20 Eylül 2017

Bisikletim Canım Benim


Tembellik yapmaktan ötürü yazmayı devamlı ertelediğim bir bisiklet maceram var. Bir tutam karınca'ya ayıracak 2 dakikanız varsa, anlatmaya başlıyorum.

Bisikletimi ne çok sevdiğimi biliyorsunuz. Bu siteye ilk ziyaretiniz ise an itibariyle sevdiğimi öğrenmiş oldunuz. 2017 yılında, canım Krakow'a yaz çok geç geldi ve çok erken gitti. Göz açıp kapayınca kadar deyimini burada kullanmak oldukça yerinde olur. O nedenle doya doya bisiklet süremediğini söyleyebilirim.

2 hafta önce havanın güzel olmasını fırsat bilip, her zamanki rotamızda ilerlemek üzere pedalladık. Bizim rotamız gidiş dönüş 36 kilometre. Tüm yol (bizim evimizle gideceğimiz yer arasındaki mesafe) boyunca bisiklet yolu var. Böyle olunca pedallama keyfimiz zirve yapıyor.

Benim inandığım, ama bu sene bir türlü gelmeyen yaz ayının başında bir aksiyon kamerası almıştım. Çok sık kullanamadım. Şansa, o gün havanın güzelliğini fırsat bilip kameramı da yanıma almıştım. Aldım da ne oldu? Gezimin en aksiyonlu yerlerinde kayıt dışıydı. Ben de pedalladığımız yolları size de göstermek için kısa bir video oluşturdum. Eğer fazladan bir buçuk dakikanız varsa, videoma göz atabilirsiniz. Yoksa okuma devam edin.




Gezinin başında, küçük bir çocuk bana çarptı. Bakın dikkatli okuyun lütfen. Bisikletim çocuğa değil, çocuk bisikletime çarptı. Minik bir yokuş iniyordum. Kısa bir iniş, sonra 200 metre bir düzlük ve aynı şekilde kısa bir çıkış. Genelde o inişte biraz hızlanırım. Çıkışta pedal çevirmemek adına. O gün de aynı şekilde pedallarken 10 yaşlarında bir ufaklık düzlük yerde, adeta bir yengeç gibi ilerliyordu. Yengeçleri bilirsiz. Düpedüz yürümeyi beceremezler. Çocuğu görünce frenleri azıcık sıktım. Çocuk da arada bir arkasına bakıyordu. Dedim ki, gördü beni herhalde. Artık ne tarafa gideceğine karar verir. Ama veremedi. Benim tam olarak durmama fırsat vermeden, geldi sağ omuzunu bisikletin sol gidonuna indiri verdi. Yavaşladığım için yere düşmekten kurtuldum. Sadece sendeleyerek olayı atlatmış oldum. Bu herkesin başına gelebilir. Lakin ikinci anlatacağım olay benim için tam bir sürprizden ibaretti.

