14 Temmuz 2019

Kahve Bahane #46


Bir pazar günü. Havanın kötü olmasından mütevellit evde geçirilmiş bir pazar. Verimli geçtiği için tüm gün evden dışarı adımımı atmadığıma pişman olmadığım bir pazar. Huzurlu bir günün ardından çayımı yaptım. Evde en sevdiğim yer olan çalışma masamın başına geçtim. Yeni bir kahve bahane yazısı için güne uygun olan Foggy Day adlı parçayı açtım.

Yeni bir ay, okunacak yeni kitaplar; şimdi sırada Bir Ömür Nasıl Yaşanır adlı kitap var. Sabah mis kokulu bir kahve eşliğinde iki saat kitap okudum. Ara ara cama vuran yağmur damlaları eşlik etti kitabıma. Her gün kitap okumaya belirli bir zaman ayırıyorum, fakat böyle geniş zamanlarda okuduğumda aldığım tadı almıyorum. Kendime harika bir kitap ziyafeti çektim. Muhtemelen bu yazı bittikten sonra kitaba kaldığım yerden devam edeceğim. Her gece yatmadan kitap okumak artık bende bir alışkanlık halini aldı.

Bayağıdır resim çizmiyordum. Bugün öğleden sonramı resim çizmeye ayırdım. Kağıtlarımı ve kalemlerimi özlemişim. Müziğin akışına kendimi bıraktım. Kalem beyaz sayfanın üzerinde aktı gitti. Resmen bir terapi gibi. Yaklaşık iki saat sonunda kendimi rahatlamış hissettim. Azıcık da kızdım kendime. Neden bu kadar ara verdim diye.

Havanın kapalı oluşu insanı tembelliği itiyor. Bir ara gaza gelip, koşsam mı diye düşündüm ve düşündüğümle kaldım. Baktım böyle olmayacak. Evde yarım saatlik bir egzersiz programı yaptım. Klasik hareketlerim var. Onun yanı sıra nabzımı yükseltmek için de ip atladım. İp atlamak gerçekten kısa sürede canınızı çıkarabilecek bir aktivite. Eğer çok kısıtlı zamanınız varsa, ip atlayın derim.

Yeni işe başlayalı bir ay oldu. İşe başladığımdan bu yana her gün yaklaşık 12-13 kilometre pedallıyorum. Yok böyle bir zevk! Havaların soğumasını hiç mi hiç istemiyorum. Geçen hafta bir gün yağmurluydu hava ve ben bisikletimle gidemedim. İçim cız etti resmen. Keşke Krakow'un havası biraz daha güzel olsa. Zaten aşığım bu şehire, o zaman kör kütük aşık olurum sanırım.

Biraz da yapamadıklarımdan dert yanayım. Yabancı dil çalışmayı bıraktım. İngilizce okumalar ve Lehçe çalışmalarımdan eser yok. Böyle olunca da gerilediğini hissediyorum. Buna biraz canım sıkkın açıkcası. Hele İlber Ortaylı'nın dil konusunda söylediklerinde sonra. Kendime daha bir kızar oldum. Sanırım benim zayıf noktam da bu. Nedir benim bu dillerden çektiğim.

Yapamadıklarım arasında da biraz cesaretli olamamak var. Motor almak istiyorum. İçten içe de korkuyorum. Herkes scooter ile başla diyor. Ama bilmiyorlar ki o benim ruhuma ters. Ben gerçek bir motor sürmek istiyorum. Motor gruplarına üye olup uzun yol yapmak istiyorum. Hani ölmeden önce yapılacaklar listesi var ya sanırım benim bu isteğimin yanında bir tik olmayacak. Ne yapalım, ben de bu güne kadar attığım tiklerle avunurum.

Nedense bu son bir aydır bloga yazı yazarken kıvranıyorum. Büyük bir yazma isteğiyle oturuyorum bilgisayar başına. Aklımda dönüp dolaşan kelimeler var. Bir türlü sıraya sokamıyorum. Taslakta bekleyen o kadar çok paragraf var ki. Bazısının ilk girişi yok. Bazısında da giriş var gerisi yok. Bakalım onları adam etmeyi başarırsam yayınlarım. Yoksa öyle ömür boyu taslakta kalmaya mahkumlar.

Bak yine aynı şey oldu. Yazını buraya kadar oldukça akıcı bir şekilde yazdım. Şimdi kapanışı yapmak için kıvranıyorum. Daha fazla kıvranmadan klasik kapanış cümlemle yazısı sonlandırıp, okuma keyfime geri dönme zamanı.

