29 Mayıs 2020

Koşmasaydım Çekemezdim


Merhaba sevgili okuyucu. Az sonra göreceğin güzelliklerin hepsini koşmama borçluyum. Koşmasaydım Yazamazdım der Haruki Murakami. Bir zamanlar onun kitabından etkilenip kaleme aldığım yazıyı ve mikro öykümü okumak istersen yukarıda gördüğün renkli yazıya tık yapman yeterli. Ben de bu yazıyı sizlerle buluşturmamı koşmama borçluyum. Koşmasaydım çekemezdim. Çekmeseydim de böyle bir yazı yazamazdım. Aslında bu sefer yazıdan çok görselin olduğu bir paylaşımla seni baş başa bırakmak istiyorum. Hepsi farklı günlerde, Krakow'nun parklarında beni büyüleyen karelerden oluşuyor. Hiçbirinde filtre yok. Bu çekimlerin amatör birinin elinden çıktığını unutma. O an ne gördüysem onun ekrana yansıması içeriyor bu kareler.

Güneşin doğuşunu karşılayan çalı çiçeklerini, baharın müjdecisi olan papatyaları, göklere uzanan beyaz çiçekleri, çimlerin arasından kafasını uzatan minik çiçekleri ve daha fazlasını görmeye hazırsan ekranı kaydırmaya başlayabilirsin. Ama dur! Gitmeden önce seninle minik bir sır paylaşacağım. Fotoğrafları hızlıca geçmezsen, içlerinden birinde koşu yolumun üzerinde keşfettiğim dev salyangozu görebilirsin. O benim için Alice Harikalar Diyarındaki karakterlerden biri. Yolunu kaybedip bu parka gelmiş; onu kimse fark etmesin diye yakınına gidince kendisine bir ağaç kabuğu görünümünü vermiş. Ve sadece büyük bir hayal gücü olanlara kendini gösteriyormuş. Bakalım sen bu dev salyangozu görebilecek misin? 
Eğer göremediysen üzülme, herkes şirinleri görmek zorunda değil; böyle düşün ve ilerlemeye devam et. Az kalsın unutuyordum bıkmadan ilerlersen yazının sonunda seni tatlı bir sürpriz bekliyor. 
Şimdi, hazırsan başlıyoruz.














































Paylaş:

23 Mayıs 2020

Kahve Bahane #Düşüş


Dün gece yatarken yarın güzel bir kahve bahane yazısı yazayım dedim ve ilk paragrafı kafamda yazdım. Yazdım yazmasına da bir yere not almayınca o havalı giriş bir karahindiba misali puf oldu aklımdan uçup gitti. Elimde de böyle saçma sapan bir giriş kaldı.

Evde olmanın vermiş olduğu rahatlıktan mıdır bilinmez, yazmayı devamlı erteliyorum. Hayat, yavaş yavaş normale dönerken bizim şirket bizi geri çağırmama konusunda pek bir istekli. Bu durum benim de işime geliyor açıkcası. Evde çalışmaya alıştım. Hatta daha verimli çalışıyorum. Tek sıkıntım az hareket ediyor olmak. Konforumu bozacak ses yok, sağda solda dolaşan insan yok. Böyle olunca da dur bir kahve molası verip mutfağa kaçayım demiyorum.

Hareketsizlik türlü sıkıntılara gebe. Bunu bir nebze aşabilmek için kendime akıllı saat aldım. Aslında 4 sene önce Mi 2 band almıştım ve çok memnundum kendisinden. Fakat bu sene ekranı neredeyse okunmayacak duruma geldi. Yazıları soluklaştı. Üstüne şarj cihazını da ofiste unutunca yeni bir tane akıllı saat almak için kolları sıvadım. Pahalı olan markalara biraz göz gezdirdim. Telefonumla eşleşsin diye acaba bir Apple watch mı alsam dedim. Sonra ne gerek var o kadar para vermeye diyerek Mi 4 band almaya karar verdim ve aldım. Oldukça yerinde bir karar oldu. İsteklerimi fazlasıyla karşılıyor. Hareketsizlik uyarısını da açtım. Bir saat boyunca yerimde oturunca kolumda titriyor ve hadi kalk biraz yürü diyor. Henüz bisiklet ve koşu özelliğini kullanmadım.

Bir süre spora zorunlu ara vermek zorundayım. Neden mi? Krakow'un taşı toprağı altındır dediler. Ben de dur nasılmış dedim, geçen gün market dönüşü kendimi yerde toprağını öperken buldum. Nasıl oldu diye sorarsanız kaldırımdan mı düştüm, kaldırıma mı takıldım. Hiç emin değilim. Sendeledim, dengem bozulunca hayda gitti yumurtalar diye düşünmeye başlamıştım ki bir baktım yerdeyim. Sol kolum, bileğim ve bacağım ve ayağımdaki sızının yanı sıra 3 yumurta ve toz haline dönen cips paketini ile bu düşüşü tamamladım. Adeta buz patenindeki artistlik hareketler gibiydi düşüşüm. Ayağa kalktığımda da çok güldüm kendime. Hatta sonrasında aklıma geldikçe de güldüm. Az şişlik ve yer yer oluşan morluklarım var şimdi. İşin kötü tarafı sanırım bir süre koşamayacak olmam. Biraz fazla yürüyünce ayağımda ve dizimde bir ağrı oluşuyor. Daha önce bir sakatlığımı göz ardı edip koşmaya devam ettiğimde başıma gelenleri bildiğimden koşmaya hiç yeltenmiyorum. Ayağımdaki ağrı tamamiyle geçsin, o zaman sahalara dönerim.

