çalışmayı deneyimlediğimi yazmıştım. O yazıya gelen yorumlardan bazıları beni şaşırttı. Mesela bir takipçim "asla kasiyerlik yapmam" demiş. Ben aslında insanların birçok şeyi deneyimlemesinden yanayım. Böylelikle hangi işi yaparken keyif alabileceğini görmüş olur diye düşünenlerdenim. Ayrıca yapmış olduğunuz her farklı iş size yeni bir şeyler öğretir. Neyse burayı çok uzatmadan asıl konuya devam edeyim.

Geçen ay başı oldukça tanınmış bir firma ile mülakat yapmıştım. Sonrasında ses çıkmadı. Benim için ingilizce mülakat yapmak bile büyük bir başarıydı. Bu yüzden tüh olmadı diyip yelkenleri suya indirmedim. Bu arada da Krakow'a bir Türk ile Lehin ortak işlettiği bir mekan açıldı. Ben de part time olarak orada işe başlamaya kadar verdim. Hem bir işim olacaktı. Hem de Leh çalışanları ve müşteriler sayesinde ingilizce pratik yapma şansı yakalayacaktım. Haftanın üç günü, dört saat gidip gelecektim. İş başı da yaptım hatta. Sadece bir hafta gittim gerçi. Üç günlük bu kısa maceranın sonunda kahve makinesi nasıl kullanılır öğrendim. Americano, cappuccino veya latte. İstediğinizi hazırlayabilirim artık.

Part time işime alışmaya çalışırken, iki hafta önce çalan telefon ile hareketli bir yaşama adım attım. O tanınmış firmadan iş teklifi aldım. Telefon çaldığında spor salonundaydım. Telefonun ucundaki ses halen iş ile ilgileniyorsam beni aralarında görmekten mutluluk duyacağını söylüyordu. Bana detayları mail atacağını söyledi. Tamam dedim demesine de bir yandan da emin olamıyordum. Acaba yanlış mı anladım dedim kendi kendime. Olur ya ingilizce belki başka bir şey söylemiştir de ben yanlış anlamışımdır.

İki gün mailin gelmesini bekledim. Polonya'da bu gibi işler yavaş işliyor. İkinci günün sonunda mail geldi. Resmen bir iş teklifim vardı artık. Çalışma iznim olduğu için hemen işe başlayabileceğimi söylediler. Sağlık raporumu aldım ve 10 Aralık tarihinde işe başladım.

Peki bu ne işi Yasemin diyorsanız, finans sektörüne geri döndüğümü söylemediğim içindir. Evet sen sekiz senelik bankacılık hayatını bırak, dört sene Krakow'da bolca kendine vakit ayır, sonra gel büyük bir şirkette accountant (muhasebeci) olarak işe başla. İşte hayat böyle sürprizlerle dolu.

Polonya'daki iş hayatına adım attım. Şimdi bir yandan ne gibi işler beni bekliyor, onları inceliyorum. Bir yandan da gözlem yapıyorum. İlerleyen zamanlarda Türkiye'deki çalışma koşulları ile Polonyada'ki çalışma koşullarını karşılaştıran bir yazı yazacağım. Bu arada sizinde aklına gelen sorular varsa, bana iletin. Onlar hakkında da yazabilirim.

Eskisine oranla daha sıkışık bir hayat düzeninin beni beklediğinin farkındayım. Artık kahve bahane yazılarımı ya akşamları ya da hafta sonları yazabileceğim. Resim defterim ve kalemlerimle gün içinde ayrı düştüğüm için akşamları bir şeyler karalayabileceğim. Sabah kitap okumalarına elvada dedim. Onun yerini gece okumaları alacak. Bu ilk hafta geçtikten sonra spora da kaldığım yerden devam edeceğim.
Çünkü iş hayatı, hayattan zevk almaya engel olmamalı.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Aralık 2018

Mavi Damla


Kalbinin tam orta yerine mavi bir damla düştü. O ise tüylerini ürperten bu küçük damlayı yok olup gideceğini bildiği için önemsemedi. Daha önce kaç defa kalbine misafir olmuştu bu mavi damla. Ürpertisi geçtikten birkaç dakika sonra unuttu o damlayı. Yaşamına kaldığı yerden devam etti.