Bir sonraki Kahve Bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.
BTK 22:17

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Temmuz 2019

Kısa Hayatın Uçan Kuşlarıyız

Kapak görseli bana özel. Kız kardeşime teşekkürler.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor. Üstüne sayfalarca yazı yazılabilecek ömrü, iki dize ile ne de güzel anlatmış Cemal Süreya. Biz bu kısa hayatın uçan kuşlarıyız. Doyasıya uçup hayatın tüm güzellikleri tatmak veya bir dala tüneyip tüm ömrü geçirmek... Tamamen kişisel bir tercih. Benim tercihim ise kanat çırpmayı hiç bırakmamaktan yana. Yeni yerler görmeye, deneyimlemeye ve yeni şeyler öğrenmeye devam etmek istiyorum. İlber hocaya göre de yeni şeyler öğrenmek için son üç sene girmiş bulunuyorum. Aman üç sene çok uzun, insan birçok şey yapar diye düşünüyoruz. Fakat öyle olmuyor. Teoman'ın da dediği gibi; Nasıl oluyor? Vakit bir türlü geçmezsek; yıllar, hayatlar geçiyor. Geçiyor sevgili Teoman! Biz de şaşkınız.

Her doğum günümde kendim için bir şeyler karalamayı adet haline getirdim. Bu sene de o gün geldi, çattı. İyisiyle, kötüsüyle, saçımda çoğalan beyazlarla bir yılı daha geride bıraktım. Yapmak istediklerimi yapmaya, hayattan zevk almaya devam. Son yıllarda içime bir Pollyanna kaçmış gibi. Yaş aldıkça karamsarlıklarımı elimin tersiyle itiyorum. İnsanlar daha az acıtıyor canımı. Daha az kalbim kırılıyor. Daha az sinirleniyorum, Daha çabuk affediyorum. Daha az konuşuyorum. Daha fazla dinliyorum. Kendime daha fazla vakit ayırıyorum. Zaman geçiyor. Gençlik elden gidiyor diye hayıflanmak yerine, hayatıma hep dahaları katıyorum.

Geçen senelerde yazdığım yazılarda Yolun Yarısı dedim, Ne Kadar Yaşadığın değil, Nasıl Yaşadığın Önemli dedim. Bu sene de Kısa hayatın Uçan Kuşlarız diyorum.

Kanatlarım yoruluncaya kadar uçmaya, yeni şeyler keşfetmeye, küçük şeylerden mutlu olmaya, hayatımda olan güzellikler için şükretmeye, hayal kurmaya, içimdeki çocuğu büyütmemeye, yaşadığım andan zevk almaya ve kendimi sevmeye devam. Hayat kısa dedim; bu da böyle kısa ama içinde aslında çok şey anlatan bir doğum günü yazısı olsun.
Hoş geldin yeni yaşım. Benimle hayattan zevk almaya hazır mısın? Kemerini bağla, uçuşa geçiyoruz.


* Bu harika kapak görseli için kız kardeşime teşekkürü bir borç bilirim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

1 Temmuz 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Haziran


Ne umdum ne buldum serisini yazmaya karar verdiğim günü daha dün gibi hatırlıyorum. Oysa ki üstünden altı ay geçmiş. Zaman nasıl hızlı akıp gidiyor. Yaz aylarında enerjim yükseliyor. Ben resmen güneş enerjisi ile çalışan oyuncaklar gibiyim. Herkesin dert yandığı güneş beni mutlu ediyor. Bunun yaz çocuğu olmamla bir ilgisi var mı bilmiyorum. Bana kalsa mevsim hep yaz olsun. Kahve bahane yazılarımda defalarca dile getirdim gibi Haziran ayı benim için oldukça hareketliydi. Şimdi bakalım Haziran ayında ne ummuşum ve ay bittiğinde neler bulmuşum.

Haziran ayında güzel bir tatil yapmayı umdum. Umduğumu da fazlasıyla buldum. Aylar öncesinden ailemle geçireceğim bir otel tatili planlamıştım. Otel tüm beklentilerimizi karşıladı. Bir hafta Kuşadası'nın o güzel havası eşliğinde deniz, kum, güneş üçlüsü sayesinde ruhum huzura erdi. Sonrasındaki bir haftaya İzmir ve İstanbul ziyaretini sığdırdım. 15 günlük tatilin her günü dolu dolu geçti fakat bu bana yetmedi. Tatil güzel şey. Özellikle kadınların her şey dahil otellerde tatil yapması lazım. Çünkü tatil süresince hiçbir işe elinizi sürmüyorsunuz. İşte o zaman, tatil gerçek bir tatil oluyor.