Dünya değişiyor. İlkimler de değişiyor. Kışın Krakow'a dondurucu soğuklar gelmedi diye sevinirken, şimdi de bir türlü gelmeyen yaz yüzünden üzülüyorum. Sen baharsın bir kendine gel değil mi? Yok nerde. Geçen hafta sürekli esen bir hava, arada bir cee yapıp kaçan güneş ile Mayıs ayını bitirmek üzereyiz. Oysa ki bahar geldi diye, balkonu çiçeklerle doldurmaya başlamıştım. Şimdi akşamları hepsi üşüyordur. Hava bazı geceler 5-6 derece oluyor. Bu güzelim çiçekler ne yapsın!!!

Karantina sürecinde herkes kendini oyalamak için bir şeyler buluyor. Ben de kafayı çiçek alışverişi ile bozmuş durumdayım. Markete her gittiğimde kendimi bahçe reyonunun önüne buluyorum. Bugün sabah, bizim bey gerçeklerle yüzleş artık dedi. Kaç çiçeğin var?  Bir saydım, evde bakım bekleyin 41 canlı var. Bunlara maydanozum, nanem, fesleğenim ve domatesim dahil. Her sabah kahvaltıdan sonra, hepsinin halini hatırını soruyorum. Bakımlarını yapıyorum. Onlarla zaman geçirmek hoşuma gidiyor. Hatta tam şu an karşımda duran karanfillerim onlardan bahsettiğimi anlamış gibi, etrafa harika kokular saçıyorlar. Gel de sevme. Olacak iş mi?

Sevmek güzel şey, o yüzden bu sancılı zamanda siz de kendinize sevecek bir şeyler bulun. Evet bu bir yatırım tavsiyesidir. Neye mi yatırım? Tabii ki akıl sağlığınıza.

Şimdilik benden bu kadar. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevmeyi de ihmal etmeyin.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Mayıs 2020

Geçmişe Dönüş


İşte tam bu an zihnimden tamamen sildiğimi fark ettiğim bir zaman aralığını yeniden hatırladım. En depresif, en dipte hissettiğim zaman dilimlerinden biri. Üzerinden nereden baksan yirmi sene geçmiş. Bunu bana hatırlatan bir şarkı oldu. Bu şarkı beni bir albüme yönlendirdi. 2000'lerin çok da popüler olmayan albümlerinden biri.

Bir kokunun hatıraları canlandırdığı gibi, bu müzik de hatıralarımı canlandıracak diye umarken beklediğim gibi olmadı. Aksine bana sadece o zamanlardaki ruh halimi hatırlattı. O zaman diliminde nasıl hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum ama bunun sebebini, tam olarak neler yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Evim dediğim yerden bambaşka bir yerde yaşıyordum ve bununla ilgili hiçbir ayrıntı hatırlamıyorum. Küçük de değildim, lisedeydim.

Demek ki zihnim bunu hatırlamamayı ve ilişkili tüm hatıraları temizlemeyi tercih etmiş. Bunun elbette bir sebebi vardır ve buna saygı duymaktan hatta buna teslim olmaktan başla bir şansım yok. Ayrıntıları hatırlamak gibi bir gayem de yok. Beni şaşırtan şey, bu yoğun duyguları bende yaratan tüm bu yaşanmışlıkların zihnimde sadece bir şarkı, bir albümle hatırlanıyor ve ortaya çıkıyor olması.
Beni şaşırtan şey, bu albümü dinlediğimde tıpkı yirmi sene önce hissettiğim gibi depresif, kaybolmuş, çaresiz hissediyor olmak. Rastgele denk geldiğim bu albümün zihnimin unutmak için çabaladığı bir zaman dilimindeki hislerimi açığa çıkarıyor oluşuna şaşırıyorum. Dinlerken şaşırıyorum, şaşırırken dipte ve çaresiz hissediyorum. Elimden başka hiçbir şey gelmiyor. Depresif hissetmeme şaşırıyorum. On yedi yaşındaki ruh halimi otuz yedi yaşımda sadece bir albümü dinleyerek yaşıyor olmama şaşırıyorum. Şaşırdıkça daha depresif ve çaresiz hissediyorum. Çünkü şu anda da aslında o andaki kadar dipte hissediyorum. 