Tyniecka denen yere kadar sürüp, orada mola veriyoruz. O gün de farklı bir plan çizmemiştik kendimize. Mola verdiğimiz yerde, bahçe içinde bir lokanta var. Kielbasamızı yedik. Yanında da Tynicka'lı pederlerin manastırda imal ettiği biralardan içtik. Buraya kadar her şey normal. Sonra dönüş yoluna koyulduk. Tahminimce 6 kilometre sonra, bisiklet yolunda ilerlerken, bir polis bizi durdurdu. İlk önce Lehçe bir şeyler söyledi. Lehçe bilmediğimizi söylediğimiz de ise, hemen ekip arkadaşını çağırdı. Adam gayet kibar bir şekilde iyi günler diledi ve alkol alıp almadığımız sordu. Biz de evet dedik. O zaman çekin bakalım şöyle yan tarafa dedi. Hayda. Zaten üniformalı kişilerden korkarım ben. Üniforma fobim var sanırım. Polis görünce heyecanlanıyorum. Bisikletten indiğimde resmen dizlerim titriyordu. O haldeyken polis alkol testi yapacağız dedi. Senelerdir araba kullanırım. Araba kullanacaksam kesinlikle içmem. Türkiye'de bir kez bile alkol testine denk gelmemiştim. Onu üflemeyi de merak ediyordum doğrusu. Neyse hepimize sırayla üflettiler. Ben 0 promil çıktım. Canım pedeler alkolsüz bira yapmışlar demek ki. Bizimkilerden biri 0,5 promil, bir diğeri 0,6 promil çıktı ve oturum kartlarımızı istediler.  Bir polis oturum kartlarını kontrol ederken diğer polis gayet kibarca " arkadaşlar, Polonya kanunlarına göre alkollü bisiklet süremezsiniz. Eskiden arabada olduğu gibi sınır 0,2 promildi. Lakin bu sene başında 0,9 promil olarak güncelledi" dedi. Bu arda artık benim titreyen dizlerimde derman kalmayınca kaldırıma oturdum. Eğer geçen sene böyle bir kontrole denk gelmiş olsaydık, bisiklet tekerleklerinin havalarını indireceklerini öğrendim sonradan. Cezayı kesip, bisikleti kullanmanıza izin vermiyorlarmış.
Yaklaşık 10 dakika süren bu olay sırasında bilin bakalım benim kameram kayıtta mıydı? Tabii ki hayır.
Beklediğimiz 10 dakika boyunca, tüm bisiklet sürenleri durdurdular. Ve hayır cevabını aldıkları sürücülerden de uzaktan cihaza üflemelerini rica ettiler. Ayrıca bisikletlerin gece sürüşüne uygun olup olmadığını da kontrol ettiler. Işıkları olmayanlara da ceza kesiyorlarmış. Bunu da sonradan öğrendim.
Tüm bunlar yaşanırken ve ben kaldırımda otururken, bunu bloguma yazmalıyım dedim. Bana bir görüntü lazımdı. Ben de polislere çaktırmadan bir kare fotoğraf çektim. Gerçi Polise sizinle bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyorum deseydim hayır demezdi. Orasıda ayrı bir konu.



Şimdi gelelim kıssadan hisse bölümüne. Polonya'da yaşadığımız bu sıra dışı deneyim sonrası, bisiklet bir araç mıdır? sorusunun cevabını bulmuş olduk. Evet değerli okuyucu bisiklet bir araçtır. Onun da farları olmak zorunda. O da trafikte var olan diğer araçlar ile aynı haklara sahip. Umarım Türkiye'de de bir gün bisikletler araç olarak değerlendirilir ve hak ettiği değeri görür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Eylül 2017

Şekersiz Kek Tarifi


İşlenmiş şeker ile yollarımızı ayırları uzun bir süre oldu. Artık eskisi kadar kendisine özlem duymuyorum. Bu duymadığım özlem bazı dönemlerde nüks ediyor. İçimde oluşan şekerli bir şeyler yeme dürtüsünü bastırmak adına farklı tarifler deniyorum. Az sonra vereceğim tarifi de böyle sancılı bir günde yaptım ve oldukça başarılı oldu. Daha önce, dünyanın en kolay ve leziz kek tarifini paylaşmıştım. Şimdi sıra içinde işlenmiş şeker olmadan yapılan kek tarifinde. Ben deneysel bir çalışma yaptığım ölçüleri bir hayli küçük tuttum. Vereceğim tarif iki kişi için ideal. Eğer daha fazlasını yapmak isterseniz, verdiğim ölçüleri iki katına çıkartmanız yeterli olur.