Tatilimi plana dahil ederek okuyabildiğim kadar kitap okumayı umdum. Haziran ayında kitaplığımda biten beş kitap buldum. Tatil boyunca hep basılı kitap okudum. Türkiye'den e-kitaplarını bulamadığım kitapları aldım. Bavula attım. Şimdi onları okumaya devam ediyorum. Bu sefer bir değişiklik yaptım. Okuduğum bu beş kitap da Türk yazarlarınındı. Tatilde okunabilecek, insanı yormayan kitaplardı.

1- Erken Kaybedenler - Emrah Serbes
2- Değirmen, Kağnı, Ses - Bütün Öyküleri 1 Sabahattin Ali
3-Kambur - Şule Gürbüz
4- Tarihi Hoşça Kal Lokantası - Şermin Yaşar
5- Sandık Odası - Sezgin Kaymaz.

Yeni iş yerime hızlıca adapte olmayı umdum. Umduğumu da kısmen buldum. Başlayalı iki hafta olmasını rağmen sanki çok uzunca bir süredir orada çalışıyormuşum gibi hissediyorum. İşe başlamanın kendine has sıkıntıları var tabii. Şirket içi işleyişe alışmak, insanlarla kaynaşmak, daha önceki işleri devralmak gibi. Bu süreç biraz sancılı geçiyor. Fazla mesai yapıyorum bu aralar. Umarım yakın zamanda işler rayına oturur ve her şey daha güzel olur.

İşe giderken ulaşım aracı olarak bisiklet kullanmayı umdum. Bu güzel havalar sayesinde umduğumu buldum. Artık sabah ve akşamları altı kilometre pedallıyorum. Koca kış bunun hayalini kurdum. Havalar iyice soğuyana kadar işe bisikletimle gideceğim. Yağmur olmasın yeter. Her gece hava durumunu kontrol edip, umarım yarın yağmur yoktur diyorum. İşten geç çıktığımda beynim sulanmış oluyor. Sonra bir bakıyorum benim kızım beni orada bekliyor. Bisiklet sürmek tüm iş stresimi alıp götürüyor benden. Kendime bir liste hazırladım. Takıyorum kulaklığımı, açıyorum çalma listemi. Yollar akıp geçiyor tekerleğimin altından. Rüzgar sulanan beynimi kurutuyor.

Haziran ayında sporumu aksatmamayı umdum. Tatile rağmen umduğumu buldum. Tüm gün yedikten sonra gece otelin içinde koşup durdum. Böylelikle her şeyden yememe rağmen kilo almadım. Sabah İzmir sıcağında koşmak bir hayli zor. Sabah erken saatlerde koşmak lazım. Yanlışlıkla sabah sekizden sonra koşmaya kalkarsanız buharlaşırsınız. Krakow'a döndükten sonra koşuya biraz ara verdim. Çünkü şimdilerde sürebildiğim kadar bisiklet sürmek istiyorum. Havalar biraz serinleyince yine koşu rutinime döneceğim. Spor salonundaki koşu bandı beni bekliyor.

Acıkçası Haziran ayında Bir Tutam Karınca'ya fazla vakit ayıramam diye umuyordum. Bu sefer umduğumu bulmadığıma sevindim. Ben tatildeyim diye buralar boş kalmadı. Haziran ayında dört yazı paylaştım. Tatilde mikro öykülerime yenilerini ekledim. Birini yayınladım. Bir diğer defterimde taslak olarak bekliyor. Ben insanları gözlemleyip onların bana hissettirdikleri şeyleri kaleme almayı seviyorum. Çoğu hikayemin kahramanını ben bile tanımıyorum. Yoldan geçen biri, gittiğim kafede yan masamda oturan biri bana ilham verebiliyor. Tatilde de birçok kişiyi gözlemleme imkanı buldum. İşte benim mikro öykülerim böyle oluşuyor.

Dönüp yazıyı baştan sona okuyunca Haziran ayının güzel geçtiğini görmek güzel. Darısı Temmuz ayının başına. Bence Temmuz da güzel geçer. Çünkü yaz tüm hızıyla devam ediyor. Ayrıca Temmuz benim doğum günümü içinde barındırıyor. O zaman ne diyoruz; bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------

Paylaş:

25 Haziran 2019

Kahve Bahane #45


Kahve içme isteğim zamandan bağımsız gelişiyor. Kahve bahane serisine bir yenisi eklemek için bu gece bilgisayar başına geçtim. Masamda da mis kokulu kahvem bana eşlik ediyor. Saat 22:33 olmasına rağmen ben birazdan kahvemi yudumlamaya başlayacağım. Kahve birçok kişinin uykusunu kaçırması ile ünlü lakin bende pek işe yaramıyor. Kahveyi içip hemen ardından uykuya dalabilen bir bünyeye sahibim.