Damla, ilk önce düştüğü yere alışmaya çalıştı. Bu defa eskisi gibi sıcaklıktan buharlaşmaya hiç niyeti yoktu. Hayata sımsıkı tutunmaya karar verdi. Kendini büyütecekti. Bu sıcaklığı yok edecekti.
Günler geçtikçe katılaştı. Mavi bir buz parçasına dönüştü. İstediği oluyordu. Yavaş yavaş büyüyordu onun içinde.

Mavi damla büyüdükçe onu üşütüyordu. Zevk aldığı sabah kahvelerinin eski tadı yoktu artık. Yürüdüğü yollar huzur vermiyordu ona. Güneşli günleri çok sevmesine rağmen, artık güneş bile ısıtmıyordu içini. Bir şeyler değişiyordu ve o bu değişime bir anlam veremiyordu.

Zaman durmamak için yemin etmişcesine kendi ahenginde akıyordu. Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyordu. Mavi damla ise her gün bir parça daha büyüyordu onun içinde.
Geçen bunca zaman sonunda, o artık aynaya her baktığında, içindeki soğukluğu hisseder hale gelmişti. Hiçbir şeyden zevk almıyordu. Hüzünlerinin, acılarının ve mutluluklarının ruhunda bıraktığı etkiler eskisi gibi değildi. Önce ruhunu teslim etmişti mavi damlaya. Şimdi sıra gözbebeklerindeydi. Çakmak çakmak bakmıyordu artık gözleri. Mavi damlanın donuk ışığı oraya kadar ulaşmıştı.

Kendine bile yabancılaşırken nasıl sevebilirdi bu hayatı. Mavi damlanın dokunlaştırdığı bakışları ile ellerine baktı kısa bir süre. Gördüğü eller onun değildi sanki. Parmak uçlarına kadar hissedebiliyordu mavi damlanın soğukluğunu, onu soğuttuğunu.

Tam bu düşünceler içinde boğulurken, ansızın kendini yok etme duygusu yerleşti aklının bir köşesine. Mavi damlanın esiri olan bedenini soğuktan korumak adına (ki üşümüyordu eskisi gibi, onunki sadece bir alışkanlıktı) paltosunu aldı. Evindeki ışığı kapattı ve kapıyı kilitlemeden evden ayrıldı. Merdivenlerden inerken nereye gideceğine dair bir fikri yoktu. Donan ellerini istemsizce paltosunun büyük ceplerine soktu. Bedeni gibi buz tutmuş şehrin karanlık sokaklarında yürümeye başladı. Alışkanlıktan mıdır bilinmez, adımları onu her gün işe giderken geçtiği minik köprüye doğru götürdü. Köprünün üzerinde geldiğinde havanın esintisine aldırmadan durdu. Donan nehiri seyretti donmuş gözbebekleri ile.

Usulca paltosunu çıkardı. Hissedemediği soğukla bütünleşti. Elleriyle köprünün tırabzanlarını kavradı. Botlarının ağırlıklarına aldırmadan parmak uçlarına doğru kalkıp, donan ruhunu ve bedenini hafifçe öne doğru itti. Gözleri donmuş nehir ile buluştu. Bu onun kırılacağı son noktaydı. Bedenini kalbi gibi buz tutmuş nehirin sularını üstüne bıraktı. Köprüden düşen bedeni, adeta bir cam bardak gibi tuzla buz oldu.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Kasım 2018

Sil Baştan


Kahve Bahane yazılarımı camın önünde duran masamda, kahvemi yudumlarken yazıyorum genelde. Bugün de sil baştan adlı yazımı yazmak için geçtim masa başına. Görüş alanımda bir banka şubesi var. İç konsepti çalışma hayatımın hatırı sayılır zamanını geçirdiğim banka ile neredeyse aynı. Takım elbisesini giymiş, masasının başında saatlerce kalkmadan çalışan banka elemanına takılıyor bazen gözüm. O görüntü beni geçmişe götüren bir zaman kapsülü gibi adeta. Hayırdır Yasemin! "geçmişe özlem dolu bir yazı mı bu" diye düşünüyorsanız yanıldığınızı şimdiden söyleyeyim.

Hayatımın birçok zamanında, Şebnem Ferah'ın da söylediği gibi sil baştan başladım. Şu an yaşadığım zaman diliminde aldığım kararlardan biri de tam olarak bu tanıma uyuyor. Bana tamamen yabancı olan bir iş buldum ve part time çalışmaya karar verdim.