Malzemeler: 


1 adet yumurta
1 çay bardağı üzüm pekmezi
1 çay bardağı süt
1 çay bardağı zeytin yağı ( mutfakta zeytin yağından başka bir yağ kullanmayalı da uzun zaman oldu)
4-5 adet hurma ( ince ince doğranmış)
6-7 adet ceviz
1 adet küçük boy havuç rendesi
1 çay kaşığı tarçın
2 çay kaşığı kakao
2,5 çay bardağı un
1 paket karbonat ( veya kabartma tozu)

Yapılışı:

Malzemeleri karıştırmadan önce fırını 180 dereceye ayarlayın. O ısınana kadar siz çırpma işlemini halletmiş olursunuz.
  •  Yumurtayı mikser yardımı ile güzelce çırpın. İşin püf noktası yumurtayı fazla çırpmaktan geçiyor. 
  • Pekmezi ekleyip çırpma işlemine devam edin. Yaklaşık olarak 2 dakika yeterli olacaktır. 
  • Karışıma; süt, zeytinyağı, hurma, havuç rendesi, ceviz, kakao ve tarçını ekleyip karıştırın.
  • Tüm malzemeleri ekledikten sonra, 1 çay bardağı unu ekleyip karıştırdıktan sonra kabartma tozunu ilave edin ve karıştırın.
  • Geldik son aşamaya, en son 1,5 çay bardağı unu da karışıma ekleyin. Hafif sıvı bir kek hamuru oluşacak. 
  • Ben 12'li muffin kek kalıbı kullandım. Eğer kek kalıbınız yoksa, en küçük kek kalıbı da işinizi görür.
  • Kalıba döktüğünüz kekinizi önceden ısıttığınız fırına koyun ve saatinizi 20 dakikaya ayarlayın. 20 dakika sonra misler gibi kekiniz hazır olmuş olacak. 
İşin püf noktası : Kekiniz pişerken fırın kapağını açmayın. 

 
Şekersiz nasıl kabaracak bu kek diye endişe içindeyim. Hatta keki yaparken endişelerimi instagram hikayemde paylaşmıştım. Açıkcası gayet güzel kabardı. Tadı ise normal keke göre az şekerli. Açıkcası benden geçer not aldı ve blogumda yerini almayı başardı. Aslında, hafta sonu bisikletle polis çevirmesine denk geldiğim olayı anlatacak bir yazı yazacaktım. Öncelik onun olmasına rağmen bu kek tarifini araya sıkıştırmak istedim.

Yaptım, yedim ve paylaştım. Artık sıra sizin marifetli ellerinize kalmış. 
Şimdiden afiyet olsun. 


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Eylül 2017

Blogspot uzantısını kaldırma


5 Yıl boyunca blog adresimde yeralan blogspot ibaresiyle dün yollarımızı ayırdık. Kısa bir kesintinin ardından artık yoluma www.birtutamkarinca.com olarak devam edeceğim. Açıkcası böyle daha güzel oldu. Zaten blog ismim uzundu. Blogspot eklentisi ile çarşaf gibi oluyordu. Geçiş sürecinde, teknik bir aksaklık dolayısıyla eski yazılarım takipçilerimin okuma listesine yeniden düşmüş. Vermiş olduğum bu rahatsızlık yüzünden özür dilerim. Tam 400 kişi olmuşuz diye sevinirken dün 1 kişi takipten ayrılmış. Sanırım bu blog sahibi ne yapıyor böyle diyerek çekti gitti. Ne yapalım canı sağ olsun.

Alan adımı değiştirdim lakin, Blogspot'un alt yapısını kullanmayı bırakmadım. Çünkü oldukça basit ve ben artık buna çok alıştım. Bazı blog yazarı arkadaşlarımla konuştuğumuz zaman artık wordpress'e  geçme zamanın geldi diyorlar. Evet alt yapı olarak çok gelişmiş bir sistem ama dedim ya blogspot benim ilk göz ağrım ve şimdilik bana yetiyor. Ayrıca takipçi eklentisinin olmasını çok seviyorum. Wordpress'e bu eklenti yok. Açıkcası mail ile takip işine çok sıcak bakmıyorum ben. Çünkü çok fazla blog takip ediyorum ve onların hepsine mail yoluyla abone olsam mail kutum her gün dolup taşar. Ben böyle düşünürken sadece mail yolu ile takip edilen bir sisteme kendimi entegre edemem. Böyle de açık sözlüyüm.