Bazı şeyler bazı bünyelerde farklı etkiler yaratabiliyor. Krakow halkı sıcaktan yana dertli bu aralar. Onlar dert yanadursun, ben bu sıcak havalar yüzünden mutluyum. Hatta o kadar mutluyum ki yeni işe alışma evresini bile daha çabuk atlatıyorum. Bunda daha yeni tatilden dönmüş olmanın da payı azımsanamayacak kadar büyük.

Tatil güzel şey. Bu güne kadar kötü diyeni duymadım. Ama her şey dozunda güzel. Hep tatil olsa emin olun bir işiniz olmasını istersiniz. Tecrübe ile sabittir. İnsanoğlu böyle, her zaman elinde olmayanı arzular. Elde ettikten sonra da ya kıymet bitmez ya da şükretmez.

Şükür önemli. Mesela ben her gün iş yerinde mutfağa doğru yürürken, koridorun hemen dibinde bulunan diğer ekiple çalışmadığım için şükrediyorum. Laf aramızda ilk görüşmemi o ekiple yapmıştım. Onlar olumsuz cevap dönmüşlerdi. Şimdi oradan her geçişimde, oh iyi ki olumsuz dönüş yapmışlar diyorum. Ne diyelim; Allah ağzımızı tadını bozmasın.

Damak tadı da farklı bir araştırma konusu bence. Türkiye'den döndüğümden beri bunu düşünüyorum. Bizim bayılarak tükettiğimiz birçok yemeği dünyanın çoğu yerinde bilmiyorlar bile. Keza biz de onların yediklerinden bi haberiz. Böyle düşününce insanların kendilerini, kültürlerini yerlere göklere sığdıramamasına bir anlam veremiyorum. Yani o coğrafyada doğmuş olmak bir ayrıcalık değil. Sadece random bir olay.

Anlam veremediğim bir diğer konu ise insanların tembelliği. Niye böyleyiz? Neden tembelliğe çok yatkınız? Burada hemen bir öz eleştiri yapmam gerek. Tatil dönüşü spora ha başladım ha başlıyorum derken iki haftayı yedim bitirdim. Hafif koşu ve evde yaptığım günlük hareketler dışında daha spor salonuna adım atmadım.

Yeri gelmişken yiğidi öldürüp hakkını yemiyoruz. (Burada bahsi geçen yiğit ben oluyorum). Havaların güzelliğini fırsat bilip bisiklet sürmeye başladım. Ne çok özlemişim bisikletimi. Binmeden önce canım bebeğim diye seviyorum kendisini. Bence o da beni seviyor. Güzel bir ikiliyiz. Bugün hayatımda ilk defa işe bisikletle gittim. Bu benim hayallerimden biriydi. Seneler önce Amsterdam'a gittiğimde sokaklarda bisiklet ile işe giden insanları gördüğümde "ah keşke ben de işe böyle bisikletle gidebilsem" diye düşünmüştüm. O gün evrene fırlattığım bu mesaj seneler sonra bumerang edası ile döndü dolaştı beni buldu.

Düşünce de önemli. Nerede ne düşündüğüne, ne istediğine dikkat etmeli insan. Evren bir gün düşündüğünü önüne lök diye çıkartıyor. Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen olaydaki kıssadan hisse ise "güzel düşün, güzel olsun". Benden söylemesi.

Yine Bir Tutam Karınca'nın sloganı olan "her şeyden biraz, hiçbir şeyden tam değil" tadında bir yazı oldu. Daha çok daldan dala atlamadan yazıyı sonlandırma zamanı geldi çattı. O zaman ne diyoruz;

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Haziran 2019

Araba



Araba alacağını söylediği zaman çevresindekiler tarafından yadırgandı. Babasını vahim bir trafik kazasında kaybetmişti. Nasıl araba sürmeye cesaret edebilirdi. Hiç mi korkmuyordu. Bu söylemler arasında o ehliyet kursuna kayıt oldu. Direksiyon başına ilk geçişiydi. Eskiden babasıyla yaptığı uzun yolculuklarda babası ona tabelaları öğretmişti. Bu yüzden sınavları vermesi kolay oldu. Çok da eğlenceli bir grupla pratik eğitimini tamamladı. Sınav günü gelip çattığında, oldukça yüksek bir puan alarak ehliyetini aldı.