Sil baştan başlamak tanımı kimini oldukça korkutur. İnsanlar bulundukları rutin hayattan çıkmaya, konfor alanını terk etmeye pek yanaşmaz. Bunlara yanaşmadığı sürece, belki daha fazla keyif alacağı şeylerin keşfinden de mahrum kalır aslında. Bu satırlara en çok yakışan söz; "denemeden, neyin doğru olduğunu bilemezsin" sözü sanırım.

Çalışma hayatıma ilk olarak bir devlet kurumda sözleşmeli personel olarak başladım. Genel olarak keyfim yerindeydi. Memur hayatına insan çabuk alışıyor. Elektrik fatura tahsilatını yapıyordum. O zamanlar böyle otomatik ödeme ve banka sistemleri çok gelişmemişti. Son ödeme günlerinde, veznenin önünde metrelerce kuyruk olurdu. Bir hafta süren yoğunluktan sonra, üç hafta oldukça sakin geçiyordu. Hayatımda ilk defa çuvalla parayı orada gördüm mesela. Görmek güzel de o para senin olmayınca, sayması tam bir işkence.

İki yılın sonunda büyük bir market açılacağını duyup, başlarım böyle memurluk hayatına dedim ve açılacak markette muhasebe elemanı olarak çalışmak için cv gönderdim. Gel başla dediler. İstifa ettim. Lakin evdeki hesap çarşıya uymadı. Benden daha tecrübeli ve birazcıkta torpilli birini muhasebeye almaya karar verdiler başlamama günler kala. Seni kasiyer olarak alacağız dediler. Mis gibi memurluğu bırakıp, kasiyer olma fikri bünyeme ağır geldi. İlk iki, üç gün ağlayarak işe gittim. On saat bazen on iki saat çalışmak beni sarsmıştı. Ama pes etmedim. Birinci ayın sonunda kasa şefi, üçüncü ayda ise muhasebe departmanında bir masa sahibi oldum. Torpille işe aldıkları kız istifa edince, muhasebe departmanındaki tüm işler bana kaldı. Bir senenin sonunda neredeyse tek başıma bir market idare edebilecek bilgi birikimine ulaşmıştım. O işin en havalı kısmı ise paraları bankaya götürdüğüm zamanlardı. Filmlerde gördüğünüz para çantaları vardır ya, hani açınca içinde sıra sıra paralar olur. O çanta ile giderdim bankaya. Müdür bey, böyle zayıflık iyi değil, bir gün çantayı çalmak isterlerse senide kapıp götürürler, azıcık yemek ye derdi.

Markette ikinci yılımı doldururken ana merkezden bilgi işlem birimine geçiş yapmamı istediler. Gitmedim. Sonra bulunduğum şehirin bir ilçesine yeni bir mağaza açmaya karar verdiler. Oraya seni ikinci müdür yapalım dediler. Tam bunlar konuşulurken ben bir bankanın eleman aradığı duyumunu aldım. Başvuru yaptım. Mülakat İstanbul'da olacak dediler. Ben de mülakata gitmek için izin istedim. Tabii izin vermediler. Ben de istifa ettim. Herkes şok oldu. Resmen tırnaklarımla kazıdığım işimden istifa etmeme akıl sır erdiremediler.

Banka mülakatına gittim. Beni işe almazlarsa ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Anneme artık geri dönmem ve İstanbul'da bir iş bulmaya çalışırım dedim. İki haftalık sancılı bekleyişin sonunda, banka hadi iyisin Yasemin seni seçtik dedi. Böylelikle yine vezne elemanı olarak en alt kadrodan işe başlamış oldum. Çok kısa sürede bireysel kredilere, oradan kredi operasyon birimine geçiş yaptım. Üç sene şubenin tozunu yalayıp yuttuktan sonra (şubedeki bazı sıkıntılardan dolayı) başlarım böyle işe dedim. İstifa ettim. Çıkış görüşmesine gittiğimde tüm sıkıntıları ve yapılan haksızlıkları açık açık anlattım. Biz size geri döneceğiz dediler ve iki gün sonra istifamı kabul etmediklerini yazdılar. Gelen mailde sizinle çalışmaya devam etmek istiyoruz, gel seni genel müdürlük bölümüne gönderelim dediler.  Bi havalı oldu. İtiraf etmeliyim. Şube müdürüne güzelce bir bye bye dedim ve genel müdürlük biriminde ticari krediler operasyon bölümüne geçtim.

