19 Ocak 2020

Kahve Bahane #Parti Şahane


Sabah aklımda bilgisayarımı alıp, yakındaki kitap kafeye gidip, bu haftaya dair bir kahve bahane yazısını yazmak vardı. Sonra araya ev işleri girdi, isteğim beni terk etti. Kahve bahane yazısını yazmak da bu saate kaldı.

Oldukça hareketli bir hafta geçirdim. Hafta kapanışında da şirketin partisine gittim. Tüm yıl çalışıp; aylık, üç aylık ve yıllık kapanışı yapan bizler için şirket güzel bir parti düzenlemişti. Yedik, içtik, dans ettik, yeni yıl ve bizi bekleyen ay sonu işlemleri için enerji depoladık.

Eğlenmek güzel fakat böyle yerlerde illaki dağıtan birileri çıkıyor. İşte o içki denen tüm kötülüklerin anasından nasibini almış bir insan evladı da partinin sonunda beni buldu ve beni zor durumda bıraktı. Az biraz ona da canım sıkıldı aslında. Parti bitmek üzereyken başka birimden biri, şirkette pek sık görmediğim biri, lütfen seni bir kere öpebilir miyim? diye tutturdu. Uberi çağırıp, parti alanını terk etmem saniyeler sürdü diyebilirim. Allahtan ayağımda bot vardı. Ya ayakkabı olsaydı da biri koşarken çıksaydı. Al sana yeni ve dramatik bir Kül Kedisi hikayesi...

Partinin yorgunluğu ve son anda yaşadığım şok nedeninden olsa gerek bu hafta sonu kendimi biraz depresif hissettim. Dur biraz tatlı yiyeyim de depresyondan çıkayım dedim. Bu sefer de şeker komasına girdim sanırım. Bir baş ağrısı, bir mide bulantısı. Bünye bu kadar ani şeker yüklemesine dayanamadı resmen. Tam da şu an "Neden spora gitmedin" diye soruyorsanız, partide topuklular ile dans etmekten diyebilirim. Normalde yüksek topukluları pek nadir giydiğimden, böyle ayda yılda bir giyince ayaklarım afallıyor. Kendine gelmesi bir iki günü alıyor.

Kendine gelmek demişken, yavaş yavaş özüme dönüyorum. Belki bundan blogumda hiç bahsetmedim fakat bir zamanlar bilgisayar oyunları oynamaya bayılırdım. Şimdi eski günlerdeki gibi playstation oynayıp duruyorum. Hem de öyle azıcık değil. Günde bir iki saat Divinity Orginal Sin II oynuyorum. Bu kontrollü davranmış halim. Yoksa içimde çok feci bir gamer yatıyor. Bir uyanırsa, oyun oynamaktan ne ev işi yapabilirim ne spora gidebilirim ne de uyuyabilirim.

Bu aralar hep bir koşuşturma içindeyiz, sebebi de yakın zamanda taşınıyor oluşumuz. Polonya'ya geldiğimizden beri, beş senedir aynı evdeyiz. Şimdi evimizi değiştirmemize az bir zaman kaldı. Ve yeni evde bir çalışma odam olacak. Çalışma odama kavuşmanın tatlı heyecanı var içimde. Yer sıkıntısından dolayı ara verdiğim Nachnuch çantalarına geri dönebileceğim. Resim çizmek için daha büyük bir alanım olacak ve daha özgürce çalışabileceğim. Çünkü bir şeyler üretirken dağıtmayı seviyorum.

Sanırım ben genel olarak dağıtmayı seviyorum. İş yerinde de öyle, gün içinde herkesin masası gayet topluyken, benim masamın her yerinde faturalar, kalemler, bardaklar oluyor. Gün sonu topluyorum, ve ertesi sabah masayı dakikalar içinde tekrar dağıtabiliyorum. Böyle bir döngü içindeyim.

Döngü demişken, şimdi içimden bir ses "tamam Yasemin yeter bu kadar, artık oyuna dön" diyip duruyor. Ben de içimdeki sese kulak vermeye bayılırım.
O zaman ne diyoruz, bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi de ihmal etmeyin.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Ocak 2020

Kahve Bahane #Kayısı Kurusu


Hangi zaman diliminde olduğumun bir önemi yok. Beynime giden kahve gönder sinyali beni hemen harekete geçiriyor. Gece yarısı olmasını iki saatten az kala masada demlenmeyi bekleyen kahve bunun en büyük ispatı. Masada kahve varsa, Cuma akşamı hava soğuksa ve evde oturuyorsam, kahve bahane yazmak güzel bir aktivite.

Öncesinde Anton Çehov'un Altıncı Koğuş adlı kitabını bitirdim. Akıl hastanesinde geçen olayların konu alındığı güzel bir kitaptı. Öylesine güzeldi ki susamama rağmen kitaptan kopup su molası bile vermedim. Kitabı bitirdiğimde aslında kim akıllı, kim deli şu hayatta diye düşünmeden de edemedim.