Aradan çok az bir zaman geçti. İlk arabasını aldı. Arabası badem kabuğu rengindeydi. Bir tanıdığıyla biraz alıştırma yapmaya karar verdi. Geceleri çıktı trafiğe. Direksiyon başındayken yapılan tüm eşek şakalarını (bir anda vitesi boşa almalar, koltuğun ayarı ile oynamalar tarzında olan şakaları) soğukkanlılıkla karşıladı. Pratik yaptıkları bir gün hızlı giderken, yola düşmüş olan boş bir bidonu (beş kiloluk plastik bidonu) arabanın altına aldı. İlk defa o zaman birine çarpsa nasıl hissedeceğini hissetti. Çok korktu. Ama bu ona büyük bir ders oldu. Ayrıca tünellerde araba sürmekten de nefret etti. Tünel ne korkutucu şeydi. Yaptığı pratikler sonucunda çok güzel araba kullanmaya başladı. Gece annesini ve kardeşlerini atardı arabaya, saatlerce araba sürerdi. O gidiş hepsine iyi gelirdi. Sıkıldığı ve yalnız kalmak istediği zamanlarda da Feridun Düzağaç'ı açardı, çekerdi deniz kenarına. Müzik dinlerken dalgaları seyrederdi. Ruhuna iyi gelirdi.

Yağmurlu havalarda araba kullanmayı çok sevdi. Yağmur cama vururken radyoda güzel bir müziğe denk geldiğinde keyfi katlanarak artardı. Gündüzden çok gece araba sürmeye bayılırdı. Karşıdan gelen araçların ışıkları onu rahatsız etmezdi. Hiç yorulmadan sürerdi yıldızların altında. Virajlı yolları düz yollara tercih ederdi. Tünele girdiğinde ya yüksek sesle şarkı söylerdi ya da saçma sapan konuşmaya başlardı. Onunla ilk kez tünele girenler verdiği tepkiye şaşırırdı. Yıllar geçti, polis fobisini yendi, tünel fobisini yenemedi.

Evlendiğinde badem kabuğu arabasını baba ocağında bıraktı. Düzenini oluşturduktan ve para biriktirdikten sonra beyaz bir renk arabası oldu. Uzun yolculuklara çıktı o araba ile. Tatile gitti. Arkadaş düğünlerine gitti. Beyaz arabası onu bir kez yolda bıraktı bırakmasına lakin o, onu sevmekten vazgeçmedi. Yaşadığı şehirden taşınırken beyaz arabasını arkadaşına sattı.

Uzunca bir süre geçmedi direksiyon başına. Arada bir araba kiraladı. Unuttum mu acaba derken, hiçbir şey unutmadığını fark etti. Her seferinde aynı keyifle sürdü. Ailesini ziyarete gittiğinde kardeşinin arabasını sürmeye devam etti. Baba ocağındaki badem kabuğu araba yerini beyaz bir arabaya bırakmıştı çoktan.

İşte bu kız, bu sene yine kardeşinin arabasını gece yarısı Mordoğan'dan İzmir'e sürdü. Virajlı yollarda, gece karanlığında arabayı sürerken o kadar keyif aldı ki aklına bu satırları yazmak geldi.

Ve yazdı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Haziran 2019

Kahve Bahane #44


Yazılacak çok şey birikti. Aklımdakilerin hepsini bu kahve bahane yazısına yazmaya kalksam, ben yazmaktan bitap düşerim siz de muhtemelen okumaktan sıkılıp, sayfanın yarısında terk-i diyar eylersiniz. Bu yüzden fazla detaya girmeden yüzeysel bir kahve bahane yazısı yazmaya karar verdim. Çayımı demledim. Masamda yerimi aldım. Neden mi çay? Çünkü bugün iş yerinde üç bardak kahve içtim.

Hareketli bir Mayıs ayı geçirdiğimi söylemiştim. Haziran başı ise oldukça huzurluydu. İki haftalık Türkiye tatili ile bol bol enerji ve huzur depoladım. İki haftaya İzmir, Kuşadası ve İstanbul ziyaretini sıkıştırdım. Bir senenin ardından Türkiye'ye gitmenin hem iyi hem de kötü yanları vardı.

Krakow'daki düzene fazlasıyla alışmış bünye. Türkiye'de var olan düzensizlik ve aşırı kalabalık beni yordu. Ben ki İstanbul'da yaşadığım zaman diliminde günümün 3 saatini iş trafiğin vermiş insanım. İnsan içinde olunca bir türlü akıp gidiyor, o koşuşturma ona normal geliyor; o yoğunluktan uzaklaştığı zaman ise ben bunlara nasıl katlanmışım diye soruyor kendine. Bu kötü yanı. İyi yanı ise sevdiklerimi görüdüm, hasret giderdim, özlediğim yemekleri yedim. Bol bol fotoğraf çektim anılara ekledim. Yakın zamanda bloguma da ekleyeceğim. Çünkü blogum benim günlüğüm gibi.