Bankacılıkta geçen yedi senenin sonunda, sadece işi değil, evi ve ülkeyi de değiştirmeye karar verip yeniden istifa ettim. Zaten sonrasındaki hikayeyi biliyorsunuz.

Şimdi yeniden başlamak adına, diline yabancı olduğum bir ülkede, içimde biraz heyecan ve biraz kaygı ile ilk adımı atmak için saatleri sayıyorum. 

Sanırım tam bu noktada güzel dileklerinize ihtiyacım var.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Kasım 2018

Koşmasaydım Yazamazdım



"Koşmasaydım Yazamazdım" Haruki Murakami'nin kaleme aldığı bir kitap ismi. Kitaptan bir sohbet sonucu haberdar oldum. Okumak için listeye ekledim ve geçen günlerde başlayıp bu sabah bitirdim.
Kitap, Haruki Murakami'nin iki yıllık koşu serüvenini anlatıyor. iki yıllık süreçte dönem dönem kaleme aldığı notlarını bir araya getirip kitap olarak okuyucusuyla buluşturmuş.

Kitabın kısa tanıtımından sonra, koşunun bende hissettirdiklerini anlatmaya geldi sıra. Hayat rutinimin içine koşmayı da dahil etmeye başladım diyebilirim. Altı aydır, düzenli olarak koşmaya özen gösteriyorum. Bu süreçte üç yarışa katıldım. Gün geçtikçe de koşu performansım artıyor. Mesafeyi uzatabiliyorum.

Koşmak zor, ben koşamıyorum diyenler var çevremde. Böyle dediklerinde bir şans verin diyorum onlara. Belki çok seveceksiniz. Belki ruhunuza çok iyi gelecek. İnsan denemeden ona neyin iyi geleceğini bilemez ki!

İlk başladığım zamanlar iki kilometre koşmak bile beni nefes nefese bırakıyordu. Düzenli antrenmanlar sonrası bir gün bir baktım, dört kilometreyi çok rahat bir şekilde koşabiliyorum. Sonra yedi kilometrelik bir yarış vardı. Şansımı denemeliyim dedim ve kayıt oldum. Artık hedefim de belliydi. Bu hedef doğrultusunda çalıştım ve o gün gelince yedi kilometreyi bitirdim.



Bu hafta başı on kilometre için kolları sıvadım. Kendime yeni bir rota ve yeni müzikler buldum. Yol ayaklarımın altında aktı gitti resmen. On kilometreyi tamamladığımda başarmış olmanın mutluluğunu yaşadım. Zihnimin tam anlamıyla temizlendiğini hissettim.
Sürdürebilmek, ritmi kesmemektir. Uzun soluklu çalışmalar için bu önemli. Ritim bir kez belirlendikten sonra gerisi bir şekilde hallolur.

Kitaptaki en güzel sözlerden biri bu sanırım. Başarının sırrı kesinlikle bu.

Koşmak için belirli bir modda olmak da gerekmiyor. Keyifliyken koşuyorum, üzgünken koşuyorum, sinirliyken koşuyorum. Koştuktan sonra tüm o kötü düşüncelerden eser kalmıyor aklımda.
Koşunun hayatıma kattığı bir güzellik ise yazma isteğimi en üst seviyelere çıkarması. Keyifli bir günümdeysem, koşarken aklıma türlü şeyler geliyor. O kadar güzel yollarda koşuyorum ki, manzaranın güzelliği sanırım ruhumu işliyor. Bazen durup birkaç kare fotoğraf çekiyorum. Bazen de ritmimi bozmamak için gördüğüm güzel manzaraları kendime saklıyorum.

Bu hafta koşarken durup birkaç kare fotoğraf çektim. Şimdi sizi o fotoğraflar ve mikro hikayem ile baş başa bırakma vakti.