Herkesin bir deli tarafı var sanırım. Mesela dün otobüse yetişmek için ayağımdaki topukluları ve elimdeki şemsiyeyi hiçe sayarak koştum. Arkasından değil. Otobüse doğru koştum. Buna rağmen parmaklarım kapının açma düğmesine tam değecekken otobüs hareket etmeye başladı. Parmağım, Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışındaki tablosunda resmettiği gibi yolun ortasında kalakaldı. Biraz söylendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü otobüs benden elli metre sonra yaya geçidinde en az iki dakika yayaların geçmesini bekledi. Ben de terkedilmiş sevgili gibi arkasından baktım. Baktım ki geriliyorum. "Hop Yasemin kendine gel; çünkü bir yere geç kalmış değilsin, ne bu aceleci halin" dedim ve sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi on dakika sonra gelecek olan otobüsü beklemeye başladım.

Daha önce yaşadığım hayat öyle çok yormuş ki beni. İşe geç kalma korkusu, geç kalınca neden geç kaldığını açıklama zorunda olmak... Bunlar ne saçma şeylermiş. Şimdi bambaşka bir yaşamın içindeyim ve böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalmıyorum. Durum böyleyken kaçırdığım otobüse sinirlenmek de neyin nesi? Az biraz rahatla artık.

Yeni yıla hep bir beklenti ile girilir. Benim de bu yıldan tek beklentim rahatlamak. Artık daha rahat bir insan olmak istiyorum. Bazı durumlarda aslında oldukça rahatım. Mesela uykum gelmişse her koşulda uyuyabilirim. Geçenlerde sıralı oyun oyunuyorduk. Benim turum bitince pıt diye uyuyordum bir sonraki turun bana gelmesi neredeyse bir dakika sürüyordu. Bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi uyanıp kaldığım yerden oyuna devam ediyordum. Kardeşim abla böyle yaparsan beyin devrelerini yakarsın dedi. Adam haklı. Çünkü bir dakikalığına da olsa beyni kapatıp açıyordum. Bunu lambayı açmak için peş peşe düğmeye basmak gibi düşünebiliriz. Böyle yapmaya devam edersem bir gün o lamba patlayacak. O zaman da al başına belayı.

Lamba demişten, ofisteki lambalardan nefret ettiğimi söylemden geçemeyeceğim. Bugün az biraz güneş çıktı. Pencereki jaluzilere inat güneş ışınları tüm sıcaklığıyla içeri süzüldü. O anda kendimi ofis dışına ışınlamak için delicesine bir istek duydum. Burada hava soğuk ve güneşli olduğu zamanlarda, o güneş azıcık da olsa insanı ısıtıyor. İşte öyle bir havada uzun uzadıya yürümekten daha keyifli bir şey yok. Ama biz ne yaptık. Bir saat boyunca şirketin 2020 yılı hedeflerinin anlatıldığı bir toplantıda öylece ekrana baktık. Bu da çalışma hayatının gerçekleri.

Güneş battı, hava karardı, ben yine bir otobüs kaçırdım, eve geldim, akşam yemeğinde Polonya usulü tavuk çorbası içtim, biraz uzandım, kitap okudum, kahve yaptım kendime, yazı için başlık düşünürken, kahvenin yanında yemek için tabağa koyduğum, İzmir'in güneşinde kurutulmuş olan kayısı kurusuna takıldı gözüm.
Kahve, kayısı kurusu ve yazı bitti...
Şimdi bir sonraki yazıda görüşünce kadar şen ve esen kalın deme zamanı.
Kendinize iyi davranın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Ocak 2020

Kahve Bahane #2020 Yılının İlk Yazısı


Az önce ocakta bir yorgunluk kahvesi pişti içli içli. Bundan mütevellit evi bir kahve kokusu sardı. Yorgunluk kahvesi bu zaten diye düşünüp, hızlıca makinede hazırlamadım. Cezveyi koydum ateşin üstüne. Kaynayana kadar başında bekledim. Tam o esnada, gözüm bugün aldığım, yıkadığım ve suyu süzülsün diye lavabonun yanına bıraktığım üzümlere takıldı. Kahvemin köpüğü oluşurken bir iki tane üzüm tanesi attım ağzıma. Yediğim üzümler babaannemin bahçesinde yetişen üzümlere ne çok benziyor diye düşünürken, kahvenin kokusu yayıldı her yere. Şimdi masamda kahve, 2020 yılının ilk kahve bahane yazısını yazıyorum.

İsa doğdu, Noel baba gezdi, 3 Kral şehre geldi, diye diye uzunca bir tatil yaptık. Bu tatilden sonra yarın işe gitmem gerektiği gerçeği bir nebze canımı sıkıyor. Tatil süresince neredeyse mutfağa da girmedim. Bunun acısı da bugün çıktı tabii. Hani bahsi geçen yorgunluk vardı ya; o harıl harıl yemek yapmamdan kaynaklı.

Rutinden çıkmak güzel. Mesela dün daha önce yalnız buluşmadığım bir arkadaşımla (hep grup olarak buluşuyorduk) bir kahve içmeye gittik. Keyifli ve kaliteli zaman geçirdim. Sanattan, kitaplardan, şehirlerden bahsettik. Bu kış günlerinde, ruhu olan bir mekanda, kahve eşliğinde, içi dolu dolu sohbetlerden güzel bir şey yok sanırım.