Krakow artık benim evim. Kendimi buraya ait hissediyorum. Türkiye'den dönerken üzüldüğüm tek nokta sevdiklerimi orada bırakmak. Şimdi kız kardeşim, annem, erkek kardeşim ve canım arkadaşlarım burada yaşıyor olsa, Krakow'daki yaşamımı hiçbir şeye değişmezdim. Derler ya doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Benim için sanırım huzurlu olduğum yer. Yoksa kara parçasının gözümde zerre kadar önemi yok.

Huzurdan konu açılmışken, çiçeği burnunda bir çalışanım. Yeni şirketimde bugün 3. günümdü ve ben kendimi oldukça huzurlu hissediyorum. Yeni şeyler öğrenmenin getirdiği stres bile bana tatlı geliyor. Beynimde uçuşan yeni bilgiler yüzünden eve yorgun argın geliyorum. Erkenden uyuyorum. Umarım bu huzur ve heyecan asla yok olmaz.

Artık işe ulaşımı otobüsle yapıyorum. Gidiş 16 dakika, dönüş 16 dakika etti mi sana 32 dakika. Bu süre zarfında kitap okuyorum. Tatilde de çok verimli okumalar yaptım. Ne umdum ne buldum haziran yazısında son durumu paylaşırım. Bu ay okuma performansımdan memnunum.

Bloga devamlı veri giriyoruz. Geçenlerde arkadaş ortamında beni bir anda derin düşüncelere sevk eden bir konu hakkında konuştuk. Bilgiye bu kadar kolay erişebiliyoruz da bunların hiçbiri basılı değil dedi arkadaşım. Düşünsene bir gün youtube kapandı, viki kapandı. Ne olacak o kadar video. O kadar bilgi. Uçup gidecek. Eskiden bilgilere erişim için kütüphanelere giderdik. Araştırma yapardık.  Bu konuyu konuşurken aklıma bloga yazdığım yazılar geldi. Bir gün blogger yok olma kararı alsa ve bunu bize bildirmese tüm veriler bizim elimizden de uçup gidecek. Bu aralar bloga yazdığım tüm yazıları defterime de yazmayı düşünüyorum. Oradan bakınca delilik gibi gelebilir. Ama iç sesim beni bu yönde dürtüyor.

İç sesimim beni dürttüğü bir diğer konu spor. Türkiye'de bir ölçüm yaptırdım. Su oranım, iç yağ oranım her şey yolundaymış. Fakat kas kütlemi biraz arttırmam lazımmış. Şimdi bana kas kütlesini arttıracak tarzda bir yeme düzeni ve spor programı lazım. Bu konuda önerileriniz varsa ve paylaşırsanız sevinirim.

Yeni işe alışma süreci sonrası aktif spor yapmaya ve yeniden bol bol yazı yazmaya başlayacağım. Az kaldı.

Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Haziran 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Mayıs


Geç yazılmış bir ne umdum ne buldum yazısı olacak bu. Mayıs ayının hareketliliği geçen tüm ayları gölgede bıraktı. Klasik bir giriş ile başlayayım.

Mayıs ayından yine güzel bir hava umdum. Fakat gelmeyen bahar yine gelmedi. Mayıs ayının son haftası fırtına buldum. Bu sene yazın geleceğini dair umudumu kaybetmek üzereyim.

Düzenli spor yapmayı umdum. Pek düzenli olmasa bile (düzenden kastım gün aşırı veya her gün koşmaktı) her hafta koştum. Bol bol yürüyüş buldum. Artık spor salonundan kurtuldum. Dışarıda koşu ve yürüyüşe başladım.

Üç kitap okumayı umdum. Umduğumu da buldum. Uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı kitabını okudum. Bu kitapla birlikte içinde savaş olaylarının anlatıldığı, cepheyi konu alan kitapları sevmediğimi keşfettim. Askerlerin hayatlarını, siperlerin arkasında yaşadıklarını gözümde canlandıramıyorum. Bunun dışında Sabahattin Ali'nin Bütün Hikayeler adlı kitabını okudum. Oldukça sevdim. Ay kapanışını M. Kemal Atatürk ile yaptım.

Artık yeşil çay içmeyi ummuyorum. Çünkü geçen dört ayın ardından yeni bir alışkanlık edindim. Her sabah kahvemden sonra yeşil çay içiyorum. Yeşil çay dengeli tüketildiğinde oldukça yararlı. Kahve demişken günlük içtiğim kahve sayısını düşürdüm. Artık günde iki bardaktan fazla kahve içmiyorum.

Su içme ile ilgili umutlarım oldum olası var. Bulduklarım ise içler acısı. Tam böyle umutsuz bir söz öbeği sonrası bu ay enteresan şeyler olduğunu söyleyebilirim. Su içme oranımı arttırmayı başardım. Sağda solda devamlı iki litre su için söylemlerine kulak tıkadım. İdrar rengini baz alıyorum artık.