Adresimde yer alan blogspot uzantısını nasıl kaldırdım? 

Sorusunun cevabı aslında oldukça basit. Bir miktar maddi külfeti var. Çünkü blogununuz taşımak istediğiniz alan adını satın almanız gerekiyor. Ben alan adımı isim tescilden aldım. Senelik 9 dolar ödeyeceğim. Alan adını aldıktan sonra, blogspot kontrol panelinden: Ayarlar - Temel - Yayıncılık bölümünde yer alan "+blogunuz için üçüncü taraf bir URL ayarlayın" sekmesini tıkladım.


 Açılan pencereye yeni aldığım alan adını yazdım ve kaydet butonuna bastım. Bu aşamada bir hata mesajı veriyor. Aslında sizden bir onay istiyor. Size vermiş olduğu kodları, alan adını aldığınız siteye gidip tanıtmanızı istiyor. Bu işlemi gerçekleştirdikten sonra yeniden geri dönüp kaydet butonuna bastığınızda ise 24 saat içerisinde yeni alan adına yönlendirileceksiniz mesajını alıyorsunuz. Benim blogum 30 dakika kadar kısa bir süre içerisinde yönlendirildi.


Sorunsuz bir şekilde geçişi tamamladığıma göre, hız kesmeden birtutamkarinca.com olarak yola devam etmeliyim. Ne de olsa, karınca olmak bunu gerektirir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Eylül 2017

İşte Bunlar Hep Paradoks



Havalar soğudu. Bu sene bir değişiklik yapıp kışı üzgün karşılamamaya karar verdim. Soğuyan havalar karşısında düşen moralimi yüksek tutma derdindeyim. 3 gündür süregelen baş ağrımı saymazsam herşey yolunda şimdilik. İşte bunlar hep içsel çabalar....

Çamaşır makinemizi biz almadık. Kendisi oturduğumuz evin bir parçası. 3 haftadır yıkadığım çamaşırlarda anlamsız bir koku oluşmaya başladı. Biraz araştırdım. Makinenin kireç yüzünden böyle bir pislik yapabileceği bilgisine ulaşır ulaşamaz, soluğu markette aldım. Makine temizleyicisi ile makineyi boş çalıştırdım. Şimdi herşey düzeldi. İşte bunlar hep yaşama uğraşı...

Az buçuk ingilizcemle, deli cesaretimi de yanıma alarak geçen hafta bir iş görüşmesine gittim. Bana göre iyi geçmesine rağmen halen ses seda çıkmadı gittiğim yerden. Aslında çıkmamasına da sevindim. Olumsuz geri dönmedikleri sürece herşey yolunda. İşte bunlar hep umut...

Blogumda mini bir anket oluşturdum. Blogumu takip eden çoğunluk kahve bahane serisini okumaktan zevk aldığını söyledi. Ben de kitap yorumları ile blogu boğmama kararı alarak, okuduğum kitaplara dair yorumlarımı 1000kitap ve goodreads hesaplarımda paylaşmaya başladım. Paylaştıkta güzel geri dönüşler aldım. Şimdilik herşey yolunda. İşte bunlar hep saygı...

Bu bayram kimseye bayram mesajı göndermedim. Benden bir etkileşim göremedikleri için, kimse bana bir bayram mesajı da göndermedi. Benim için, bayram dedikleri şey yılın diğer günlerinden farksız geldi geçti. İşte bunlar hep deneysel analizler...

Kararlar alıp dururken, pek azını hayata geçirebildiğimi fark ettim. İngilizce kursuna gitmeye karar verdim. Sadece karar verdim. Eyleme ne zaman geçeceği konusunda hiçbir fikrim yok. İşte bunlar hep tembellik...