Hayatta arzu ettiğim şeylere ulaşıp ulaşmadığımı bile bilmiyorum. Çünkü ne istediğim, ne arzu ettiğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Sadece bu eski albümü dinleyip yirmi sene önceki o ruh halimi zihnimde yeniden canlandırıyorum. Belki de doğru bir şey yapmıyorum.

Ve bu albüm beni aynı grubun başka bir albümüne yönlendiriyor. Bu sefer de bambaşka bir zaman dilimine yolculuğa çıkıyorum. Yirmi değil, on altı yıl öncesine, daha da dipte ve hatta intihara en meyilli olduğum döneme. İntihar etmem için hiçbir sebep olmadığı döneme. Sadece öyle hissettiğim, okuduğum, dinlediğim, özümsediğim her şeyin beni buna yönlendirdiğini düşündüğüm bir döneme. O dönemle ilgili anılarım da çok net değil. Ama eminim ki o zamanlarda da beni bu kadar sarsacak, dibe itecek şeyler yaşamadım. Ya da yaşadım ve zihnim onları hatırlamak istemediğini için ilgili anıları çoktan silmiş.

İlk cümlemde söylediğimi düşünürsek, zihnim bazen bazı şeyleri unutmayı tercih ediyorsa, zihnime, beni ben yapan tüm yaşanmışlıklar birikimine nasıl güvenebilirim? Ya o beni başka biri olarak hatırlamak istiyorsa? Ben tam olarak neyim? Beni ben yapan şey anılarım, yaşanmışlıklarım, tecrübelerimse ve bu zihin bazı tecrübeleri filtre etmeyi tercih ediyorsa, ben aslında yaşadığım her şey miyim, yoksa beyin kıvrımlarımın filtre etmeyi tercih ettiği şeylerden mi ibaretim? Benim kişiliğimi oluşturan asıl şey beynimde küçük bir yer kaplayan filtre mi?

Sabah uyanıp bunu okuduğumda kendime soracağım soruyu da biliyorum. Filtre veya başka bir şey, ne fark eder?

Beni ben yapan şey geçmişim mi? Yoksa gerçekten şu anki hissiyat durumum mu?
Bu sorunun gerçek cevabını almak bana nasıl bir katkı sağlar? Ya şu anki halet-i ruhiyem geçen hafta içinde yediğim içtiğim şeyler üzerine temellenmişse? Ya öyle değilse ve geçmişte yaşadığım tüm olumlu olumsuz anılar beni ben yapan şeyse? Beni ben yapan şeyin ne olduğunun ne farkı var ki bu noktada? Ben benim, bunun sebebinin ne olduğunun ne önemi var. Önemi olan şey bundan sonra ne olacağım, nasıl değişeceğim, neleri hatırlayıp, neleri unutmayı tercih edeceğim. İllaki bazı şeyleri unutmak işime gelecek, ruhsal sağlığımı korumak için olsun, sadece unutmak istediğim için olsun. Bu hatırlamadığım ya da unutmayı tercih ettiğim şeyler de benim bir parçam olarak kalacak, benliğimin olumlu ya da olumsuz gelişmesine katkıları olacak. Şu andan sonra sorabileceğim tek soru: Ben şu an kim olduğumu bile bilmiyorken ileride ne olacağımı nasıl bilebilirim?


*Bu yazı geçen hafta posta kutuma geldi. Ben sadece sahibinin iznini alarak blogumda yanınladım. 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Mayıs 2020

Akis #Bahar


Tüm yıl özlemle beklenen bahar ayını kapalı kapılar ardında geçirmek pek keyifsiz. Bu keyifsizlik yüzünden yazılan yazılar kısa ve yüzeysel. Herkes depresyon hırkasını giymemek için büyük bir çaba sarfediyor. Böyle geçip giderken zaman, Nisan ayının bloga yansıma için ben yine kolları sıvadım. Bu ay heybemde ortaya dökülecek pek bir şey yok. Çoğu zaman yapılanlar keyif vermiyor. Bazen hangi günde olduğumuzu anımsamak için takvim yapraklarına ihtiyaç duyuyorum.

Neler Dinledim? 


Bu ay ne dinledim köşesi yetim kaldı. Evden çalışmaya başladığımdan beri müzik dinlemediğimi fark ettim. İş yerinde ortamdan soyutlamak için tüm gün kulaklık kulağımda çalışıyordum. Şimdilerde kendimi bir yerden soyutlamak zorunda değilim. İşte, home office çalışmanın bir güzel yönü daha. Ara sıra müzik dinlesem de bu ay devamlı dinlediğim bir parça yok.

Neler İzledim?

Bölük pörçük izlemeler yaptım bu ay. Sanırım en fazla Mesut Süre'nin videoları izledim. Rabarba Talk ve İlişki Testinin izlemediğim bölümü kalmadı. 

Ahlat Ağacı'nı izledim sonunda. İki gün süren serüveni başarı ile tamamladım. 