Mayıs ayında geçen sene umduğum şeyi buldum. 2018 yılının sonuna doğru 2019 yılında bir iş bulacağım demiştim ve gerçekten de öyle oldu. Haziran ayında başlayacağım bir yeni bir işim var artık.

Mayıs ayından sağlık umdum. Çünkü havaların dengesizliği yüzünden tanıdıklarım hep hastaydı. Küçük bir hastalık buldum. Bu süreçte ya koşup bu hastalığı atlatırım dedim; ya da yorgan döşek yatarım. Şanslıydım sanırım. Koşu sonrası yorgan döşek yatmadan atlattım gitti. Bu arada tuhaf bir şey oldu. Hastalanacağımı hissettiğim an canım dereotu çekti. Normalde dereotunu pek sevmem. Hani derler ya kırk yıl yemesem aklıma gelmez. Öyle işte. Hafif seyreden hastalığı atlatana kadar demet demet dereotu yedim. Sonradan araştırdım. Meğer dereotunda bol derece C vitamini varmış.

Mayıs ayında Haziran ayında çıkacağım tatilin hayalini kurdum. 31 Mayıs itibariyle tatilime kavuştum. Deniz, güneş, bol muhabbet...

Şimdilik anlatacaklarım bu kadar. Bu ay ne umdum ne buldum yazısı hayli enteresan oldu. Çünkü bunu havuz başında şezlonga uzanmışken, Krakow'dan aldığım not defterime yazıyorum. Muhtemelen bilgisayar başına geçip, blog yazısı olarak yazarken hataları düzelteceğim. (düzelttim)
Bu yazının orijinal haliyse bir hatıra olarak not defterimde kalacak.

Bir sonraki ne umdum ne buldum yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

15:57 / 02.06.2019 / Kuşadası- İzmir

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Mayıs 2019

Karınca Kafe


Burası hayalleri büyük kendisi küçük bir kadının kafesi. Her sabah kapılarını umutla açtığı kafesinde, ilk önce mis kokulu bir çay demler kendine bu küçük kadın. İnce belli bardağında çayını yudumlarken bir yandan kafesine o gün misafir olacak insanlar için çörekler hazırlar. Çöreklerin kokusu dükkanın dört bir yanını sarmışken çöreklere eşlik edecek kahve tanelerini çeker, çörek kokusuna mis gibi kahve kokusunu da ekler.

Beş adet beyaz masanın çevresinde yer alan mor ve hardal rengi koltukları, masaların üzerinde taze çiçeklerin olduğu vazoları, duvarlarında kadının kendi çizdiği korkuluk resimleri, fonda 50'li yılların Fransız şarkılarının çaldığı, kapının girişinde el emeklerini sergilediği küçük bir rafı, bir duvarında ise boydan boya kitaplığı olan bir kafedir bu.

Kafenin ilk müşterisi mis gibi çöreklerin kokusuna dayanamayan, balkondan sepetini aşağı sallandıran tatlı bir teyzedir. Kadın sepetin içine çöreklerinin dışında bir kitap bırakır. Her hafta bu tatlı teyze okuduğu kitabı sepetine koyup aşağı indirirken, sepeti yeni bir kitapla yukarı çekmenin mutluluğu yaşar.

Bu kafede kitaplar bedavadır. Kafenin misafirleri bunu bilir. Bazısı kahvesini yudumlarken okur kitabını. Bazısı ise yanına alır. Kitabı bitirenler yazılı olmayan bir kural varmışcasına, kitapları aldıkları yere geri bırakırlar. Bazı misafirleri ise bir kitapla gider iki kitapla döner. Böylelikle kitapların sayısı gün geçtikçe çoğalır. Bu kafede özel günlerde, gelen misafirlere kitap hediye edilir.

Kafenin misafirleri olmadığı zamanlarda kadın bilgisayarını pencere kenarındaki masanın üstüne koyar. Kendisine koca bir fincan kahve doldurur. Uçuşan eteklerini ve saçlarını toplar. Sandalyesine yerleşir. Sandalyesinin ayak ucunda yatan köpeğinin başını okşar bir süre. Kocaman bardağında onu bekleyen kahvesini yudumlarken yeni yazıları yazar. Bazen gözü yoldan geçenlere takılır kalır. Yazı yazmayı bırakıp, yoldan geçenleri izlemeye başlar. İzledikçe yeni hikayeler gelir aklına.

Her hayat ayrı bir hikaye barındırır bünyesinde. İşte bu da karınca kafenin ve onu çok seven sahibinin hikayesidir.

