17 Ekim 2018

Krakow'dan Sonbahar Manzaraları


Benim için mevsimlerin en güzeli yazdır. Sonbaharı kışın habercisi olduğu için sevmem derdim. Neden mi geçmiş zaman? Son iki yıldır sonbaharı seviyorum artık. Bana sonbaharı sevdiren yer ise kesinlikle Krakow.
Sonbaharda Krakow sokaklarında gezerken, İstanbul'da yaşadığım sonbaharları hatırlıyorum. Yağmurların sıklığından dolayı tıkanan trafik geliyor sadece aklıma. Sonra etrafıma bakıyorum ve ağaçların yeşilden kırmızıya sarıya dönen yapraklarını görüyorum. Meğer sonbaharın suçu yokmuş. Meğer sonbaharı güzel yapan şey ağaçlarmış. Hani her geçen gün kesilip yerine koca koca binalar dikilen o güzelim ağaçlarmış.
Doğayı rahat bırakırsak en güzel yüzünü bize gösteriyor. Ben de bu güzelliklere kayıtsız kalmadım ve blogumda da birkaç fotoğraf paylaşmak istedim.
Fotoğrafların üzerine çift tık yaparsanız daha net gözükecektir.


















✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

16 Ekim 2018

Kahve Bahane #30


Kahve Bahane serisi otuzlu rakamlara geldi. Otuz rakamına istinaden gelin size benimle ilgili, çoğu kişinin anlam veremediği, garip olan bir takıntımdan bahsedeyim. Aslını soracak olursanız ben de anlam veremiyorum. Ama takıntı bu adı üstünde. Bazen hiçbir nedeni yokken de takıyorsunuz işte.

Benim tek rakamlara özel bir sempatim var. Telefon numaram tek rakamlardan oluşuyor. Mesela telefonumda kurulu alarmların dakika kısımları hep tek rakam olur. Örneğin 7:00'da kalkmak gerekiyorsa alarmı ya 6:59'a ya da 7:01'e kurarım. Uçakta, sinemada, otobüste hep tek rakam olan koltukları seçmeye özen gösteririm. Kitap okuyorsam ara verdiğim sayfa tek rakam olsun diye çabalarım.

Gelin görün ki, bu takıntıya bazen müdahale edemediği durumlar var. Haftaya pazar günü 7 km kadınlar koşusu düzenleniyor Krakow'da. Meme kanseri farkındalığı için. Dün koşu numaralarımız belli olmuş. Siteden baktım ve koşu numaram 624. Bu beni ister istemez rahatsız etti. Kendimi en azından koşu 7 km Yasemin, tek rakam diye avutuyorum.

Koşuya başlayalı (arada sakatlanmalarımdan dolayı verdiğim kısa molalar da dahil) neredeyse 5 ay olacak. İlk başladığım da hatırlıyorum da 2 km'yi bitirmek bile bir başarıydı benim için. Zaman içinde kademeleri olarak mesafeyi arttırdım. Şimdi 7 km'yi oldukça rahat bir şekilde koşuyorum. Bir iş için yeterince çaba harcarsanız gelişirin ve daha iyiye giderin en güzel örneği bu olsa gerek.

Koşmanın artıları artık gözle görülür bir şekilde hissediliyor. Koşu kas kütlemi arttırdı. Bel çevremden 5 cm inceldim. Bunun detaylarını ve koşuyu hayatınıza nasıl entegre edeceğinize dair bir yazı yazma fikri var aklımda. Çünkü spora başlamak isteyenlerin yaptığı en büyük yanlış, sosyal medyada bu işe senelerce gönül vermiş kişilere bakıp bir ay içinde onlar gibi olacaklarını zannetmeleri. O iş öyle olmuyor.

Başarının anahtarı pes etmemekten, süreklilikten ve kendine bir hedef belirlemekten geçiyor. Ben de resim çizme konusunda yüksek motivasyona sahibim bu sıralar. Her gün yaklaşık bir saatimi kalemlerim ve çizim defterimle geçiriyorum. Bu hafta sonu kendime sulu boya, pastel boya ve küçük bir tuval aldım. Evet masada bir tek onlar eksikti. Çalışma masam da yok yok şu an. Hobi olarak uğraştığım resimde ne kadar ileriye gidebileceğimi merak ediyorum şu sıralar.