Unorthodox adlı dizi de bayağı konuşuluyordu. Yine ilgiyle izlediğim bir yapıt oldu. Farklı bir dinin ritüellerini görmek enteresandı. Bazı yerlerini izlerken gerçekten bu böyle mi oluyor demekten kendimi alamadım. 

La Casa de Papel takipçisi olduğumdan yeni gelen sezonu da bir solukta izledim. Lakin ilk sezonun verdiği keyfi sonraki sezonları vermiyor. Bakalım bir sonraki sezon da neler olacak? 

İşe Yarar Bir Şey, tam bir sanat filmi. Yavaş akıyor ama akıyor. Filmi izlerken o trende siz de varmışsınız gibi. Sanki tam olarak yan koltukta oturuyormuşsunuz hissini yaşatıyor. 

Neler Okudum? 


Bu ay okuma eyleminden keyif alamadım. Sanırım bu yüzden fazla kitap bitiremedim. Yeri gelmişken, eski yazılarıma gelen bir yorum üzerine bir hatırlatma yazmak istiyorum. Ben bunları not niteliğinde yazıyorum. Neden kitap hakkında bir şeyler yazmıyorsun diye eleştirenlere yanıt niteliğinde olsun. Buradaki amaç kitap içeriklerini size anlatmak deği. Sadece bir iki kelime ile okuduğum kitapları özet geçmek.


1- Mutlu Olma Sanatı - Bertrand Russell

Bazen bir yerde kitaba dair bir alıntı okuyorum ve olanlar oluyor. Kendimi bir anda kitabı okurken buluyorum. Bu kitap da onlardan biri. Enerjimizin düşük olduğu bu günlerde okunabilecek bir kitap. 

2- Ay'a Yolculuk - Jules Verne

Bu kitap pek bir övülüyor. Geçen sene başlayıp, daha başındayken yarım bırakmıştım. Sonra bir şans vermek istedim kendime. Ve bu ay kitabı yeniden elime aldım. Bu sefer kitabı bitirdim bitirmesine lakin o çok övenler tayfasına dahil olamadım. Olmadı.

3- Babalar ve Oğlullar - Ivan Sergeveviç Trgenyev

Blog Sözlük okuma grubu için seçtik bu kitabı. Ben de bu vesile ile okumuş oldum. Rus yazarları okumayı seviyorum. Ay'a Yolculuk kitabından sonra ilaç gibi geldi. 

4- Bir Sarı Çiçek - Julio Cortazar

İşe Yarar Bir Şey adlı filmi izlerken duydum ismini. Hemen not aldım. Ve bu sayede Cortazar ile tanıştım. Kısa hikayelerini ben beğendim. İlerleyen zamanlarda daha fazla Cortazar kitabı okuyabilirim.

5- Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali'nin sevilen kitaplarından biri Kuyucaklı Yusuf. Türk filmi tadında. Baştan sona Yeşilçam kokuyor.  Eski ama içten, abartılı ama gerçek. 

Bende özetle durumlar bu. Evde kal diyorlar kalıyoruz lakin Bahar geldi de geçiyor. Bunu ne yapacağız hiç bilmiyorum.
 
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Nisan 2020

Kahve Bahane #14 Gün


Kahve bahane, milkshake şahane. Çünkü bu yazıda kahve yerine bana çilekli milkshake eşlik ediyor. Böyle afili bir ismi olduğuna bakmamak lazım. Altı üstü süt, çilek ve vanilyalı dondurmanın karışımı. Tadı mı? Bence oldukça güzel.

Karantina günlerinde herkesi bir mutfak sevdası sardı. Ekmek yapanlar, yeni tarifler deneyenler; gün geçtikçe çoğalıyor. Demek ki insanoğlu sıkıldıkça mutfağa uğramaya yatkın. Bu güzel bir şey aslında. Dışarıda yemek yemek hem keseye hem de sağlığa zararlı. Evde yaptığımız şeylerin içinde neler olduğunu biliyoruz ve bir akşam yemeğine verdiğimiz parayla bir haftalık mutfak alışverişi yapabiliyoruz. Tam bir Pollyanna gibi konuştum.

Mutfakta vakit geçirme sevdasına kapılanlardan biri de benim. Evde daha fazla zaman geçirmeye başlamışken Türk yemekleri yapıp duruyorum. Malum bizim mutfağımız güzel olmasına güzel de biraz uğraştırıcı. Bu durumun hem iyi hem de kötü tarafı var. Mutfaktan mis gibi yemek kokuları çıkarken, onlara kayıtsız kalıp yemeden duramıyorum. Bu dönemde de kilo alma riski var.

Kilo herkesin korkulu rüyası. Fakat bu süreçte insan nasıl mutlu hissediyorsa öyle yaşamalı mottosunu savunanalardanım. Bu durumda diyet yapıp, kendini aç bırakıp, hane huzurunu kaçırmak pek alık karı değil. Huzur öncelikli olmalı.