Hazır vaktim varken, ilmek ilmek işleyip bitirdiğim battaniyemin ipliklerini temizledim. Minik motiflerden oluşan bu battaniye de ne çok emek var size anlatamam. Temizledikten sonra çıkan iplerden oluşan bu renk cümbüşünü atmaya kıyamadığımı da itiraf etmeliyim. Şimdilik masanın bir köşesinde duruyorlar. Aklımda bunları minik ve dekoratif bir cam şişe içine hapsetmek var. Fakat tam olarak karar vermiş değilim. Bu nedenle pintereste gezinip neler yapabilirim diye bakınıyorum. 


Pinterest benim tüpsüz daldığım, daldığımda da çıkamadığım bir derya. İpliklerle neler yapabilirim diye bakarken bu güzelliği gördüm. İnsanlar ne güzel şeyler üretiyor.  

Bir yere gittiğimde, ambiyansı güzelse, dur şunun fotoğrafını çekeyim de blogumda paylaşırım diyorum. Çoğunu blog yazılarıma eklemeyi de unutuyorum. Sizin anlayacağınız; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu kıvamındayım. Bugün de kahve içmeye gittiğimde, geçen hafta kardeşimin getirdiği Türkçe dergiyi okudum. Polonya'ya geldiğimden bu yana, dışarıda dergi okumadığımı fark ettim ve o anı ölümsüzleştirmek istedim. İşte o kare bu yazının kapak fotoğrafı oldu.

Ana dilinden uzak bir yerde yaşamanın eksilerinden biri bu. Kitapçılardaki rafları doya doya karıştıramamak, oturduğun yerde var olan, beni oku oku diye gözünün içine bakan dergilere sadece bakmak. Bu yüzden bugün çantamda taşıdığım dergi benim için çok özeldi.

Genel olarak, bu her şey için geçerli. Ulaşılabilirlik ne kadar kolaysa, değeri o kadar azalıyor. O yüzden siz üstteki satırları okuyup, altı üstü bir dergi yahu diyebilirsiniz. Emin olun benim için durum hiç de öyle değil.

2020 yılında blogda bir takım değişiklikler yapmak istiyorum. Kahve Bahane serisine devam etme kararı aldım. Ne umdum Ne Buldum serisini yazıp yazmama konusunda henüz bir karar vermedim. Aklımda yeni bir içerik oluşturmak var. Daha önce yorumlarda da karşılaştığım; "ne okuyorsun? Ne dinliyorsun? Ne izliyorsun?"  bunları hiç paylaşmıyorsun diyenlerlere sesleniyorum; sanırım tam sizlik bir plan var aklımda. Aylık olarak neler okuduğuma, neler dinlediğime ve izlediğime değinen bir içerik geliyor.

2020 yılının ilk haftasında, bence tam da adına yakışır bir kahve bahane yazısı oldu. Biraz ordan, biraz burdan derken, farklı konulara yer verdiğim yazının sonu geldi.
O zaman ne diyoruz;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Kendinizle iyi geçinmeyi ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

31 Aralık 2019

Ne Umdum Ne Buldum #2019


Yılın son ne umdum ne buldum yazısının başlığını #2019 olarak yazıp, bu yıl genel olarak umduklarımla bulduklarımı yazmak istedim. Bu aralar bloglarda bol bol bu tür içeriklere rastlamak mümkün. Yıl biterken blog yazarlarını tatlı bir heyecan sarıyor. Yapılanlar ve yapılacaklar üstüne birçok yazı yazıyoruz. Ben bu yazı içeriklerini seviyorum. Bir yılın muhasebesi yapmaya ve gelecek yıla dair umutlar barındırıyor içinde. Yeni yıla ilişkin bir yazı yazar mıyım, bilmiyorum. Vakit 2019 yılını değerlendir vaktidir.

2018 yılının son aylarında 2019 yılında iş sahibi olmayı umuyordum. Umduğumu da buldum. Bir sene içerisinde iki iş görüşmesine girdim. İkisi de olumlu sonuçladı. Şimdi uzun yıllar yolumu ayırmayı düşünmediğim şirketimle çalışmaya devam. Tabii ki hayat ne gösterir bunu bilemeyiz.

2019 yılında, iş telaşına dalıp blogumu ihmal etmemeyi umdum. Sanırım bunu başardım. Taslakta bekleyen birçok yazımı saymazsak, blogda sizlerle buluşan 68 yazı yayınladım. Beni destekleyen, yüreklendiren okuyularım sayesinde daha çok mikro hikaye yazdım. Kağıda döktüğüm hikayeler dışında 2019 yılında blogda 7 adet mikro hikaye yazdım. Kahve bahane seriside oldukça benimsendi. Hatta fanları bile oluştu.