Hobilerim dışında hedeflerim arasında 2019 yılında bir iş sahibi olmak var. İş aramaya başladım. Hatta geçen hafta ingilizce bir mülakat sürecini tecrübe ettim. Uzmanlık alanım dışında bir iş olmasına rağmen şansımı denemek istedim. Böylelikle ingilizce mülakatta neler oluyor, nerelerde eksiklerim var, görmüş olma şansını yakaladım ve kendimle ilgili bir şeyi keşfettim. Zora gelince bülbül gibi ingilizce şakıyormuşum da haberim yokmuş.

Hedeflerime ulaşmak için günlük yapılacaklar listesi var kafamda. Sabah kalktığımda hangisini hangi sırayla yapacağımı düşünüyorum. Listenin değişmeyen maddeleri;
En az bir saat kitap oku
Bir saat çizim yap
Antreman yap ( antreman günü değilse evde yapacağın hareketleri yap)
Yarım saat ingilizce dizi izle (çizgi film izliyorum. Çok eğlenceli oluyor.)
Yarım saat ingilizce bir şey oku.

Eğer gün sonu bu maddelerin yanına bir çektik atabiliyorsam kendimi mutlu hissediyorum. Daha ne olsun.
Bundan iyisi Şam'da kayısı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ekim 2018

Jack White Konseri

Daha önce birçok yerde gözünüze ilişmiştir. Ölmeden önce okunacak kitaplar listesi veya ölmeden önce izlenecek filmler listesi veya ölmeden önce yapılacaklar listesi adı altında birçok liste var.
Peki sizin böyle bir listeniz var mı? Benim yazılı olarak olmasa bile aklımda var olan bir liste var. İşte o listede yer alan Jack White konserine gidilecek ibaresinin üzerine çarşamba günü bir çizik attım.


Jack White dinlemeye 2012 yılında başladım ben. Sıkıcı banka nöbetlerimde kulağımda onun gitar ve bateri sesinin yer aldığı müzikler huzur veriyordu bana. Hatta o dönemde Jack White kimdir? diye bir yazı bile yazmışım blogumda.

Benim Türkiye'de bulunduğum zaman diliminde Jack White konseri olmadı. Kliplerini izlediğimde keşke bir gün konserine gidebilsem diye geçirirdim içimden.
Yaklaşık bir ay önce ekmek almak için markete gittiğimde, köşedeki reklamların sergilendiği bir pano vardı. Bir baktım kocaman bir Jack White afişi. Jack White Krakow'a geliyor diyor. Bende bir heyecan bir mutluluk sormayın gitsin. Hemen biletimi aldım ve 11.10.2018 tarihini beklemeye başladım. Bir ay geçti ve o büyülü akşam geldi benim için.

Krakow küçük şehir ve insanları da oldukça sakin. Bu yüzden sanırım hayatım en güzel konserini huzur içinde izleme şansını yakaladım. Bana enteresan gelen detaylardan biri ise yanımda oturan 65 yaşlarında bir kadındı. Konserin başlamasını beklerken çantasından kitabını çıkardı ve okumaya başladı. Jack White sahneye çıktığında da tüm şarkılara ritim tutmayı ihmal etmedi. Kadında kendi geleceğimi gördüm desem yeridir.


Konser konsepti phone free idi. Konser alanına girerken telefonlarımızı özel bir kılıfa koydular. Şöyle düşünün, mağazalarda eşyalar çalınmasın diye bir aparat takıyorlar ve onu çıkarmak için özel bir alete ihtiyaç var. İşte o mantıkla açılıp kapanan telefon kılıflarına koyduk telefonları. Ayrıca bekleme salonunda belirli serbest alanlar yapmışlardı. Eğer acil olarak telefonu kullanmak zorundaysanız o alana gidip görevliye kılıfı açtırıyordunuz. Güzel bir uygulamaydı açıkcası. Böylelikle konserde kimse telefonuyla uğraşmadı ve herkes sahneye odaklandı.