Severek takip ettiğim blog yazarlarının vedaları canımı sıktı. Veda yazılarını okurken, "erken mi pes ediyorlar." dedim. Bazısı anonim olmak için bıraktı blogunu, bazısı ise artık anonim olmaktan sıkıldığı için. Bazısı geri dönüş alamadığı için vazgeçti blogundan. İşte bunlar hep kafa karışıklığı...

Yeni yılda blogumda bir etkinlik düzenleyeceğim. Bunun için çalışmalara başladım. Bu sene bloguma en çok yorum yapan iki yazara Krakow'dan bir hediye göndereceğim. Yılbaşında elinde olacak. Bu etkinliğin fikir babası, blogunu bırakıp giden yazarlardan biri. İşte bunlar hep etkileşim... 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Ağustos 2017

Öykü Okumak İçin 5 Harika Sebep

öykü

Türk toplumu olarak okumaya pek düşkün değiliz. Bunu ben değil, her sene yapılan anketler verileri diyor. 2016 verilerine göre, Türkiye'de kişi başına 8.4 kitap düşüyor. Türk insanı okumaya günde ortalama sadece 1 dakikasını ayırıyor. Ayrıca ihtiyaçlar listesinde kitap 235. sırada yer alıyor. Maalesef bunlar iç açıcı değil.

"Neden okumuyorsuz?" sorusuna verdiğimiz cevaplar ise neredeyse aynı.

⇒ Kitaplar çok pahalı. 
 Pahalı diyenlerin %80'i sigaraya günde en az 10 TL veren kişiler. Bunun yanı sıra artık kitaplara ulaşılabilirlik daha kolay. İkinci el kitaplar var. E kitaplar var. Kütüphaneler var.

⇒ Vaktim yok.
Vakitsizlikten dem vurup, televizyon kumandasını elinden bırakmamak, saatlerce sosyal medya hesaplarında gezintiye çıkmak biraz enteresan değil mi?

⇒ Öğrenciyim ve ders çalışmam lazım.
Ders çalışmak öğrencinin başlığa görev tanımı. Bunda hem fikiriz. Lakin kafanızı rahatlatmak ve derse daha fazla odaklanabilmek için farklı tarzlarda kitap okumanın yararı tartışılamaz.

⇒ Aman okumak bana ne katacak.
İşte bu, "vücudumun %70 su, o zaman su içmeme ne gerek var." demekle aynı şey.

⇒ Ben roman okumayı sevmiyorum.
Kitaplardan bahsedilince sadece romanların akla gelmesi üzücü. Eğitici, içinde araştırma notları barındıran kitaplarla tanışmadığınızın göstergesi.

⇒ Kitaplar çok kalın olduğu için gözümü korkutuyor. 
Roman okumak zorunda değilsiniz. Kimse size kitap okumaya "Savaş ve Barış" veya "Dok Kişot" ile başlayın demiyor.

Bahane üretmek aslında çok kolay. Bu bahaneleri bir tarafa iterek, bugün öykü okumak için size 5 harika sebep sunacağım.

1- Öyküler kısa olduğunu için zaman sorunu ile savaşmak zorunda kalmazsınız. Otobüste işe giderken, bir yerde sıra beklerken, dinleneme molası verdiğinizde çayınızın yanında bir öykü okuyabilirsin.

2- Okumanın en güzel tarafı bir kitabı bitirdiğinizde yaşadığınız hazdır. İşte öykü okuyarak bu hazza ulaşma süresini kısaltırsınız.

3- Uzun süreli okunan kitaplarda yer alan düşüncelerin sindirilmesi bazen zaman alabilir. Ve bu yeni bir kitaba başlama sürenizi uzatabilir. Fakat güzel kurgulanmış bir öykü bittiğinde tadı damağınızda kalır ve yenisine başlamak için can atarsınız.