Devam edecek...


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Mayıs 2019

Kahve Bahane #43


Bu kahve bahane yazısı Nasa'nın kampanyası gibi adınızın yazılmış olduğu çipi uzaya götürmeyebilir; fakat üç dakikalığına Yasemin'in renkli dünyasında keyifli bir gezintiye çıkaracağını garanti eder.

Size anlatacaklarım var. Mayıs ayından beri oldukça hareketli günler geçiriyorum ve bunu bloguma en kısa zamanda yazmalıyım diyorumdum. Koşuşturmamdan fırsat bulmuşken hemen yazıp yaptıklarımı ölümsüzleştirme zamanı.

Yazısın ana teması yine yaptım. Peki ne yaptım? İstifa ettim. Böylelikle çalışma hayatımın en kısa çalışma periyodunuda anılarıma eklemiş oldum. Siz benim daha önceki istifa hadiselerime aşinaysanız, yok artık Yasemin diyebilirsiniz. Yok biz değiliz diyorsanız işte tam da buraya bir tık yaparak sil baştan adlı yazımda daha önce türlü türlü şekillerde nasıl istifa ettiğimi okuyabilirsiniz.

Çevremdekiler; "Yasemin gün geçmiyor ki hayatında bir aksiyon olmasın." diyorlar. Adamlar haklı. Şimdi gelin neden, niçin beş aydır çalıştığım şirketimden istifa ettim onu anlatayım. (İstifa ettiğim şirketin dünya sıralamasında ilk 100 içerisinde olduğunu da dip not olarak yazalım.)

Öncelikle başıma olumsuz bir şey gelmedi. Prensesler gibi işe gidip geliyordum. İş yerinde de beni ciddi derecede rahatsız eden bir hadise yoktu. Eee ne oldu rahat mı battı. Battı sanırım. Mayıs başı başka bir şirketle görüştüm. Oradaki iş yükü pek bi hoşuma gitti. Daha fazla sorumluluk alabileceğim kanısına vardım. İki gün içinde de yeni şirketime evet, eski şirketime de güle güle dedim. "Delisin sen" dediler. "Böyle büyük bir şirket bırakılır mı? İş yükün az diye, daha fazla iş olsun diye iş mi değiştirilir?" dediler. Dediler de dediler. İnsanoğlu sonuçta. Eleştirmeye bayılır. Ben ise kendim için en iyisini seçtiğimi bilmenin gönül rahatlığıyla karşımdakilere tebessüm ettim. Ayrıca bu sefer ingilizce mülakatım harika geçmişti. Görüşmeden çıktığım an artık ingilizce ile bir sorunum olmadığını fark ettim. Görüşmeye gittim gün benim için bir milattı. Şimdi eskiden olan çekingenliğimi fazlasıyla yendim. Artık yıllardır beklediğim öz güvene sahibim.

Geçen Cuma iş yerimde son günümdü. 5 ayda pek bir sevilmişim bunu gördüm. Yanımda Fransız takımında çalışan bir Polonyalı vardı. Cuma günü elinde bir gülle geldi. Takım arkadaşlarım da bana hediye olarak hesap makinesi ve çikolata almışlar. (İşe girdiğim günden beri söyleniyordum. Muhasebeciyiz biz ama bir hesap makinemiz bile yok. Artık yeni iş yerimde bir hesap makinem olacak.) Ayrıca takımdakilerin yazdığı mini mini notların olduğu bir kart aldım. Duygulandım açıkcası. Ben sessiz sedasız bir gidiş planlarken veda konuşması yaptırdılar. O gün anılar heybeme güzel şeyler ekledim.




Takım liderim istifa ettiğim günden ihbar süremin bitimine kadar; "Yasemin geç değil istifanı geri çekebilirsin. Sana farklı bir pozisyon ayarlayabilirim" dedi. Son gün veda ederken, "istediğin zaman benimle kontak kurman yeterli, kapımız sana her zaman açık bunu unutma" dedi. Bunları duymak güzel.

Güzel anılarımı, hediyelerimi yanıma aldım. Bilgisayarımı kapattım ve içim rahat bir şekilde, kafamda hiçbir soru işareti olmadan oradan ayrıldım.

Şimdi Haziran ayının 17'sine kadar izinliyim. Bu cuma bir aksilik olmazsa Türkiye tatilim başlıyor. İçimde hem Türkiye'ye gidecek olmanın telaşı hem de döner dönmez yeni işe başlamanın heyecanını taşıyorum.

Daha öncede yazmıştım. Yine yazıyorum. Güzel dileklerinize ihtiyacım var. Eksik etmeyin.

Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.