2019 yılında takipçi sayımın artmasını umdum. Bloglar kan kaybederken zor olmasına rağmen bunu başardım. Blogumun daimi takipçileri arttı. Neredeyse hiçbir yazım yorumsuz kalmadı. Yapılan yorumlar yeni yazılar yazmak için beni motive eden en büyük etkenlerden biri. Vakit darlığında şikayet edilen dönemlerde blogu okuyanlar, üstüne de yorum yazanlar büyük bir saygıyı hak ediyor.

2019 yılında bol bol seyahat etmeyi umdum. Umduğumla da kaldım. Çok seyahat edemedim, fakat harika bir İzmir tatili geçirdim. Tüm yorgunluğu attığım, elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadığım bir tatil oldu. Darısı 2020 yılının başına diyorum.

2019 yılında kendime 55 adet kitap okuma hedefi koymuştum. 45 kitap (11942 sayfa) ile hedefin gerisinde kaldım. Bu hesaba göre günde 32 sayfa kitap okumuşum. Az okumamın bahanesi de işe alışma sürecinde kitaplarıma fazla zaman ayıramayışımdı diyebilirim.

2019 yılında Lehçe'yi ilerletirim demiştim. Yıl sonunda bakınca yerinde saymadı fakat tam bir kaplumbağa edasıyla ilerledi diyebilirim. Polonya'ya taşındığımdan beri, dönem dönem yabancı dillerimi geliştirme çabası içine giriyorum. Yılın ilk aylarında büyük bir motivasyona sahiptim. Fakat yılın son aylarında bu motivasyonum giderek düştü. Ve şimdi hiçbir motivasyonum yok. Bu da ilerlemek bir yana bildiğimi de unutmama, gerilememe neden oluyor.

2019 yılında sporla iç içe olmayı umdum. Umduğumu da buldum. Yılın ilk altı ayında düzenli koştum. Yarışlara katıldım. Sonrasında, yaz ayının başlaması ile işe bisikletle gidip geldim. Her gün yaklaşık 15 km sürdüm. Son iki ay düzenli olarak ağırlık çalışmaya başladım. Haftanın dört günü salona gidiyorum. Sadece iki haftadır bu rakam aksadı. Kardeşim bizi ziyarete geldi. Onunla vakit geçirdiğim için haftada bir gün spora gidebildim.

2019 yılında büyük bir beklenti ile girmedim. Bu yüzden de daha huzurlu geçti bu yıl. Darısı 2020 yılının başına.
Herkese iyi yıllar. Güzel ve huzurlu bir sene sizinle olsun. 2020'de yine aynı adreste görüşmek üzere.
Şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

26 Aralık 2019

Kahve Bahane #56


Açıkcası bu senenin son Kahve Bahane yazısı bir önceki olacak diye düşünmüştüm. Hatta 2019 yılının Ne Umdum Ne Buldum yazısını bile hazırlamaya başlamıştım. Sonra bir anda, tam da şu anda yeni bir kahve bahane yazısı yazmak istedim. Ben de bu isteğimi baskılamak yerine, aldım bilgisayarı önüme, uzattım ayaklarımı, içi fıstık dolu tabak da yanı başımda; başladım yazmaya.

2019 yılının son demlerindeyiz artık. Yıl sonu kapanışı var. İşler yoğun. Fakat arada var olan iki günlük noel tatili doping niteliğinde olacak. Bu akşam noel yemeği var. Sonrasında da iki gün tatil. Bizim evde noel telaşı (yemeği) olmasa bile tatilden faydalanmak güzel. Üstüne kardeşim İzmir'den bizi ziyareti gelince değmeyin keyfime. Onun sayesinde Krakow'da yeniden turist oldum. İş çıkısı da dahil gezip, tozuyorum. Polonya yemeklerini tattırmak için o lokanta senin bu lokanta benim geziyoruz. Hal böyle olunca evde de yemek yapmıyorum. Mutfak işlerine de biraz es vermiş oldum.

Es verme durumu gerekli. Yoksa insan çok gergin oluyor. Bende de gereksiz bir gerginlik var. Mesela dün farklı bir yere gidecektim. Yanlış durağa yürümüşüm baktım ters tarafta bekliyorum, diğer tarafa yürüdüm. Yürürken gerildim. Yürüdüğüm tarafta otobüs gecikince başka bir alternatif denedim. Otobüs beklerken gerildim. Bu da bana yaklaşık yarım saat kaybettirdi. Planım atari müzesine gidip, eski oyunları oynamaktı. Müzeye gittiğimde gerginlikten sıyrılıp oyunların keyfini varmam biraz zaman aldı. Sonrasında kardeşim "abla hep gerginsin" diyince durdum düşündüm. Gerçekten de öyleyim. Bugün iş çıkışı on dakika otobüs bekledim. Baktım yine geriliyorum. Nasıl olacak da bu gerginliği atacağım üstümden bir fikrim yok.

Yukarıdaki satırları bundan iki gün önce yazdım. Üçüncü paragrafın sonuna gelince tıkandım ve taslaklarda bıraktım. Şimdi gönlüm bu yazının taslaklar arasında kalmasına razı gelmedi. İki günlük noel tatili göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Yarın iş başı yapma, canım cumayı karşılama zamanı.