Puslu Kıtalar Atlasın'da bir Şato vardı. Şato'nun kalesinde Kör Baykuş yaşardı. Kör Baykuş, yoldan geçenlere; "Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın; Unutma Hiçbir Şey Eskimez Mutluluk Kadar" diye fısıldardı. Bunu duyanlar derin düşüncelere dalıp " İçimizdeki Şeytan olmasa, belki de mutlu olabiliriz" diye geçirirlerdi akıllarından. Birçoğu Çocukluğum geçti gitti. Şimdi benden geriye Bitik Adam kaldı diye hüzünlenirdi. Bazıları ise "olsun, Olduğu Kadar Güzeldik" derdi usulca.

Bu hikayede dokuz adet (daha önce okumuş olduğum) kitap ismi saklı. Bu hafta koşarken aklıma geldi. O zaman hikayenin kapanış cümlesini de yazıya en uygun olan kitap ile yapma zamanı;
"Koşmasaydım Yazamazdım"

Tüm kitap ve koşu severlere sevgilerimle.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Kasım 2018

Kahve Bahane #32


Kahve bahane arşivi gün geçtikçe büyüyor. Ben yazmaktan siz de okumaktan zevk aldığınız sürece kahve bahane serisi blogda hep var olacak. Üstüne basa basa söylediğim bir şey var. Bir Tutam Karınca tamamen kişisel bir blog. Bir ticari kaygısı yok. Okunduğu ve yorum aldığı zaman mutlu oluyor. Hepsi bu.

Arada bir farklı konular hakkında yazıyorum. Onların çıkış noktası da aslında merak ettiğim şeyleri araştırırken, bunu bloga yazayım da benim gibi merak eden birileri varsa nasiplensin düşüncesi. Mesela Çantanın Tarihi  adlı yazım ve bu yazıdan önce yazdığım Halloween Cadılar Bayramı yazım böyle oluştu.

Kahve bahane yazısının görsellerini, daha kaliteli ve göze hitap ettikleri için genelde internetten buluyorum. Bugün uzun bir yürüyüşün ardından, minik bir kafede leziz bir kahve içtim. Kahvemi yudumlarken bir sonraki kahve bahane yazısının görseli de benim objektifimden olsun dedim. Yazının başında yer alan görselin hikayesidir bu. 


Polonya'nın dini bayramları bize kıyasla çok fazla. 1 Kasım günü de mezarlıkları ziyaret ettikleri özel bir gün. Bu özel günde, mezarlıklar nasıl oluyor diye oluşan merakı gidermek adına, ben de Krakow'da yer alan bir mezarlığa gittim. Oldukça kalabalıktı. Krakow'da böyle kalabalık ortamları gördüğüm günlerin sayısı pek azdır. Mezarların hepsi çok bakımlıydı. İnsanlar çiçekler ve mumlar alıp ziyarete gelmişlerdi. Mezarlıkları ziyaret etmek insanda hoş bir etki bırakmıyor tabii ki. İnsanın içini garip bir hüzün kaplıyor. Ve aslında kafamıza taktığımız şeylerin pek de önemli olmadığını bize hatırlatıyor.




İş arama sürecim devam ederken, iki hafta önce girdiğim mülakattan bir ses çıkmamasına biraz üzülmüş olabilirim. Heyecanımı bastırıp, kendimi ingilizce ifade etmek beni bir hayli zorluyor. Aslında ben elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Sanırım artık vitesi ikiden üçe çıkarma zamanı geldi. Yine biraz zorlamak ve bir tık ileriye taşımak lazım ingilizceyi. Nasıl olacak pek bir fikrim yok. Bazen motivasyonum düşüyor. Olmuyor Yasemin, sen de ancak bu kadar yapabiliyorsun diyorum kendime. Sonra hadi biraz daha dene. Belki bu kez olacak diyorum.


İkilemde kalıyor olmak zor. Başarmak için denemek lazım mottosundan yola çıkarak şimdilik gaz veriyorum kendime. Gazı verip vitesi bir üst vitese atarsam belki bu sefer olur. Neden olmasın?
Bir çin atasözü der ki; Başarı belki insana çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir. 
Şimdi derin bir nefes alıp ileriye odaklanma vaktidir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

31 Ekim 2018

Halloween Cadılar Bayramı


Halloween namıdiğer Cadılar Bayramı dediğimizde, aklımıza Amerikalıların çeşitli kostümler giyip, kapı kapı gezen çocukları gelir genelde. Sadece çocukların eğlenmesi için uydurulmuş bir kutlama değil Halloween. Kökeni tahmin edebileceğinizden çok daha eskilere dayanıyor. Zaman içinde evrimleşmiş olsa bile temelde yine bir ritüelini gerçekleşme fikri yatıyor.