11 Marttan bu yana karantina uygulaması Polonya'da devam ediyor. Aradan geçen bir buçuk ayda kilo almadan süreci yürüttüm. Evde spor yapıyorum. Bu hafta başı parkları yeniden kullanıma açtılar. Bu sabah güne 4 km koşu ile başladım. Böyle giderse kilo almadan bu tempoda ilerleyebilirim.

Hayat tempomuz yavaşlamışken, onu hareketlendirmek adına bir girişimde bulundum. Bakın başıma neler geldi. Uzunca bir zamandır köpek sahibi olma fikri aklımdaydı. Hazır evdeyken bu süreci daha iyi yürütebilirim dedim ve evlat edinmek için köpek aramaya başladım. Arayışım oldukça kısa sürdü. Dokuz aylık bir bebek, evdeki kedi ile anlaşamadığı için yeni bir yuva arıyordu. Gittik, köpeği gördük ve çok sevdik. Tamam dedik. Evin yeni üyesini bulduk. Bir hevesle tüm eşyalarını aldık, eve geldik. Aramız çok iyi olmasına rağmen bizim ufaklık etrafın sesine ayak uyduramadı. Daha önce yaşadığı ev sakin bir yerdeydi. Bu yüzden sanırım, her ses onu tedirgin etti. Öyle çok havladı ki, onu sakinleştirmek epeyi zor oldu. Kucağımda uyurken bile bir anda deli gibi camın önüne gidip havlamaya başlıyordu. Dedim gün içinde havlasın sorun yok. Ama gelin görün ki gece olunca da hiç susmadı. Bütün gece o havladı ben de onu sakinleştirmeye çalıştım. Tabii böyle geçen günlerin ardından komşular kapıya dayandı. Biz de gözümüz yaşlı, küçük beyi eski evine geri götürmek zorunda kaldık. Oysa ki karşıma alıp anlattım ona. Dedim ki " Bak bu evde kalırsan krallar gibi yaşarsın. O eve dönersen o toroman kediyle köşe kapmaca oynarsın." Dinlemedi beni. Dinlese bile anlamamış olabilir. Bu kısa köpek macerası, bir demo niteliğinde oldu. Sahiplenmeden önce köpek sahibi olan blogger arkadaşlarımla da konuştum. İşin en zor kısmı tüyü dediler. Gerçekten de öyleymiş. Bizimki çok kısa tüylü olmasına rağmen ev bir anda tüyle kaplandı. Köpek işi titiz olanlara göre değil. Bunu anladım. Şimdi yeniden böyle bir macera için hazır değilim.

14 gün diye başladığımız bu karantina günleri uzadıkça, maceralı bir hayat yaşamak da zorlaşacak gibi. İş ve market arasında geçip giden bir ömür. Aslında bu duruma alıştım. Yani haftaya ofise gelin derlerse; yok ya ne gerek var biz böyle gayet iyiyiz diyebilirim.

Genel olarak keyfim yerinde. Nadiren kendimi depresif hissediyorum ki sürekli evde olmanın getirdiği yan etkilerden biri bu. Bu yüzden fazla umursamıyorum. Modumu yükseltecek şeyler buluyorum. Hiç olmadı elime cifi alıp her şeyi cifliyorum. Depresyondan eser kalmıyor.

Gezip görmedikçe, sosyalleşemedikçe yazılacak pek fazla bir şey de olmuyor maalesef. Mesela geçen hafta bir kek denemem vardı. Ama ondan bu yazıda bahsetmek istemedim. Bir sonraki yazıya da konu kalsın diye sakladım onu. Sonuçta zaman idareli kullanma zamanı. Karantina günlerinde konu bulmak altın değerinde.

Bende durumlar öyle. Sizde nasıl? Umarım sizin orada da durumlar iyidir, iyi olmasa bile iç güveysinden hallicedir.

Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve sağlıklı kalın.
Kendiniz mutlu edecek uğraşlar bulmayı ihmal etmeyin.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Nisan 2020

İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar #2



Daha önce yedi yazarın ölümlerine ilişkin İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar başlığı altında bir yazı yazmıştım. Yazarların hayat hikayeleri okumayı seviyorum. Hazır bol bol vakit varken yeni araştırmalara yelken açtım ve İlginç Ölümlere Sahip Ünlü Yazarlar yazısının devamı niteliğinde olacak bir yazı hazırlamak için kolları sıvadım. Ortaya enteresan bir liste çıktı.

Sırça Fanus kitabında yaşadığı depresyonu ayrıntılı bir şekilde ele alan Sylvia Plath, 30 yaşında kendi hayatına son verir. İlk şiirini sekiz yaşında babası öldüğünde yazar. Sonrasında geçirdiği bunalımlı dönemler, mutsuz bir evlilik, intiharına zemin hazırlar. İki kez intihar etmeyi dener ama başarısız olur. Bazı kaynaklarda aslında kurtulacak şekilde intihar ettiği yazılıyor. Fakat son denemesinde bir şeyler ters gider ve cansız bedeni çocukların bakıcısı tarafından bulunur. Sabah erken saatte kalkarak çocuklarının uyudukları odaya kurabiye ile süt bırakır ve odanın kapısından içer gaz sızıntısı olmayacak şekilde bantlar. Sonra gazlı fırının gazını açar ve kafasını fırının içine sokar. Daha önce yüzleşemediği ölümle yüzleşir. 1963 yılında yaşanan bu olay günümüzde beyaz perdeye " Sylvia" ismiyle taşınır.