Canım cuma muhabbeti bankadan kalma. Tüm hafta deli gibi çalıştıktan sonra cuma gününün gelişini neşeyle karşılardık hep. Bugün canım cuma diye diye cumanın nur topu gibi bir eki oldu.
Cumanın bu kadar sevilmesinin sebebi hafta sonunun habercisi olduğundan. Yoksa diğer günlerden bir farkı yok.

Bu kahve bahane yazımın diğerlerinden bir farkı olmasın istedim. Aksın gittsin istedim. Ama olmayınca olmuyor. Yine tıkandım. Bazen zorlamamak en iyisi. Haftaya koca bir yılın değerlendirmesini içeren yazı blogda yerini alacak.
Bu akşamlık benden bu kadar.
Kendinize güzel davranmayı ihmal etmeyin.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Aralık 2019

Yurt Dışında Çalışma Hayatı


Polonya'da işe başladığımda yurt dışında çalışma hayatına dair bir yazı yazma fikri vardı aklımda. Yazıyı yazabilmek için biraz zaman geçmesini bekleyeyim dedim. Biraz fazla beklemiş olabilirim. 10 Aralık 2019 tarihinde Polonya'da çalışma hayatımın başlangıcının birinci yıl dönümünü kutladım. Bir yıllık zaman zarfında işimi de değiştirdim. Önceki firmam dünyaca ünlü tanınmış bir firmaydı. Şimdiki firmam ise dünyaca ünlü olmasa bile kendi alanında güzel işler yapan bir firma.

Yazıyı okumadan önce kısa bir hatırlatma yapmakta fayda var. Bu yazıyı kaleme alan kişi yani bendenizin Türkiye'de de köklü bir çalışma geçmişi var. Buna devlet dairesi, özel sektör ve Banka dahil. Hal böyle olunca da daha derinlemesine bir kıyas içine girdim. Şimdi dilimin döndüğünce yurt dışındaki çalışma hayatına dair izleminlerimi aktarmaya geldi sıra.



1- Çalışma Saatleri

Yurt dışında çalışma saatleri Türkiye'deki gibi esnetilebilir değil. İş veren sizden 8 saat çalışmanızı bekliyor. Onun dışında kaldığınız her dakikayı fazla mesai olarak beyan etmek zorundasınız. 14 sene boyunca Türkiye'de çalıştığım hiçbir iş yerimde fazla mesai parası almadım. Türkiye'de fazla mesainin adı işini sevmek ve dört kolla sarılmak. Eğer 8 saat çalışıyorsan sen özverili bir eleman değilsin gözüyle bakılıyor. 

2- Sosyal Hayat

Günde 8 saatten fazla çalışılmadığı için sosyalleşmeye vakit kalıyor. Mesai bittikten sonra  ister sporuna gidiyorsun ister arkadaşlarınla buluşuyorsun. Tam biriyle buluşmak için sözleşmişken, müdürlerden biri gelip; "arkadaşlar bu akşam bir saat fazla çalışmalıyız" demiyor. 

3- İşe Giriş Çıkış Saatleri

Bunun esnek olması çok güzel. Sabahın sekizinde ofiste ol demiyor kimse. İstersen saat 10'da işe gidebiliyorsun. Anahtar kelime günde 8 saatini doldurmak. Bunu ilk başlarda biraz yadırgadığımı söyleyebilirim. Yeni yeni alışmaya başladım. Bazen ofise dokuzda gittiğime birçok kişi iş başı yapmış oluyor. O zaman kendimi geç kalmışım gibi hissediyordum. Bazen de erken gittiğim için erken çıkıyorken yanlış bir şey yapıyormuş hissine kapılıyordum. Yavaş yavaş bu düzene alışsam bile arada bir halen garip geldiğini itiraf etmeliyim.


4- Çalışan ve Müdür İlişkisi

Bey, bayan kavramını yıkan bir ilişki var burada. Takım liderinize, yöneticinize, müdürünüze, herkese ismiyle hitap ediyorsunuz. Kimse de size hop bu ne saygısızlık demiyor. Böyle olunca da daha samimi bir ortam oluşuyor. Ayrıca aksaklıkları burada daha rahat dile getirebiliyorsunuz. İlk iş yerimde günlük ve haftalık toplantılarımız vardı. Orada takım lideri modumuz belirleyecek renkli toplar getiriyordu. Herkes o gün kendini nasıl hissediyorsa onları o topu seciyordu. kavanozdaki renklerin çokluğu o gün takımın modunu yansıtıyordu. Topların çoğunluğu yeşil ise iyi, kırmızı ise durum vahim demekti.

5- İş yerindeki Sosyal Ortam

Bu konuda bir tık dertliyim. Türkiye'deki çalışma ortamı sıcaklığını tam anlamıyla yakalayamadığımı söyleyebilirim. Aslında çok normal. Arada bir dil engeli var. Karşınızdaki kişi ile ana dili dışında başka bir dilde iletişim kurmaya çalışınca pek tat vermiyor. En azından bana vermiyor. Ayrıca Polonya halkı da pek öyle sosyalleşmeye can atmıyor. Bu durum ara ara canımı sıksa bile artık ben de alıştım. Sanırım biz iş yerinden çok fazla şey bekliyoruz. Burada durum biraz daha farklı. Onlar sadece işlerini yapıp gitmeye programlanmış gibiler. Daha bir kere hafta sonu ne yaptın diye soran biriyle karşılaşmadım. Çünkü iş dışında ne yaptığınla pek alakadar olmuyorlar. 