4- Kitap okuma alışkanlığı kazanmak için öykü okumak güzel bir başlangıçtır. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmaz. Kısa sürede bittiği için sizi tatmin eder ve uzun okuma maratonunu hazırlar.

5- Yeni yazarlar keşfetmenize olanak sağlar. Merak ettiğiniz bir yazarın kalın bir kitabını okumaktansa, (varsa) öykülerini okumak, yazarın üslubu hakkında bilgi edinmenizi sağlar. Ayrıca hangi tür kitaplara ilginiz olduğu konusunda size yol gösterir.

Öykü okumanın bu denli güzelliklerinden bahsetmişten, severek okuduğum birkaç öyküyü paylaşamadan yazımı noktalamak istemedim.

  •  Palto - Gogol
  •  Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig
  • Amok Koşucusu - Stefan Zweig
  • İnsan Neyle Yaşar - Tolstoy
  • 72. Koğuş - Orhan Kemal
  • Ceza Sömürgesi - Franz Kafka
  • Bir Köy Hekimi - Franz Kafka
  • Tatsız Bir Olay - Dostoyevski
Sizin severek okuduğunuz öyküler var mı?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Ağustos 2017

4D Sinema Keyfi - Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu


Krakow'da sinemaya gitmek sıklıkla yaptığımız bir aktivite değil. Malum alt yazısız, sadece ingilizce dinleyerek bazı filmleri anlayamıyorum. Bunun yanı sıra buradaki sinema salonlarında ses çok kısık oluyor. Biz alışmışız Türkiye'de bangır bangır oynamasına. Ben bazen evde bile buradaki sinema salonlarından daha yüksek sesle film izliyorum. O nedenle gitmeden önce filmi araştırıp, gidip gitmeyeceğime öyle karar veriyorum.

Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu adlı filme konusu yüzünden değil 4DX teknolojisini kullanarak gösterime girdiği için gittim. Konu olarak çok vasat bir film. Muhtemelen normal olarak izleseydim sıkıntıdan patlardım. İşin içine 4D girince işler bir anda farklılaştı.

Peki nedir bu 4D Sinema? 

Eskilerde sadece perdeye yansıyan filmler vardı. Sonra gelişen teknoloji ile 3D girdi hayatımıza. Sinema salonun kapısında elimize bir gözlük tutuşturdular. O gözlükler sayesinde filmin içindeymişiz gibi hissettik. Kahraman yaratıkların sırtında uçarken biz de onunla uçtuk. Bazen yere çakılacakmış gibi yerle burun buruna geldik. Film izlemek daha keyifli hale geldi. Adamlar yapmış derken; başımıza bu 4D olayı çıktı. Üç boyutun yanı sıra filmi fiziksel olarak hissetmemize yardımcı olan hareketli koltuklar, rüzgar, yağmur, flaş, sis, balon, koku efektleri eklendi. Böylelikle tam olarak filmin içindeymişiz gibi hissetmemize olanak sağlanmış oldu.

Aslında 4D olayına eğlence parklarından bir aşinalığımız var. Genelde 15 dakikalık kısa görsel şölenler oluyordu onlar. İşin içine uzun metrajlı bir sinema filmi girince daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.


Bu kısa bilgiden sonra Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu'nun konusuna değinmek istiyorum. Film, Fransız çizgi romanından esinlenerek çekilmiş bir bilim kurgu. 28. Yüzyıl'da, bin gezegenden gelmiş bütün ırklar, devasa Alpha şehrinde huzur içinde yaşamaktadır. Bu huzurlu hayat için bütün ırklar kendi bilgi ve yeteneklerini birbirleriyle paylaşmıştır. Ancak Alpha'nın güvenliği bilinmeyen bir kuvvet tarafından tehdit edilmeye başlamıştır. Bu kuvveti bulmak ve Alpha'da barışı sürdürebilmek adına Valerian'a çok iş düşmektedir. Tüm ırkların son umudu olan Valerian ve güzel ortağının maceralarına tanıklık etmek için 2 saat 18 dakikaya ihtiyacınız var.