Osmanlı zamanında İstanbul'da bir intihar modası başlatan gazeteci, çevirmen Beşir Fuad herhangi bir edebi eser yazmadı. Bunun yerine iyi bir biyografi ve eleştiri yazarı olarak edebiyat çevresinde yerini aldı. 35 yaşında, intiharına ilişkin bilimsel verileri geride bırakarak hayatına son verdi. Evinde bileklerini keserek intihar etti. Bileklerini kestikten hemen sonra yaşadığı deneyimi son nefesine kadar kağıda döktü. O dönemde intihar kavramına yabancı olan İstanbul ahalisi bu haberden çok fazla etkilenince olanlar oldu. İntihar vakalarında hatırı sayılır bir artış meydana geldi. Beşir Fuad bedenini kadavra olarak bağışlamak istedi fakat bu dileği yerine getirilmedi. Şimdilerde mezarının nerede olduğu da bilinmiyor.



Yaşadığı dönemde Rusya'da oldukça popüler bir şair olan Sergey Yesenin 30 yaşında kendi isteğiyle hayata veda etti. 9 yaşından beri yazmış olduğu şiirleri ona hak ettiği ünü kazandırdı fakat geçirdiği bir psikolojik rahatsızlığa yenik düşerek şöhret basamaklarını tırmanmayı bıraktı. Otel odasında kendi astı. Bu olaydan daha enterasan olanıysa bir gün önce bileklerini keserek kendi kanıyla son şiirini yazmasıydı. Ölü bedeninin yanında kendi kanıyla yazılmış şiiri bulundu. Dönemin hükümeti uzunca bir süre şiirlerinin yayınlanmasını yasakladı. Sergey Yesenin'in dilimize çevrilmiş üç şiir kitabı bulunuyor.



Ejderha Dövmeli Kız adlı kitabın yazarı Stieg Larsson bilinçli olarak hayatına son vermek istemediyse de trajik bir olay sonrası öldü. 12. yaş gününde kendisine hediye edilen daktilo sayesinde yazmaya gönül veren, buna rağmen hayattayken hiçbir kitabı basılmayan bir yazar Stieg Larsson.
50 yaşında iş yerindeki asansörün bozuk olması nedeyle merdivenli kullanan yazar, ofisinde vardığında kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Kalbi yedi katı çıkmaya dayanamadı. Yazmış olduğu kitaplara ilişkin taslaklar bir sene sonra bilgisayarında bulundu ve ölümünden sonra dört kitap sahibi oldu. 

Romantik şiir akımının öncüleri arasında yerini alan Thomas Chatterton gençliğin vermiş olduğu cahilliye yenik düştü. Orta çağ şiirlerinden esinlenerek yazdığı şiirleri yüzünden eleştirildi ve gerekli ilgiyi görmediğini düşündü. Thomas için işler yolunda gitmedi ve parasız kaldı. 17 yaşında, Londra'da kiralamış olduğu çatı katındaki odasında, açlığın getirmiş olduğu bunalımla arsenik içerek intihar etti.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Nisan 2020

Akis #Şüreka


Geçen ayın yansıması ile geldim burdayım. Can sıkıntılarından, üzücü haberlerden ve salgından bahsetmeyeceğim. Zira gün içinde bu olmusuzluklara oldukça maruz kalıyoruz. Bazı zamanlar bunlardan tamamen sıyrılmak lazım. Ben de geçen ay neler dinledim, neler izledim ve neler okudum diyerek bu gündemden biraz sıyıracağım kendimi. Eğer sen de beş dakikalığına nefes almak istersen bu yazı senin için.

Neler Dinledim? 

Ben banyoda müzik dinlemeyi çok severim. Banyoda müzik dinlemek için su geçirmez bir hoparlörümüz bile var. Mart ayında favorim Mipso grubunun seslendirdiği Marianne. Hafif retro, kendi halinde akan bir müzik. Sevdiğim bir müzik olunca, sevgili spotify'e aç bakalım bunun radyosunu diyorum. Bu sayede aynı tarzda yeni müziklerle tanışıyorum. Mipso'yu da böyle tanıdım. 

Neler İzledim?

Evden çalışmaya başladığımdan beri, kişisel bilgisayarım yan masada açık duruyor ve bir şeyler izliyorum. Aslında tam olarak izlemiş olmuyorum. Neredeyse hiç ekrana bakmıyorum, sesini duyuyorum. Vakti zamanında bana Ezel adlı diziyi çok övdüler. Ben de fırsat bu fırsat izleyeyim dedim. İçim şişti. Tam bitti dediğim yerde yeni olaylar patlak verdi. Youtube üzerinden izliyorum. 26. bölüme geldiğimde bir baktım yan tarafta altmışıncı bölümler var. Aman dedim. Bitmez bu dizi. Yarım bıraktım.