6- Yıllık İzin

Her çalışanın hayalidir yıllık izin. Burada bol keseden dağıtıyorlar. Türkiye'de en fazla 17 gün (iş günü de değil) izin hakkı kazandığımı hatırlıyorum. Burada ise bir sene için 26 iş günü (cumartesi, pazar dahil değil) izin hakkım var. Bundan iyisi şamda kayısı. Ayrıca resmi tatil hafta sonuna denk geliyorsa şirket hafta içi bir gün onu izin olarak veriyor. İzin konusunda pek bir cömertler.


7- Öğle Yemeği ve Yol Parası 

Öğle yemeği ve yol parası kavramı yok. Olmamasının da bir eksisini görmedim zaten. Çünkü maaşlar burada daha iyi. Ayrıca burada öğle yemeğini herkes evinden getiriyor. Şirketlerin kocaman mutfakları var. İçinde tabak, bardak, çatal, kaşık, mikrodalga, kahve makinesi, buzdolabı ve bulaşık makinesi var. Böylelikle istediğiniz şekilde beslenebiliyorsunuz. Bu uygulamayı anlattığımda bazı arkadaşlarım ne saçma demişti. Türkler arasında beğenmeyenler de var. Ben bunu seven ve savunanlardanım. Çünkü dışarıda her gün ne yiyeceğiz derdinden çok çekmiştim zamanında. 
Benim şimdiki şirketim yol parası vermiyor ama işe bisiklet ile gider gelirsen para veriyor. Ay sonu en çok bisiklet kullanan kişilere hediyeler veriyor. Bunlar güzel şeyler. 


Bir yıldan sonra benim aklıma gelenler ve gözlemlediklerim bu şekilde. İlerleyen zamanlarda tecrübelerim biriktikçe belki bu konu hakkında yeni yazılar yazarım. Eğer aklınıza takılan ve sormak istediğiniz ve cevabı burada olmayan bir soru varsa yorum kısmına yazabilirsiniz. Ben böyle açıktan sormak istemiyorum derseniz, blogda yer alan iletişim kısmından bana ulaşabilirsiniz.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Aralık 2019

Kahve Bahane #55


Blogda ne zaman bir yazı yazacak olsam, blog yazarken bir doz alınız adlı çalma listemi açarım. Burada yazılan yazılara neredeyse hep aynı şarkılar eşlik eder. Sanırım müzik dinleme konusunda biraz sabit fikirliyim. Bir listem var ve ben o listeyi bıkmadan hep aynı sıra ile dinliyorum. Fakat bu gece bir değişiklik yaptım. Kahve bahaneye bu sefer çizim yaparken dinlediğim parçalar eşlik ediyor. Bu yazının gidişatını nasıl etkileyecek hep birlikte göreceğiz.

Enerjim yüksek, bunda hafta sonu olmasının yanı sıra az önce spordan gelmemin etkisi büyük. Düzenli sporun ruha ve bedene katmış olduğu dinçliği yazmaya kalksam bu bir kahve bahane yazısı olmaktan çıkar. Bu nedenle hiç bulaşmıyorum. Sözün özü spora ucundan kıyısından dokunun. Değişimi fark edin.

Değişim hayatın doğal akışında var. Gençlerin yaşlılık, benim kuşağın olgunluk diye adlandırdığı dönem yaşamın en tatlı dönemi olabilir. İnsan, sanırım en çok da o zamanlar değiştiğinin farkına varıyor. Ben de durum öyle en azından. Halen kendimde değiştirmek istediğim şeyler var. Belki de bunun adına değiştirmek yerine törpülemek demek daha doğru. Geçenlerde bir toplatı sonrası eve gelip ağladım mesela. Neden ağladım peki. Çünkü toplantıda en az ben konuştum diye ağladım. Ağlamak için dünyanın en saçma nedeni olabilir. Herkes derdini anlattı. Ben ingilizce konuşacağım diye söz bana gelene kadar heyecanlara gark olduğum için yine uzun uzadıya konuşamadım. Sonra düşündüm. Tam olarak blogumun mottosuna uygun bir yaşam tarzım var. Her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam değil...

Buna çok yönlülük diyenler de var, başladığı işi bitiremiyor diyenler de var. Ben hayatımın her döneminde böyleydim sanırım. Hep bir maymun iştahlılık. Her şeyi deyeneyim, yapmaya çalışayım derdi içinde geçti ömrüm. Belki sadece bir tek şeye ilgi duymuş olsaydım hayat daha farklı şeyler getirirdi önüme. Ama o zaman da robot gibi olmazmıydım. Bak yine bir döngü içine girdim. Ben buradan çıkmam. Bundan mütevellit bu paragrafı kestirip atmak en iyisi.

Çizim şarkıları dedik, bak konuyu nerelere getirdi. Oysa ki çizim yaparken fantastik şeyler ortaya çıkarmamı sağlıyor. Bu arada İlk defa uzun soluklu bir çizim işine giriştim. Önceden bir şey çizmeye başladığımda hemen bitsin istiyordum. Bu yüzden de belli bir zamandan sonra çalakalem çizimler ortaya çıkıyordu. Şimdi biraz daha yavaş, zamana yayarak çiziyorum.

Tam yazıya kendimi kaptırmış gidiyordum. Tramvayın zil sesi tüm dikkatimi dağıttı. Aracın biri yanlış park etmiş. Tramvayda yaklaşık 10 dakika bekledikten sonra polisi çağırdı. Polis eşliğinde tramvay geçti. Arabayı da çizdi tabii. Muhtemelen adama yanlış park ettiği için cezada kesmiştir gelen polis. İşte böyle kısa süreli bir aksiyon yaşadık, olan da beni kahve bahane yazısına oldu. Yeniden dikkatimi toparlayıp yazma moduna giremiyorum.

En iyisi yazısı burada sonlandırıp, birkaç mandalina eşliğinde kitap okumak.
Çok da güzel bir cumartesi günü, gecesi oluyor mu? Bence oluyor.

O zaman ne diyoruz; bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın. Üzmeyin kendinizi.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Aralık 2019

Yurtdışından Amazon.com Alışverişi Nasıl Yapılır? Trajikomik Bir Hikaye


Az sonra okuyacağınız olayda yer alan kişi ve kurumlar tamamen gerçektir. Keşke gerçek olmasaydı da size bu sadece trajikomik bir hikayedir diyebilseydim. Aslında ben de bu trajikomik olayı dinleyenlerden biri olacakken bir anda olayın esas oğlanı haline geldim. Peki nasıl geldim?

Her şey arkadaşımın annesine bir telefon alma isteğiyle başladı. Biliyorsunuz Amazon yakın bir geçmişte Türkiye pazarına giriş yaptı. Yaptı da iyi mi oldu kötü mü; açıkcası ben anlamadım. Telefonu Amazon.com.tr sitesinden alabilmemiz (alabilmemiz diyorum çünkü ikinci günün sonunda olaya ben de dahil oldum) üç gün sürdü. Teslimi ise sadece saatler.

Şimdi "ne var canım seçiyorsun telefonu, atıyorsun sepete, ödemesini yapıyorsun" diyorsunuz değil mi? Evet sıralama doğru ama Amazon.com.tr'nin ödemeyi kabul etme adımı oldukça sıkıntılı.

Öncelikle Amazon.com üyeliğiniz var ise Amazon.com.tr sitesinden yeni bir üyelik acmanıza gerek yok. Bu bir kolaylık. Fakat ödemeyi yurtdışında sahip olduğunuz (buna Revalut ve Transferwise dahil) bir kart ile yapmak isterseniz işin rengi değişiyor. İlk önce siparişiniz alındı diye mail geliyor. Aradan bir saat geçmeden; Amazon.com.tr ödemenizi kabul etmedi diye bir mail daha alıyorsunuz. Bu da yetmemiş gibi, hesabınızı kilitliyor. Geçen zaman diliminde sepete attığınız indirimli ürün ellerinizin arasından kayıp gidiyor.

İşte arkadaşım bu süreci iki gün boyunca yaşadı. Oluşturduğu bir hesabı bu yüzden kilitlediklerinde yeni bir hesap oluşturup, Türkiye'de ki bir kredi kartı ile almak istedi. Bu sefer Amazon.com.tr bizim 3D secure uygulamamız yok, kartınız bu özelliği taşıdığı için alışverişi tamamlayamazsınız dedi. Acılan ikinci hesapta sizlere ömür. Şüpheli işlem yapılıyor gerekçesi ile askıya alındı.

Arkadaşım üzgün, bıkmış bir şekilde konuyu bana anlatınca hadi gel bir de benim hesaptan deneyelim dedim. Attım ürünü sepete. Türkiye'de var olan kredi kartım ile alışverişi tamamladım. Heyecanlı bekleyiş başladı. Bir saat dolmadan, Amazon.com.tr hayırdır Yasemin şüpheli bir işlem yapıyorsun herhalde, hesabının ele geçirildiğini düşündüğümüz için siparişini iptal ettik hesabını da beş saat boyunca erişime kapattık dedi. Ama artık bu telefonu almak bizim için bir gurur meselesi haline gelmişti. 5 saat bekledikten sonra açılan hesabımla aynı işlemi tekrar yaptım. Bu sefer siparişiniz alındı maili geldi. Aradan bir saat geçti, iki saat geçti. Ödeme red edildi diye bir mail gelmedi. Kredi kartımı kontrol ettiğimde de işlem açık işlemlerde bekliyor diye gördüm. Bütün gün bekleyip canıma tak edince, sosyal medyanın gücünü ben de kullanayım diye kolları sıvadım. Amazon'un twitter hesabına biraz matrak, biraz sitemkar bir yazı  yazdım.  Gelen cevapla acaba bu trol hesap ve beni mi kekliyor dedim ama yok bildiğiniz Amazonun hesabıydı.