Halloween kutlamaları 2.000 yıl önce Keltlere dayanıyor. 31 Ekim gecesi, ölülerin hayalet olarak dünyayı ziyaret ettiğine inanan Şamanlar, farklı kostümler giyerek dua ritüellerini yerine getirirlerdi. Burada amaç ziyarete gelen kötü ruhları kendilerinden uzak tutabilmekti. Böylelikle 1 Kasım'ı yani onların inançlarına göre yeni yılı karşılarlardı. Ve yeni yılda daha iyi hasat elde edebilmeyi, kötü ruhların onları tekrar ziyaret etmemesini dilerlerdi. Kutlamalar sırasında yakılan ateşler sayesinde kötü ruhların evlere girmesi engellenirdi. Halloween, yaz ayının tamamen bitmesini ve aslında soğuk kışın başlangıcını da temsil ediyor.

Halloween bir Şaman kutlaması olarak kalmadı tabii. Roma İmparatorluğu'nun işgali sonrası ve Katolikliğin yayılması ile birlikte, artık Hristiyan inançlarına göre de bir festival olarak yaşatılmaya devam etti. Kendi içinde de farklı kollara ayrılan Hristiyanlık döneminde Protestanların karşı çıkması ile Avrupa'da Halloween önemini zaman içinde yitirdi.

Halloween Amerika kıtasına sıçrayınca, olanlar oldu. 19. yüzyılın ikinci yarısında İrlanda'nın patates kıtlığından Amerika'ya kaçan milyonlara İrlandalı, Halloween kutlamalarını da yanlarında götürdüler. Böylelikle Amerika'nın her yerinde Cadılar Bayramı kutlanmaya başladı. Tam olarak zamanı bilinmemesine rağmen bal kabağı oymacılığı işi Amerikalı biri tarafından yapıldı. O günden sonra da Halloween'nın en önemli simgesi haline geldi. Amerika'da var olan kutlama çılgınlığı zaman içinde yeniden Avrupa'ya hatta tüm dünyaya sıçradı.


Bu güne özel bir çizim yaptıktan sonra masamın üzerinde duran minik robotlarımla bir video yapma fikri geldi aklıma. Ortaya böyle bir şey çıktı.



Ben bugüne kadar halloween kutlaması yapmamış olsam da bu ruhu seviyorum. Bana Tim Burton ruhunu yansıtıyor.
Halloween tarihine göz attıktan sonra artık bir klasik haline gelmiş olan soruyu sorma zamanı.

Şeker mi? Şaka mı?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Ekim 2018

Instagram Kullanıcı Analizi


İnstagram son yıllarda oldukça popüler hale gelen telefon uygulamalarından biri. Yapılan kullanıcı analizlerine göre toplam kullanıcı sayısının yüzde 38'lik bölümünü genç nüfus oluşturuyor. 13-24 yaş aralığında instagram kullanan kullanıcıların sayısı 306 milyon.
We are Social sitesinin araştırma verilerine göre 813 milyon kullanıcıya sahip olan instagramda kadın ve erkek kullanıcıların sayısı neredeyse aynı. Yani erkekler de kadınlar kadar instagram platformuna meraklı.
İnstagramı en yaygın kullanan ülke Amerika Birleşik Devletleri. 2018 Temmuz verilerine göre Amerika'da 110 milyon kişi instagram kullanıyor. İkinci sırada 57 milyon kullanıcısı olan Brezilya var. Brezilya'dan sonra 53 milyon kullanıcı ile Hindistan geliyor. Peki bu listede Türkiye nerede? 33 milyon kullanıcı ile 5. sıradaymış.



Bu genel bilgilerden sonra asıl yazmak istediğim konuya odaklanabilirim.
Her türlü kullanıcıyı bünyesinde barındıran instagram dünyasında, hangi tür kullanıcılar var; gelin birlikte bakalım.