Bu hafta bir çılgınlık yapıp Bizimkiler adlı diziyi izlemeye başladım. Eski olmasına ve hiçbir aksiyon içermemesine rağmen bana çok keyifli geliyor. Şimdi çalışırken yan tarafta bana bizimkiler eşlik ediyor.

Netflix denizinde yüzmeyi de ihmal etmedim tabi.
100 Humans adlı bir tv programı izledim. Mizahi anlatımı ile 100 insan üzerinde yapılan deneyler oldukça enteresandı.

The Platform da izlenenler arasında yerini aldı. Ben ilgiyle izledim. Bana bir kitap okuyormuşum gibi geldi. Konuşma diyalogları bir kitap sayfasından çıkmış gibiydi. Nedense seveni olduğu kadar sevmeyeni de bol bu filmin. Ben sevenler kısmındayım.

Bunlar bitenler; bunların dışında Lucifer'i izlemeye başladım Fakat sevgili netflix Türkçe altyazısını bize eklememe konusunda pek bir ısrarcı. Türkçe alt yazısı olmasına rağmen Polonya'dan bağlandığımız için Türkçe alt yazı seçeneği çıkmıyor. İngilizce alt yazı ile izliyorum. Aslında bu bir nevi ingilizce pratiği de oluyor.

Evde fazlaca vakit geçirince izlenenlerin sayısında gözle görünür bir artış olmuş. Ben de yazarken fark ettim.

Neler Okudum?

Ne çok şey izlemişsin, kesin kitap okumaya vaktin kalmamıştır diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
Mart ayında toplam yedi kitap bitirdim.

1- Feniçka

Nietzsche'nin evlilik teklifini geri çeviren kadının hikayesini okumak isterseniz Feniçka'dan bir adet edinmeniz gerekiyor. Olay örgüsü pek güçlü olmasa da diyaloglar sayesinde kendini okutuyor.

2- Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe

Bu kitabı almamın nedeni Küçük Prense benzetilmesiydi. Konu bakımından değildi bu benzetme. Küçük Prens gibi bir çocuk kitabı olmasına rağmen her yaş grubundun okuması gerken bir kitap olduğu için. Yakın gelecekte kör olacak bir kız çocuğunun hikayesi var kitapta. Öyle saf, öyle dolu dolu ki. Yapabileceği ve yapamayacağı şeylerin listesini çıkartmasına ve üstlerini bir bir çizerken göstermiş olduğu olgunluğa bayıldım.

3- Dracula

Arada bir ingilizce kitap okuyorum. Dracula da onlardan biriydi. Kısa versiyonunu okudum. Daha önce Dracula'nın hikayesini bilmiyordum. Sürükleyici ve korku doluymuş. Bir çırpıda okudum bitti. 

4- Yaman Adam

Can Yayınları bir uygulamasını bedava yapınca, bakalım içinde neler var derken buldum Yaman Adam adlı kitabı. Behçet Necatigil çevirisi ile leziz bir kitaptı. Kitap, yanlış hatırlamıyorsam beş öyküden oluşuyor. 

5- Ferdi ve Şürekası

Halid Ziya'nın kitabı. Ayrıca yazı başlığımın isim babası. Şüreka ortaklar demek. Söylemesi keyifli bir kelime. Okurken sondaki a harfinin üzerinde şapka varmış gibi okumayı ihmal etmeyin. 
Kitabı günümüz Türkçesiyle okudum. Eminim ki günümüz Türkçesi ile okumak biraz anlam kaybına neden olmuştur. Fakat eski baskı ile okuyanların serzenişlerinden sonra böyle bir tercih yaptım. Kitap tam anlamıyla bir Türk filmi tadındaydı. 

6- Bir Alman'ın Hikayesi 

Naziler ile ilgili kitaplar okumak istiyorum. Ama öyle ders kitabı tadında olmasın diyordum. Öyle bir arayış içerisindeyken bu kitaba denk geldim. Kitabın kahramanı Nazi dönemini kendi anılarıyla anlatıyor. Yer yer sıkıcı olan kitabı bitirmeyi başardım. Keyif aldın mı derseniz, yok maalesef. Alamadım. 

7- Sevgili 

Bu kitabı da bir blogger arkadaşımda gördüm. Kitap ismi ve kitap kapağı yüzünden basit bir aşk romanı gibi geliyordu bana. Sonradan öğrendim ki Yılmaz Güney'in hayatını anlatıyormuş. İşte bu noktada dikkatimi çekti ve kitabı okudum. Kitapta isimler değiştirilmiş fakat Yılmaz Güney'in hapisane zamanı, sinemadaki filmleri için olan savaşı, ikinci eşiyle tanışması ve ülkeyi terk edişi birebir aynı şekilde ele alınmış. 
Okuma bakımından oldukça verimli bir ayı geride bıraktım. Ve aynı hızla Nisan ayı okumalarıma başladım. 

Yazıyı yazmam, gözden geçirmem ve bir fotoğraf eklemem (görsel için parkımızda baharı selamlayan çiçekleri seçmem) yaklaşık bir saatimi aldı. Bu bir saatte kendimi gündemden soyutlamış oldum. Şu an keyifli hissediyorum.Umarım ki siz de bu yazı sayesinde beş dakikada olsa gündemden soyutlanmışsınızdır. 

O zaman ne diyoruz; bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın. 
Sabah yüzünüzü yıkadıktan sonra aynadaki yansımanıza günaydın demeyi de ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Mart 2020

Kahve Bahane #Korona Günlerinde Aş


Kahve bahane yazılarının temeli huzura dayalı olduğundan mütevellit, yazılamadı. Bu sıralar kafamın içindeki kelimeler, boş çöllerde nereye gideceğini bilmeden dolanan çalı çırpı misali. Hal böyle olunca da kahve bahane yazılarının boynu bükük kaldı. Blogumu daha fazla boşlamaya gönlüm razı olmadı. Sonuç ortada.

Korona yukarı, korona aşağı derken, mevcut sorunlarımızdan bir miktar uzaklaştık. Yerine yepyeni dertlerimiz oldu. Eskiden tamı tamına yirmi bir gün önce, sabah sıcak yatağından ayrılıp kim işe gidecek, akşam eve gidince ne yemek yapacağım diye dertlenirken, şimdi adımımı dışarı atabilmek, market alışverişine gitmek bile bir lütuf oldu. Hafta sonu gelse de evi bir silip süpürebilsem derken, sıkıntıdan her yeri cifler oldum. Six pack olayına hiç girmiyorum.

Beni uzun zamandır takip edenler bilir, bir iş yaparken bir anda aklıma gelir blog yazılarım. Birçok yazımın temelini temizlik veya ütü yaparken atarım ben. Yine bir gün elimde cifim, evde fellik fellik gezerken aklıma türlü düşünceler geldi yerleşti.

Sen kalk! ortalama 70-80 (bizim baba tarafı biraz uzun yaşıyor) yıllık yaşam döngünde korona denen virüse denk gel. Bu nasıl bir bedeviliktir. Ha bu satırları okuyorsan sen de bahsettiğim bedevilerden birisin demektir. Ortalık öyle bir hal aldı ki kendimi bilim kurgu kitabın içinde yaşayan bir karakter gibi hissediyorum. Sonu belirsiz, bir kısım isyanda, bir kısım tam olarak kabullenişte. Ben bunun neresindeyim? Umutlanmak istiyorum fakat gidişat pek bir sevimsiz geliyor bana.

Bu sevimsizlik içinde bünyeme iyi gelecek aktiviteler bulmaya çalışıyorum. Neredeyse tamamen hareketsiz bir yaşam stilinin göbeğindeyiz. İnsan da tuhaf bir varlık. Yayılmaya bayılır. Home office çalışsınca günün büyük bir kısmı yine sandalye tepesinde geçiyor. Ondan arta kalan zamanlarda o koltuk senin, bu koltuk benim dememek için elimden geldiğince evde hareket etmeye, spor yapmaya özen gösteriyorum.

Beden sağlığı önemli fakat bu durumda ruh sağlığını koruma dürtüm daha ağır basıyor. O yüzden canım cips yemek istiyorsa hiç affetmiyorum. Kahvaltı masasında uzun bir aradan sonra nutella var. Hunharca tüketmemeye özen göstererek kendimi bu zor günlerde biraz şımartıyorum. Oldukça az haber okuyorum. Çünkü okuduklarım, sosyal medya paylaşımları beni olumsuz etkiliyor. Okuduğum haberlerden etkilendiğim için birkaç gün pek sevimsiz zamanlar geçirdim.

Bir başka aktivitem ise mutfakta uzun uzadıya yemek yapmak. Yazının başlığı da oradan geliyor. Korona Günlerine Aş. Gabriel Marquez'in okunması zor kitabı olan Kolera Günlerinde Aşk adlı kitabından esinlendim. Zira ülkece bu aralar tek derdimiz karantina çıkarsa aman aşsız kalmayalım. Benim sloganım belli. Un varsa sorun yok!

O zaman ne diyelim; stoğunuzdan un, hanenizden sağlık eksik olmasın.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Elleri köpürtürken aynada kendinize gülümsemeyi ihmal etmeyin.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:
Fotoğrafım
Mam na imię Yasemin. Jestem z Turcji. Mieszkam w Stambule, a teraz w Krakowie. Mówię po turecku i angielsku znam też trochę po polsku. Z zawodu ksiegowa. Moje ulubione słowa oczywiście :) Interesuję się literaturą i sportem. Lubię kawę. Uwielbiam mój rower.