İlk olarak, son albümünü pek sevmediğimi söyleyerek başlayabilirim. Eski albümlerini çok seviyorum. Ben yine eski parçalarını dinlemeye devam ederim. Jack White 45 yaşında ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile dolu. İki saat boyunca bizi müziğe doyurdu. Sahne performansı harikaydı. Bu arada kadın bateristte de aşık oldum desem yeridir. O ne güzel çalmaktır öyle.





Nedense Jack White bana hep Tim Burton filmlerinden fırlamış gibi geliyor. Bu yüzden de ayrı bir seviyorum onu. Dünya gözüyle gördüm rahatladım. Yapılacak listemden bir şeyin daha üstünü de çizmiş oldum. Darısı diğer maddelerin başına diyorum o zaman.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Ekim 2018

Bir Orta Çağ Hikayesi Ogrodzieniec Castle

Eğer bana ayıracak on dakikanız ve Orta Çağ dönemine ilginiz varsa az sonra göreceğiniz görselleri eminin çok seveceksiniz. Güneşli ve Ekim ayında olmamıza rağmen 15 derecelerde seyreden hava sıcaklığı fırsat bilip, Krakow'a 60 km uzaklıkta olan bir kaleyi ziyaret ettim. Blog için fotoğraf çektim. Şimdi size Ogrodzieniec Kalesi'nin tarihini anlatıp, benim hikayem ile harmanladığım, günümüze kadar kalmayı başarmış olan kısmını gösterme zamanı.
*Görsellere çift tık yaptığınızda büyük halini görebilirsiniz.

Ogrodzieniec Kalesi 

Tarihinde birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilmiş. İlk olarak 12. yüzyılın başlarına yapılan kale 1241 yılında Tatarlar tarafından yıkılmış.
14. yüzyılda Sulima ailesine (Bu Sulima ailesi kim hiçbir fikrim yok) ev sahipliği yapmak için gotik şekilde yeniden inşa edilmiş. Savunma duvarları eklenmiş. 1470- 1545 yılları arasında da birkaç kez el değiştirmiş. 1655 yılında ise İsveçli birlikler tarafından kısmen yakılmış. Yakılan ve zaman içinde harap olan kale İkinci Dünya Savaşı sonrasında kamulaştırılmış. Yani anlayacağınız bu kalenin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş. 515 metre yükseklikte yer alan kale tüm heybetiyle şimdilerde Lehlerin uğrak yerlerinden biri. İşi ticarete döküp kalenin eteklerinde çocuklar için oyun parkları yapmışlar lakin kalenin tarihi dokusuna hiç zarar vermemişler.


Vakti zamanında Polonya'nın dağlarında heybetli mi heybetli bir kale varmış. Kendini kaleleri görmeye adayan gezgin merakına yeni düşüp kalenin içine girmek için türlü planlar yapmış.


Kalenin savunma duvarlarını aşıp kale kapısına ulaşmış. Şansı yaver giden gezgin kalenin içine girmeyi başarmış.

Zorlu yollar aştığı için çok susamış ve kalenin mutfağında bir şeyler yemeye ve içmeye  karar vermiş.



Karnını doyurduktan sonra kalenin pencerelerinden kalenin eteklerinde kurulan köylere bakmaya başlamış. İşte tam da o anda olanlar olmuş. Kale muhafızları gezgini fark etmişler.



Gezginin yakalanması için tüm kale şövalyeleri seferber olmuş. Ve kale içinde amansız bir kovalama başlamış.



Kaçmaya çalışan gezgin, kalenin iç planını bilmediği için yanlışlıkla şövalyelerin yaşadığı yere adımını atar atmaz yakalanmış. 
Kalenin meydanında cezasını çekmeyi beklerken, çok korkmuş, ürkmüş ve artık sonunun geldiğini düşünmüş. Gezgin bir kadınmış ve bir anda kalenin içinde belirdiği için cadı olduğa karar vermişler. 


Gezgini sucunu itiraf etmesi ve infaz edilmesi için işkence kalesine doğru götürmüşler. O zamanlarda cadı olduğuna inandıkları kişinin, cadı olduğunu itiraf etmesi için yaptıkları çivili sandalyeye doğru ilerlerken, şans yine gezginin yüzüne gülmüş. Baş celladın ilgisini çeken gezgin tam çivili sandalyeye oturtulmak üzereyken, Celladın " durun, ona yeni bir işkence yönetemi uygulamak istiyorum" sesiyle bu kötü deneyimi yaşamaktan son anda kurtulmuş.






 Ama işkence odasında onu bekleyen şeyler en az çivili sandalye kadar ürkütücüymüş. Baş cellat " Neden buralarda tek başına geziyorsun gezgin?" diye sormuş.
Gezgin "Yaşadığım süre boyunca Dünya'nın tüm güzellikleri görmek istiyorum" demiş. Küçücük bir odada tüm gün türlü işkenceler yapan cellat bundan çok etkilenmiş. "Hiçbir zaman hayallerimin peşimden gidemedim. Keşke benim de senin gibi bir amacım olsaydı" demiş.
Ve akşam hava kararırken gezgini serbest bırakmaya karar vermiş.



Hava kararırken, celladın yardımı ile kaleden kaçan gezgin, uzun yollar katetmiş. Kalenin karşısında bulunan tepeye doğru yol almış. Bulduğu tahta bir barakada geceyi geçirmek için mola vermiş.


Uçsuz bucaksız uzanan yeşilliklere bakıp, geride bıraktığı celladı düşünmüş. Ona özgürlüğünü veren celladın ölüm cezasına çarptırılacağını biliyormuş. İçi sızlamış sızlamasına da kendi özgürlüğüne kavuştuğu için sevinmiş.


Sevincinden hoplayıp zıplamış. Ve yeni rotaların hayalini kurmaya başlamış.





Kıssadan hisse: İnsanoğlu hayallerinin peşinden koşmalı. Şans yaşama süresini arttırır. Ve unutulmamalıdır ki her zaman her hikayenin bir kazananı ve bir kaybedeni vardır.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

2 Ekim 2018

Kahve Bahane #29



Benim için kahve bahane yazmanın en güzel yanı daldan dala atlayabilmek. Fakat bazen sadece bir konuya odaklanıp yazmak için kollalı sıvıyorum. Serinin 29. yazısını da uzun bir aradan sonra haşır neşir olduğum boya kalemlerim ve resim malzemelerim için yazıyorum.

Daha önce blogumu takip edenler arasıra bir şeyler karaladığımdan haberdarlar. Bloguma yeni gelenler için kısa bir açıklama yapayım hemen. Daha mini mini bir kız çocuğuyken annemin ressam arkadaşı beni keşfetmiş aslında. Onların evine yaptığım her ziyarette kendimi kocaman tuvalin önünde buluyormuşum. Elimde fırçalar ile adeta bir Picasso edasıyla çizip duruyormuşum. Komşu teyze, bu kızda ışık var demiş. Bizimkiler de olayı kavrayamamış olacaklar ki liseye kadar resim yeteneğimi geliştirecek hiçbir aktiviteye dahil etmemişler beni. Hal böyle olunca benim gelişecek olan yeteneğim körelmiş. Peki neden liseye kadar dedim. Çünkü liseyi kız meslek lisesinde okudum.
Meslek liselerinde normal derslere pek ağırlık verilmez. Onun yerine branşına uygun derslere ağırlık verilir. Benim bölümüm giyim olduğu için lise birinci ve ikinci sınıfta bol bol çizim yapma şansı yakaladım yine. Seneler önce körelen yeteneğim biraz olsun gün yüzüne çıktı. Tasarladığım elbiseler yıl sonu sergisinde yerini aldı. Lise bitince bölümle alakasız bir üniversiteye gittim. Körelen yeteneğim tam filizlenmişken yine gelişemedi.

Bu yatkınlığın gelişememesi benim boya kalemlerine ve resim malzemelerime olan ilgimi hiç azaltmadı. Evde çizim yapmasam bile rengarenk boya kalemleri oldu devamlı. Onları kalemliğimde görmek beni hep mutlu etti. Geçen sene kitapçıda gezinirken kendime bir resim defteri aldım ve yeniden birkaç şey karalamaya başladım. Beş altı çizimden sonra onu da rafa kaldırdım.