Muhtemelen çizgi romanı okumuş olsaydım, neden tüm görevleri Valerian'a veriyorlar diye bilgi sahibi olurdum. Görev için gittiği bir alanda, gözlükler sayesinde yaratılmış sanal bir dünyada gezindiği bölüm oldukça ilgimi çekti. Filmde Rihanna'nın küçük bir rolü vardı. Dans ettiği bölümleri çok beğendim. Filmin en güzel sahnelerinden biri Valerian'nın kaçış sahnesiydi. Koltukların hareket etmesi, salon içinde oluşan rüzgar ve Valerian'ın sulardan geçtiği sahnelerde, gerçekten üstümüze birkaç damla su geliyor olması çok eğlenceliydi.

Tek sıkıntısı koltuğun hareket ettiği sahnelerde gözlük yüzünden odaklanma sorunu yaşamaktı. Görüntü bulanıklaşıyordu. Ayrıca dövüş sahnelerinde arkanızdan biri koltuğunuza vuruyor gibi olması pek güzel değildi. Bol bol dövüşün olduğu bir film izlenirse sırtı bayağı ağrıtır diye düşünüyorum.



Filmin konusu beni hiç tatmin etmemiş olsada 4D sayesinde kendini izletmeyi başardı. Bu arada korku filmi izleyebiliyorsanız kesinlikle bir 4D deneyimi yaşayın derim. Ben evde bile korku filmi izleyemeyen biri olarak kesinlikle o zevki deneyimleyemeyeceğim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ağustos 2017

Boğulmamak İçin - George Orwell


Bu kitabı İzmir'de olduğum süre zarfında okumuştum. Hatta basılı olarak okuma şansı bulduğum için blog için fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemiştim. İnceleme yazısını yazıp taslakta bıraktığım kitaplardan biriydi. Yayınlamak bu güne kısmetmiş.

Boğulmamak için; 20. yüzyılın başında yaşanan savaş neticesinde, savaşın insan benliğinde bıraktığı korkuyu, değişinen yaşam koşullarını ve insan ilişkilerindeki aksaklıkları, George Bowling'in gözünden anlatan bir kitap. Yazarın en tanınmış kitaplarından olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'nden esintilere rastlamak mümkün.

Bir sabah uyandığınızda içinizde geçmişe karşı derin bir özlem olduğunu düşleyin. Öyleki bu özlem tüm benliğinizi sarıp sarmalar şekilde olsun. O zaman kitabın sayfalarından ilerlerken kendinizden bir şeyler bulmanız çok olası. Tabii ki şunu unutmamak lazım. Geçmiş hep hatırladığımız gibi orada olmayabilir. Gündelik yaşamımıza ait anılarımız yok olur gider. Genelde bizi çok etkileyen (iyi veya kötü) olayları hatırlarız. Bu anılarda boğulmamak için geçmişe yolculuk yapmak güzel bir seçim olabilir. Aslında kitap geçmişe yapılan yolculuk fikrinin iyi mi kötü mü olduğuna odaklı.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?
Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. Bana öyle geliyor ki on, yirmi yıl önce olmuş şeyleri düşünmeden geçirdiğiniz bir saat bile yoktur; ama yine de çoğu zaman geçmişin, bir tarih kitabındaki bir sürü bilgi gibi, öğrendiğiniz bir olgular kümesinden ibaret kalması dışında bir gerçekliği olmuyor. Derken rastgele bir görüntü, ses veya koku ama özelliklede koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz. 


Boğulmamak için, yazarın diğer kitaplarına göre daha ağır ilerlese bile, böyle büyük bir ustanın kaleminden çıkmış bir yapıt olduğu için okunmayı hak ediyor.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: