21 Eylül 2018

Kahve Bahane #28


Kahvemi içeli neredeyse iki saat olacak. Şimdi, masada kahvenin yerini elma dilimleri aldı. Polonya kızlarıyla ünlü olduğu kadar elmasıyla da ünlü. Her yerde elma ağaçları görmek mümkün. Bu yüzden de Polonya'da elma her zaman çok ucuz ve elmalı pasta her kafenin menüsünde var.

Geçen bir yerde denk geldim. Özlediğiniz, sizi eskilere götüren kokular nelerdir diye soruyordu. Aklıma sobanın üstünde pişmiş elma kokusu geldi. Çok severdim o pişen elmayı yerken sobanın sıcaklığı yüzümde hissetmeyi. Sobanın arkasına kıvrılırdım kedi gibi. Hayaller kurardım. Hayal kurmakta ustaydım zaten.

Lise ikinci sınıfa giderken her gün yürüdüğüm caddede bir araba görmüştüm. Öyle güzel bir duruşu vardı ki; tüm kıvrımlarını, rengini, koltuklarını, jantlarını aklıma kazıdım o gün. Akşam sobanın arkasındaki yerimi alıp, bir gün o arabayı sürebilme hayali kurdum. O araba bende zamanla tutkuya dönüştü. Her görüşümde daha çok sevdim. Bir gün benim de böyle bir arabam olur mu dedim. Aradan yıllar geçti. Kazandığım paralar o arabayı almaya yetmedi. Başka arabalarım oldu. Arabalarımı çok sevdim sevmesine de onun yeri hep ayrıydı benim için. Yolda gördüğümde; belki bir gün be Yasemin neden olmasın dedim.

Bir hafta öncesine kadar hayallerimi süsleyen o arabanın anahtarı şimdi masanın üstünde. (Tam da burada bir Maşallahınızı alırım. Çünkü adına ister nazar diyin, ister kötü enerji ben inanıyorum buna. Ve başımıza bir şey gelmesini istemiyorum.) İnsanın hayallerinin yıllar sonra gerçekleşmesi nasıl bir duygu derseniz, tarifi yok. Arabanın içine oturduğumda yüreğim pırpır ediyor. İlk birkaç gün heyecandan arabayı kullanamadım bile. Arabayı park ettiğimde, eve doğru yürürken dönüp arkama bakıyorum ve yüzümde aptal bir gülümseme beliriyor. Nasıl ya tam da hayallerimdeki gibi olan bu araba bizim mi diyorum. Gece uykuya dalarken düşünüyorum da insanoğlunun hayalinin gerçek olması güzel. Sonra bir an tedirginlik çöküyor üstüme. Nasıl yolunda gidebilir her şey diye düşünüyorum ve diyorum ki kesin öleceğim.

Bu yazı şimdilik burada bitsin. Eğer ölmezsem, elbette devamı gelir. Eğer gelmezse de hayallerinden birine kavuştu da öldü dersiniz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Eylül 2018

Doğa Gezisi Yapmanın İncelikleri


Gezi ve doğa aynı cümle içerisinde nasıl da birbirine yakışıyor. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlık mı bilemiyorum lakin dağ bayır çayır gezerken çok keyif alıyorum. Geçen hafta sonu bu keyfi uzun bir aradan sonra yeniden tattım. Şimdi o keyifli dakikaları ve tecrübelerimi bloga yazma vaktidir.

Öncelikle gittiğim lokasyon hakkında kısa bir bilgi vereyim.
Krynica Krakow'a yaklaşık 2,5 saat uzaklıkta bulunan küçük, kendi halinde bir şehir. 11bin kişilik nüfusunun çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyor. Biz sokaklarında gezerken yaş ortalamasını oldukça aşağıya çektiğimizi söyleyebilirim.
Küçük olması kendi halinde kalmasını neden olmamış. Harika doğası sayesinde insanların yazın dağ yürüyüşü, kışın ise kayak yapmasından dolayı oldukça fazla turist ağırlıyor. Ayrıca doğanın sunduğu ve şifalı olduğu düşünülen su kaynaklarına sahip. Bol mineraller içeren suları satmak için bir tesis bile yapmışlar. Orada kaldığım süre boyunca kalp sağlığına iyi geldiği düşünülen suyu içtim. Tadı konusunda bir yorum yapmak istemiyorum. Şifa niyetine dedik, diktik kafaya.
Bu kısa bilgiden sonra gelelim doğa gezisi yapmanın inceliklerine;

- Rahat ve uygun giysiler giymeye özen gösterin.

Uzun bir rotanız olacağı için rahat kıyafetler giymekte fayda var. Ayrıca ayakkabı seçimi çok önemli. Ayağınızı kavrayan, mümkünse yürüyüş için özel olan bir ayakkabı seçmek önemli.


- Gözünüzü dört açın ki doğanın size sunduğu ayrıntıları kaçırmayın.

Kendinizi yolun sonuna odaklamayın. Gezerken sağınıza solunuza bakın. Ağaçların tepelerine, yürüdüğünüz yolların kenarlarına. Bazen tatlı şeyler size oradan göz kırpabilir. Mesela bu mantar benim objektifime böyle takıldı. 




- Eğlenmeyi ve eğlenirken dikkatli olmayı ihmal etmeyin.

Unutmayın tamamlamanız gerken bir parkur var. Eğlenin, hoplayın zıplayın ama kontrolü kaybetmeyin. Temkinli olmakta yarar var.



- Doğayla bütünleşin.

Yorulunca kendinizi çimlerin üzerine bırakın. Börtü böcekten korkuyorsanız çantanızda fenistil adlı jeli tanışmanızı tavsiye ederim. Oldukça işe yarıyor.


-Acele etmeyin. 

Doğanın günü selamlamasını veya uğurlamasını yakalayın. Güneşin ağaç dalları arasından size göz kırpmasına izin verin. 








-Kat kat giyinmeye özen gösterin. 

Böyle yazınca saçma oldu sanırım. Olaya bir açıklama getirelim. Rakım yükseldikçe havanı soğumasını göz önüne alın. Yürürken terleyeceksiniz ama molalarda size soğuk gelebilir. Bunu unutmayın. Bir tişört giydiniz diyelim. Çantanızda hafif kalınlıkta bir giysi ve bir mont olsun. Mesela bu fotoğraflar aynı gün ve sadece iki üç saatlik ara ile çekildi. 





- Gittiğiniz yere ait yerel tatları denemeyi unutmayın.

 Oranın suyundan, bitkilerinden yapılmış yemekleri tadın. Şehirde yediklerinizden çok daha leziz olduklarını göreceksiniz.

- Gezi için eğlenceli arkadaşlar seçin.

Böylelikle gezmek daha eğlenceli bir hal alır ve gördüğünüz güzellikleri paylaşırsınız. 


Eğer bunları sağlarsanız harika bir doğa gezisi anınız olur ve hoplaya zıplaya poz vermekten büyük bir keyif alırsınız.





Not: Bu fotoğrafta neden tam olarak hoplayamadığımız hikayesini bir sonraki yazıda yerini alacak.
Takipte kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Eylül 2018

Kahve Bahane #27


Kahve bahane en güzel minik bir kafede kahve yudumlanırken yazılır diyerek kendimi avutuyorum. Çünkü bugün hava yağmurlu ve kapalı. Yan komşumuz evinden sıkılmış olacak ki büyük bir tadilat işine girişmiş. Matkaplar sanki senfoni orkestrasında çalan çalgılar gibi. Biri susuyor bir diğeri başıyor. Sesleri dinledim bir süre, sonra bitmeyeceğine karar verip evimin yakınındaki bir kafede soluğu aldım.

Minik bir kafedeyim şu an. Kafede çalan müzikler güzel. Bu yüzden kulaklığı takmadım kulağıma. Böylelikle garsonların siparişleri hazırlarken çıkardığı ufak sesleri duyuyorum. Arka masadan kulağıma Lehçe sözcükler geliyor ama anlamıyorum. Kahvemi yudumlarken yanımda oturan iki orta yaşlı gezginin konuştuklarına kulak misafiri oluyorum. İngilizce konuştukları için ne söylediklerini anlayabiliyorum. Bir kadını çekiştirip duruyorlar. Demek ki hangi ırktan olursanız olun, erkek veya kadın fark etmiyor. Birilerini çekiştirmek insanoğlunun doğasında var diye düşünüyorum. Onları sohbetleri ile baş başa bırakıyorum.

Minik bir kafedeyim şu an. içinde üç farklı ırktan insan barındırıyor. Bu benim gözlemim. Belki bu sayı üçten fazladır. Dünya küçük dedikleri bu olsa gerek. Bu insanlarla hayatımın bu noktada kesişiyor olması enteresan geliyor bana. Aynı havayı soluyor, aynı garsona sipariş veriyor, aynı müziği dinliyoruz. Birbirimizi hiç tanımadığımız halde aynı şeyleri yapıyoruz. Ve hepimiz yaptığımız şeyden keyif alıyor gibi gözüküyoruz.

Minik bir kafedeyim şu an. Ne geçmişi ne de geleceği düşünüyorum. Tam olarak anda olmanın tadına varıyorum. Karşı kaldırımda, otobüs durağında bekleyen insanlar var. Bilgisayar ekranından gözlerimi ayırıp önümdeki camdan dışarı bakınca hiç tanımadığım insanlar ile göz göze geliyorum. Yolculukları nereye diye düşünüyorum. Acaba onlarda bu kadın ne yazıyor diye düşünüyorlar mı? Muhtemelen hiçbiri kahve bahane yazısını yazdığımı tahmin edemiyordur diyorum ve gülümsüyorum.

Minik bir kafedeyim şu an. Harika atıştırmalıkları var bu kafenin. Arka masalardan biri sipariş vermiş olacak ki mis gibi bir koku kaplıyor ortalığı. Acıktığımı hissettiriyor bana. Kokunun insan üzerindeki muhteşem etkisini düşünüyorum kısa bir an. Kahve kokusunun vermiş olduğu huzuru. Fırından yeni çıkmış tarçınlı bir kurabiyenin peşi sıra getirdiği mutluluğu...

Minik bir kafedeyim şu an. Sağ bacağım sol bacağımın üstünde. İstemsizce sağ ayağımı salladığımı fark ediyorum. Bir şeye kızdığımda veya heyecanlandığımda yaparım bu hareketi ben. Ayağımın bu sefer ki sallanma nedeni ışınlanmayı bulamayan bilim adamları. İnsanın sevdiklerinin yanında olabilmek için uzun yolculukları göze almak zorunda kalışına üzülüyorum.

Minik bir kafedeyim şu an. Az önce anın fotoğrafını paylaştım. Yudumladığım kahvem ve bilgisayarım vardı karede. Kardeşlerim ve arkadaşlarım keşke tam da şu an birlikte olsaydık diye yazdılar. Mutluluk ve keyifli anlar paylaşıldıkça büyürdü hani. Benim için öyle olmadı. Bir an çok yalnız olduğumu hissettim.

Minik bir kafedeyim şu an. Güneş tam da kahve fincanımın üstüne o güzel ve sıcak sarı pırıltılarını bıraktı. Yalnızlığımdan dem vurduğumu hissetmiş olacak ki, bulutları iki eliyle kenara itip bana selam vermek için uğradı sanırım.

Minik bir kafedeyim şu an...
Ve artık gitme vakti...

04.09.2018
13:17


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Eylül 2018

Güdü



Sıklıkla film ve dizi izlememe rağmen blogumda izlediğim filmlere ve dizilere fazlaca yer vermiyorum. Çok nadir de olsa bana farklı gelen yapımlar hakkında bir iki satır karalıyorum. İşte bu içerik de onlardan biri olacak.

Güdü (orijinal ismi ile Autor) Netflix için çekilmiş ispanyol yapımı bir film. Konusu aslında biz blog yazarlarını ve kitap yazma işine gönül vermiş olanları etkileyecek cinsten. Çünkü yazmak için bir miktar hayal gücüne ve ilham denen o şirin şeye ihtiyacımız var. Filmin konusu da tam olarak bunu anlatıyor diyebilirim. Hayal gücünden yoksun bir adamın kitap yazma isteği karşısında, gerçek hayattan ilham alacak bir şeyler bulmasıyla kurgu başlıyor ve şekilleniyor.

Kitaplar okumak için yazılır. İlham almak için yapmanız gereken yaşamak, kahrolsun yaşayın! Gözlemleyin, dinleyin.
Film Amerikan saçmalıklarından uzak, kendi halinde. Tek sıkıntısı bir saat elli dokuz dakika sürmesi bence. Biraz uzun geldi bana bu süre. İzlerken çekimlerinden dolayı bir festival filmi izliyormuşsunuz havasına giriyorsunuz. Duyguların yansıtılma biçimleri, çekim açıları ve İspanya'nın sıcağını hissetmenizi sağlayan her daim terleyen oyuncuların bu işte büyük bir etkisi var.
Ayrıca bir diğer detay da oyuncuların gerçekten gündelik yaşamdaki insanlar gibi olması.Yani baş rollerde Eva Green gibi güzel ve çekici kadınlar ve Brad Pitt gibi kaslı yakışıklı erkekler yok. Böyle olunca filmler bana daha bizdenmiş gibi geliyor.

Netflix yapımlarındaki tek sıkıntı sonunu çok vurucu yapamamaları sanırım. Daha önce izlediğim yapımlarında da aynı hisse kapılmıştım. Giriş gelişme oldukça güzel oluyordu; sonuç ise daha sönük kalıyordu. Bu film için de üzülerek aynı şeyden dert yanacağım. Son sahneyi izlediğimde daha etkili bir sonla bitseydi keşke demekten kendimi alamadım.

Her yazar içinde bir nebzede olsa delilik barındırıyor sanırım. Bu film sayesinde bunu bir kez daha gördüm.

Bu yazı, boş vaktimi nasıl değerlendirebilirim diye düşündüğünüz bir zaman diliminizde size bir alternatif sunmak için yazıldı.
İzleyecek olanlara şimdiden keyifli seyirler diliyorum.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Eylül 2018

Kahve Bahane #26 Koşuya Özel



Kahve bahane yazılarımda daldan dala atlamayı seviyorum genelde. Fakat bu seferli kahve bahane yazısının tek bir konusu var. Başlıktan da anlaşılacağı üzere yoğunlaştığım konu koşmak.

Üç haftadır her gün düzenli olarak koşuyorum. İnstagramda koşu hikayelerimi paylaşıp hem kendimi, hem de takipçilerimi gaza getiriyorum. Her geçen gün aramıza yeni birileri katılıyor. Bu ise beni oldukça mutlu ediyor. Ben böyle düzenli koşmaya başlayınca Krakow'da düzenlenen koşu etkinliklerine de bakar oldum. Hafta sonu ilk etkinliğime katıldım.



Koşunun amacı 2 yaş altındaki böbrek hastası bebeklerin diyaliz makinesine girebilmesini sağlayan bir cihaz alınmasıyla alakalıydı. Minik bebeklerin böbrekleri daha iyi çalışsın diye koştuk. Böyle güzel bir organizasyonun parçası olmak oldukça keyifliydi. Gün sonunda 220.000 Zloty (51.220 Euro) toplanmış olduğunu öğrendim. Koşuya kayıt olurken 45 Zloty vermiştim. Başlangıç paketi olarak verdikleri çantanın içinde yok yoktu resmen.





Şimdi gelelim benim koşu macerama. 3.75 km ve 10 km yarışları vardı. Ben kısa olanına katıldım. Koşarken iki kere ayakkabımın bağı çözüldü. Buna rağmen 832 kadın koşucu arasından 106. olmayı başardım. Genel sıralamada ise 1569 kişi içerisinden 334. oldum. Ayakkabılarımıza takmak için verdikleri bir çip sayesinde koşu süremi ve sıralamadaki yerimi koşudan hemen sonra öğrendim. 3.75 kilometreyi 21:11 saniyede bitirmişim. Bence ilk koşum için oldukça güzel bir sıralama. Kalabalık bir grupla koşuyor olmanın keyfi ayrıymış bunu da deneyimlemiş oldum.





Ödüller dağıtılırken 10 km yarışının birincisin yaklaşık 55 yaşlarında bir kadın olduğunu gördüm. Onu görünce vay be dedim. Ben de yapabilirim. Neden olmasın.

Koşu sonrasında eğlence alanında bolca vakit geçirdim. Bu arada koşuda o kadar çok cocuk olmasına rağmen etrafın bu kadar temiz kalmasına şaşırdım. Böyle bir organizasyon Türkiye'de olsaydı, koşu sonrası her yerde çöp görmek kaçınılmaz olurdu.



Bazen aman Polonya canım ne olabilir diyorlar ya. İşte onların gelip burada biraz vakit geçirmelerini ve Türkiye'den aslında çok daha (iyi yönde) farklı olduğunu görmelerini istiyorum.

Bu güzel günden bu kareler ve tatlı bir yorgunluk kaldı. O zaman kendi kendime Run Jasmine Run demeye devam.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Ağustos 2018

Salıncak


Yavaş yavaş,
Bir ileri, bir geri.
Ayaklarım yerden kesilir,
Kalp atışlarım hızlanır.
Saçlarım uçuşur,
İçimi bir huzur kaplar.
Ellerim ömür boyu açılmayacakmış gibi kenetlenir iplere,
Yüzümde bir tebessüm oluşur,
Ruhum özgürlük ile dans eder.

Bu duyguların hepsini ilk kez kaç yaşında tattım hatırlamıyorum. Sadece benliğimde yer ettiğini ve tekrarladığımda aynı hazzı yaşadığımı söyleyebilirim. Zaman, mekan geçici olsa bile; bana hissettirdikleri baki.

Çocukluğun en güzel yanı kendine bir kahraman yaratmak olsa gerek. Benim kahramanım ise dedemdi. İşte tüm bu güzel hisleri, onun kendi elleriyle hazırladığı salıncak sayesinde tattım ben. Her hafta sonu evin önünde kurulan salıncak beni kelimenin tam anlamıyla havalara uçururdu. Böyle güzel ve eğlenceli bir şeyi kim keşfetmiş diye düşünürdüm çocuk aklımla. Ayaklarımı gökyüzü doğru kaldırırken uçmak isterdim. Evet insanoğlu uçamadığı için çok şanssızdı bence. Çünkü uçmak tam anlamıyla özgür olmak demekti.

Şimdi ne zaman bir salıncak görsem, içimdeki çocuk elimden tutar, salıncağa doğru çekiştirir. Hadi yeniden özgür olma zamanı; ruhumuzu rüzgara bırakalım, ayaklarımız göğe değsin der.

Hafif bir mahcubiyetle otururum salıncağa. Önce yavaş yavaş sallanmaya başlarım. Sonra "sıkı tutun ki düşmeyesin" der dedemin sesi fısıltıyla kulağıma. İpleri ellerimin arasında sıkıca tutarım ve daha hızlı, daha hızlı; sanki uçacakmışım gibi sallanırım. Ben sallandıkça zaman geriye doğru akar. Ben yine küçük bir kız çocuğu olarak köy evimizin kapısında sallanırken bulurum kendimi. Dedemin gülümsemesine karşılık veririm. Ve yine düşünürüm çocuk aklımla, böyle güzel ve eğlenceli bir şeyi kim keşfetmiş?


Bu yazıyı yazarken seneler önce yazdığım diğer bir yazı geldi aklıma. Onun linkini de buraya bırakıyorum.
Ben ne zaman bisiklet sürmeyi öğrendim?
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Ağustos 2018

Pardon! Bakar mısınız?