Son bir aydır yine olanlar oldu. Aldığım resim defterine yeniden bir şeyler karalamaya başladım. Farkındayım hiçbiri sanat eseri değil. Hatta bir çoğu karalamadan öteye gidememiş. Ama olsun hepsinde benim emeğim var. O nedenle blogda yer alamayı hak ediyorlar. Günde bir saatimi çizime ayırdım. Çizdikçe gelişir miyim, yoksa maymun iştahlı olan ben yine çizmekten vazgeçer miyim? Bilemiyorum. Ben zamana bıraktım. Zaman gösterecek. Eğer sıkılmadan çizmeye devam edersem yeni çizimlerimi de buraya eklerim.
Şimdilik tamamen amatör ruhla çizilmiş olan çizimlerimlerimle sizi baş başa bırakıyorum.

Çizdiğim her şeyi bir hikaye ile bağdaştırmayı seviyorum. Daha dolu dolu geliyor bana o zaman.

Bu çizimi Teoman ile Bülent Ortaçgil'in seslendirdiği Eylül Akşamı şarkısını dinlerken çizdim. İstanbul'da yaşayıp buluşamayan iki kalbi anlatıyor şarkı. Tıpkı Galata'nın Kız Kulesi'ne olan aşkı gibi...


Bazen sadece yalnız kalıp saatlerce gökyüzüne bakmak isteyen bir adamın hikayesi bu. Kalabalıktan bunalan, kendini dinlemek isteyen...

Bu ise dünya içi ve dünya dışı adlı çizimim. Sıradanlığı ve farklı olamayı anlatıyor.

Bu küçük tepecikler üzerine kurulmuş olan minik bir mahalle. Bunu çizerken çok keyif aldım. Bunun daha büyüğünü ve detaylı halini çizmek istiyorum.

Herkesin kendine has hayalleri olabilir...  Kimi uçsuz bucaksız denizlere açılmak ister, kimi mega kentlerde yaşamak, kimi ise sadece rüzgarın esişine kendini bırakmak ister.

Akrilik boya aldığımda boyanın nasıl seyreltileceğini denemek için çizmiştim. Biraz karanlık bir çizim oldu bu.

Bu çizimde aslında göremediğiniz şeyler var. Mesela o evin içinde yanan minik bir şömine, masanın üzerinde duran sıcak şarap ve okunmayı bekleyen kitaplar...


Sokak lambası hep yalnızdır bu hayatta ama ışıldamaktan hiç vazgeçmez. Bilir ki ışıldarsa, biri onun ışığından faydalanmak için yanına gelir ve böylelikle yalnızlıktan kurtulur.

Bu ise sonbaharın kağıda yansıması. Akrilik boyayı ikinci deneyişim. Sanki her seferinde biraz daha iyi oluyor gibi.

Küçük ve detaylarda iki ayrı insan gizli bir çizim. En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan sözünden yola çıkarak çizdim.

Renkli şehirleri ve yaz ayını düşünerek çizdim bunu. Renklerin dansı diyebilirim.

Dağları çizmek istiyorum. Bu yüzden biraz deneme yanılma yaparak nasıl çizeceğimi görmek istedim. Daha çok pratik yapmalıyım.

Bu çay bardağının hikayesi biraz düşünceye sevkediyor insanı.
Ya senin dünyan sadece birinin dekoruysa...

Bunun çok kötü olduğunun farkındayım. Ama böyle bir çizim yapmayı istiyorum. Bunu taslak olarak kabul edelim şimdilik. Gölgelendirmeyi ve astronotu daha güzel çizeceğim günler gelir inşallah.


Bu ise dünyayı nasıl da yamuk gördüğümü gösteren bir kara kalem çalışması. Neredeyse hiç düz bir çizgi yok. Belkide benim kendine has tarzımda budur. Kim bilir?


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Blog Arşivi

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

Severek OkuduĞum Bloglar