Her koşulda paylaşılanları beğenenler

Bu kategoriye giren kullanıcılar için paylaşılan fotoğrafın altında yazılanların hiçbir önemi yok. Çünkü okumuyorlar. Mesela güzel bir fotoğraf paylaşıp, altına hakaret içeren bir metin yazsanız da beğeniyorlar. Sen ne yazmışsın böyle demiyorlar. Çünkü bu kategoriye giren kullancının tek yaptığı fotoğrafın üzerine iki tane seri tık yapmak ve mümkün olan en kısa sürede oldukça çok fotoğraf beğenmek.


Her koşulda paylaşılanları eleştirenler

Bu kategori ise yazılanları en ince detayına kadar okuyup eleştirecek bir nokta buduklarında lafını esirgemeden kullanıcılardan oluşuyor. Çok bilmişlik taslayanı da var. Hızı alamayıp yorumlarda küfürler savuranı da var.  

Kendi halinde takılanlar

Sanırım en masum kullanıcılar bunlar.  Küçük ve tanıdık bir takipçi listesine sahipler. Ara sıra paylaşımlarda bulunup, sadece tanıdıkları kişilerin fotoğraflarını beğenip yorum yapıyorlar. İnstagram dünyasında kendilerini kaybetmiyorlar. 

Bir bakıp çıkacaktım diyen gölge hesaplar

Bu kategoridekiler de oldukça meraklı insanlar. Çaktırmadan kim ne paylaşmış diye bakıp çıkıyorlar. Yorum yapmaktan ve beğenmekten hiç haz almıyorlar. 


Hiç paylaşım yapmayıp birçok hesap takip edenler

Bu hesapların sahipleri gizliliğe önem verdiği halde sosyal alemlerden kopamayanlar. Ben kullanmıyorum sadece eşi dostu takip için bir hesabım var diyorlar. Gölge hesaplardan farklı olarak takip ettikleri kişilerin paylaşımlarını beğeniyorlar ve yorum yapıyorlar.


Motivasyon kaynağı olan hesaplar

Bu hesapların kullanıcıları kendini diğer kişileri motive etmeye adamış kullanıcılardan oluşuyor. Böylelikle o paylaşım yaptıkça takipçilerinden gaza gelenler de harekete geçiyor. Bu hesapların sahipleri genelde ders çalışan, diyet yapan, sporla uğraşan kişilerden oluşuyor.


Takip edeni takip eden hesaplar

Bu hesap sahipleri kimi takip ettiğini pek önemsemez. Eğer biri hesabını takibe başlarsa hemen geri takip eder. Böylelikle instagramda sahte hesapların vazgeçilmez durağı olur. İki üç günlüğüne gelen ve takipten çıkan hesaplar yüzünden takip ettiği takipçi sayısı artar ama kendi takipçi sayısında hiçbir zaman artış olmaz. 


Benim de aktif olarak kullandığım instagram platformu hakkında böyle bir yazı yazma fikri temizlik yaparken aklıma geldi. Hatırlar mısınız bilmem ama Para Biriktirmenin 10 Altın Kuralı adlı yazıyı yazma fikri de ütü yaparken aklıma gelmişti. Sanırım ev işleri bloga yazılacak fikirler bulmam konusunda bana ön ayak oluyor. Konu sıkıntısı çekenleri ev işi yapmaya davet ediyorum.

Bu yazının bütünü biraz tebessüm etmenizi amaçlayan bir içerik oluşturma fikri ile doğdu ve şekillendi.
Hükümsüzdür...

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

24 Ekim 2018

Kahve Bahane #31


Güneşli olmasının yanı sıra artık buz gibi bir hava hüküm sürüyor burada. Zaten normal olanı buydu. Geçen senelerden farklı olarak, bu sene Krakow tam anlamıyla bir sonbahar yaşattı bize. Bu yüzden olsa gerek, dün yağan yağmura ve kasvetli havaya ses çıkartmadım. Bakalım sonbaharın ruhumda yarattığı o güzel etki ne zaman geçecek ve ben kış havasından ötürü ne zaman dert yanmaya başlayacağım.

İnsan garip bir varlık. Genlerimizde hayatta kalma kodları var. Hangi iklim şartlarında yaşarsak oraya ister istemez alışıyoruz. Eskiden 15 derecenin altına düşen hava sıcaklıklarında dışarı çıkmak benim için bir zulümden öteye gitmiyordu. Şimdi hava 0 ile 10 derece arasında ise "hava bugün güzelmiş" diyorum.