Buraya geldim geleli yolda en çok duyduğum kelimelerden biri bu. Pardon! Bakar mısınız? Sanırım dışarıdan bakıldığında çok yol yordam bilir biri olarak gözüküyorum. Bu güne kadar kaç kişiye yol tarif ettiğimi ben bile hatırlamıyorum. Bunların büyük çoğunluğu yabancı olsa, yani buraya turist olarak gelmiş olsa bir nebze anlayacağım da bana soru soranların çoğu buranın yerel halkı. Gerçi Lehçe konuştukları için bu kanıya varmıştım. Şimdi yazınca biraz yanlış olduğunu düşünmeye başladım. Adamın Leh olması onun Krakow'da yaşadığı anlamına gelmez. Asıl konuyu yazmadan önce bir giriş paragrafı yazdığıma göre şimdi yazmak istediğime gelsin sıra.

Bisikletimle pedallamak için evimizden 10 km uzakta olan bir parka gittim. Öyle güzel bir parktı ki içinde bisiklet yolları yıllanmış ağaçlar ve ağaçlarda keyif süren sincaplar vardı. İşte benim hikayemin de baş kahramanı sevimli mi sevimli olan bir sincap ve iki küçük çocuk.

Hafifçe esen rüzgara dayanamayıp, kendini usulca dallarından ayıran yapraklar sonbaharı erken karşılamaya başlamış. Bu görüntü eşlinde bisiklet sürmenin hazzını tarif etmek pek mümkün değil.
Yavaş yavaş pedallarken önüme çıkan sincapları selamlamak için durmayı ihmal etmemek, dallara konan uğur böceklerinin fotoğraflarını çekmek, kendini tam anlamıyla doğanın kollarında hissetmek, belki bu kelimeler biraz da olsa duyduğum hazzı yansıtabilir.




Yapraklarıyla vedalaşan ağaçların, biraz soluklanmak için duran uğur böceklerinin fotoğraflarını çekmek kolaydı. Ama her daim hareketli olan bir sincap fotoğrafı çekmeyi başaramadım. Bisikletimle giderken ağaçların arasında gördüğüm sincapa selam vermek için durdum. Belki ilgisini çekerim de bir adım atar diye umutlandım. Ama öyle olmadı. Bir bakış attı ve kaçtı. Bisikletimle yola koyulmaya hazırlanırken arkadan minik ve sevimli bir ses duydum.
"Proszę pani" diyordu yılmadan. Kafamı çevirdiğimde bana doğru bisikletleriyle gelen iki sevimli çocuk gördüm. Biri 6 biri 4 yaşlarındaydı. Beni yakalamak için minik bisikletlerini alelacele sürüyorlardı. Durdum. İkisi de yanımda durdurlar. "Proszę pani" diyen çocuk, yüzünde kocaman gülümsemesiyle geride bir yerleri işaret ederek, bir şeyler söyledi. O an dünya durdu. Üzüldüm. Çünkü ne söylediğini anlamadım. Kısa bir süre bakıştık. Ağzımdan çıkan tek şey hmm oldu. İçimden üzgünüm çocuk dedim ve " Nie mowie po polsku" kalıbını gözlerinin içine bakarak söyledim. O an da gözlerindeki şaşkınlığı görmeliydiniz. Başını hafifçe salladı ve gitti.

Bugün bir miktar üzgünüm çocuk. Oysaki bu dünya üstünde en güzel "Pardon! Bakar mısınız?" kalıbını sen kurdun bana. Keşke seni anlayıp, senin sevincine ortak olmayı başarabilseydim.

Dip not:
1- "Proszę pani" aslında pardon hanımefendi demek. Burada tanımadığınız birine erkekse pan, kadınsa pani demeniz gerekiyor. Bu olay Türkiye'de başıma gelmiş olsaydı, muhtemelen çocuk "abla, abla" diye seslenecekti.
2- "Nie mowie po polsku" ben Lehçe konuşamıyorum demenin Lehçe hali.
3- Sonrasında eşim, çocuğun bana işaret ettiği yerde" iki sincap daha var "demeye çalıştığını söyledi.
4- Kapak fotoğrafındaki çocuk o çocuklardan biri değil.

Bu yazıyı yazdıktan sonra aklıma Leyla ile Mecnun dizisindeki bu sahne geldi.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Blog Arşivi

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

Severek OkuduĞum Bloglar