Bir günlük bekleyişin sonunda, (bankam da bu arda bana mesaj attı ve beni aradı. Yasemin hayırdır bu işlemi sen mi yapıyorsun diye) siparişim onaylandı. Ve telefon ışık hızıyla gitmesi gereken yere ulaştı.

Şimdi bu trajikomik hikayeden çıkarılacak kıssadan hisselere gelirsek;

Amazon.com üyeliğiniz varsa Amazon.com.tr için yeni bir üyelik oluşturmanıza gerek yok.
Amazon.com.tr alışverişlerinde yurtdışı kartalarınızı kullanamıyorsunuz.
Amazon.com.tr 3DS özelliğini kullanmıyor. Eğer bu özelliğe sahip bir Türkiye kartınız varsa yine işlem yapamıyorsunuz.
Amazon.com.tr yardım ekibi pek bir matrak. Aman dikkat!

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

2 Aralık 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Kasım


Yıl sonu yaklaştıkça bulduklarımdan çok, bir sonraki yılda umduklarıma odaklanmış durumdayım. Hal böyle olunca da Kasım ayından umduklarım oldukça azdı. Umulanlar az olunca bulunanlarda az oldu bittabi.
Fakat bu sene yazmaya başladığım seri bozulmasın diye yine geçtim blogumun karşısına. Tam da adına yakışır bir pazar günü oluyordu. Bu saate kadar tabiri caizse hiçbir şey yapmadım. Şimdi sallanan koltuğuma oturmuş, kucağımda bilgisayarım umulanlarla bulunanları yazma zamanı.

Yukarıdaki satırları Pazar günü yazdım. Yazma da devam edecekken bir anda dışarı çıkmaya karar verip biraz yürüdüm. Ne umdum buldum yazısını yazmak Pazartesi gecesine, yayınlamak da Salı sabahına kaldı.

Kasım ayıdır, kıştır diye oldukça soğuk bir hava umdum. Tam tersi ılık bir hava buldum. Kasım ayı beni şaşırttı. Kendine yakışır bir şekilde soğuk yapmadı bu sene. Ortama 10 derece olan sıcaklık sayesinde bu ay da iki hafta bisikletle işe gittim geldim. Kapak fotoğrafını da kurumuş yaprakları bulunca bisikletimi usulca yerleştirip çektim.

Sporuma tam gaz devam etmeyi umdum. Umduğumu da buldum. Hiç aksatmadan haftanın 4 günü spora gitmeye devam. Kas yapabilmek adına yemeyi biraz abartmış durumdayım. Ne diyordu sporcular bu döneme? Bulk dönemiydi sanırım. Yakında hunharca yeme dönemini sonlandırıp, yağ yakımına yönelik bir sporcu diyeti uygulayacağım. Bakalım sonuçları nasıl olacak. Olabilecek mi?

Blogla daha çok haşır neşir olmayı umdum. Umduğumu bulamadım. Aklıma yazacak çok şey geliyor gelmesine de onları yazıp, düzenleme konusunda pek bir tembellik yapıyorum. Birkaç konu var aklıma onları araştırıp, araştırmalarımı yazmak istediğim. Bakalım 2020 yılında belki böyle bir seri yapabilirim. Hem beni araştırmaya sevk eder, hem de blogda farklı konulara yer vermiş olurum. Ne dersiniz hoş olmaz mı?

Yılın son demleri kitap okuma hedefime yaklaşmayı umdum. Umduğumu bulabileceğim söylenemez. Sayfa sayısı kalın bir kitap seçince adet olarak hedefin gerisine düştüm. Olsun ne yapalım. Dedim ya artık yeni yıl hedeflerini oluşturma zamanı. Böyle giderse 2019 yılını 40 kitap ile bitirmiş olacağım.

Spora başladım hazır, bol bol su içerim diye umdum. Yine hüsran, yine acı, yine sussuzluk. Ne olacak benim bu su ile imtihanım. Sadece salona gittiğimde yarım litre su içiyorum. Onun dışında gün içinde 1 bardak su içmek bile aklıma gelmiyor. Bu sorunu aşmak için birçok yol denedim denemesine fakat başarı oranım sıfır.

Yazıyı bitirmeden önce aylık değil de yıllık olarak umduğum bir şeyden bahsedeyim. Yıl başlarken Bir Tutam Karınca'nın takipçi sayısının yıl sonunda 600 olmasını ummuştum. Bu ay umduğumu buldum. Kasım ayı itibariyle 600 kişi olduk. Blogların kan kaybettiği bu dönemde her yeni gelen takipçi inci değerinde. Hazır konu buraya gelmişken; bu satırları okuyan, Bir Tutam Karınca'yı takip eden, yorumlarını esirgemeyen herkese bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Sizin oradaki varlığınız Bir Tutam Karınca'nın kalp atışları gibi...
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.