Geçen hafta 7 derece hava sıcaklığında 7.2 km koştum. Meme kanseri farkındalığı için Krakow'da kadınlar koşusu düzenlendi. Oldukça yüksek bir katılım ile 7 derece olan havaya aldırmadan koştuk. Çok da eğlendik. Parkuru tamamladıktan sonra hatıra madalyamı aldım ve yüzümdeki mutluluk ile objektiflere gülümseyip o anı ölümsüzleştirdim. Şimdi hedef 10 km koşmak.





İnsanın kendine hedefler koyup bu uğurda çabalaması güzel. Yavaş yavaş ilerliyor olabilirim lakin asla geri adım atmıyorum. Dil öğrenme ve spor serüvenimi bunu örnek olarak verebilirim. Koşmaya başladığım ilk zamanlar, erkek kardeşim "abla unutma, kayaları aşındıran dalgaların kuvveti değil sürekliliğidir" demişti. Bu süreçte motivasyonum her düştüğünde bu sözü tekrarladım kendi kendime.

Süreklilikten konu açılmışken, boya kalemlerim ve fırçalarım ile olan yolculuğum devam ediyor. Günde en az bir saat masa başında kendimi bir şeyler karalarken buluyorum. Kalem ve kağıt tam anlamıyla bir terapi yöntemi benim için. Müziğimi açıyorum. Kahvemi yapıyorum. Sonra kendimi öyle bir kaptırıyorum ki çizim işine, kahvem bardakta soğuyor. Masada haksızlığa uğrayan tek şey soğuyan kahvem oluyor.










Bazen çok pozitif olduğunu söyleyen insanlar ile karşılaşıyorum. Nasıl bu kadar pozitif olabiliyorsun diye soruyorlar. Aslında bu bir tercih meselesi. Uzunca bir süre negatif düşünceler içinde boğuldum durdum. Adına toyluk mu denir, yaşam mücadelesinin insanı yıpratmasını denir bilmiyorum. Sonra yaşadıklarımı, deneyimlerimi, üzüntülerimi uzun uzun düşündüm. Anlayacağız, bu pozitifliğe geçiş işi tam anlamıyla bir gecede olmadı. Bir sabah gözlerimi açınca, "bu günden sonra çok pozitif olacağım, çiçekler böcekler ne kadar da güzel" demedim. Bu bir geçiş süreciydi. Halen pozitifte kalmayı başaramadığım durumlar var. Örneğin iş arama sürecimde, aklım hep negatif düşüncelere doğru kayıyor. İşte o anda farkındalığı kullanıp, aklımı gitmeye çalıştığı yerden, hop tutup geri çekiyorum. İşe yarıyor mu derseniz, çoğunlukla yarıyor. Her gidişinde peşinden koşup geri çekiyor oluşum nedeniyle o da artık negatifliğe doğru gitmemesi gerektiğine alışıyor gibi. Bakalım el mi yaman, bey mi yaman.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

17 Ekim 2018

Krakow'dan Sonbahar Manzaraları


Benim için mevsimlerin en güzeli yazdır. Sonbaharı kışın habercisi olduğu için sevmem derdim. Neden mi geçmiş zaman? Son iki yıldır sonbaharı seviyorum artık. Bana sonbaharı sevdiren yer ise kesinlikle Krakow.
Sonbaharda Krakow sokaklarında gezerken, İstanbul'da yaşadığım sonbaharları hatırlıyorum. Yağmurların sıklığından dolayı tıkanan trafik geliyor sadece aklıma. Sonra etrafıma bakıyorum ve ağaçların yeşilden kırmızıya sarıya dönen yapraklarını görüyorum. Meğer sonbaharın suçu yokmuş. Meğer sonbaharı güzel yapan şey ağaçlarmış. Hani her geçen gün kesilip yerine koca koca binalar dikilen o güzelim ağaçlarmış.
Doğayı rahat bırakırsak en güzel yüzünü bize gösteriyor. Ben de bu güzelliklere kayıtsız kalmadım ve blogumda da birkaç fotoğraf paylaşmak istedim.
Fotoğrafların üzerine çift tık yaparsanız daha net gözükecektir.


















✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Eski Yazılardan Seçmeler


Yükleniyor...