14 Şubat 2018

Kahve Bahane #14


Neredeyse iki haftadır kahve bahane serisi için yazı yazmadım. Tesadüfe bakın, serinin 14. yazısını yazmak 14 Şubat gününe kısmetmiş. Peki bu süre zarfında klavye üstündeki minik tuşlara basan parmaklar boş mu durdu? Tabii ki hayır. Çünkü benim ruhum ve bedenim hiçbir şey yapmadan duramaz. Sıkılır. Öyle saatlerce televizyon izleyemiyorum örneğin, bir film çok uzun olursa sıkılıyorum. Televizyon benim için bir şeylerle ilgilenirken bana eşlik eden gürültüden öteye geçmiyor.

Türkiye'nin sabah kuşaklarında var olan saçma programlara benzer programlar var Polonya'da da. En popüler olanları ise eşlerin birbirini aldatırken bastıkları programlar. Her şeyin bir kurgudan ibaret olmasına rağmen olanların gerçek olduğuna inananlar var mı? Şimdilerde televizyon ekranlarında olan Survivor 2018 kıvamında bir kurguya sahip. Yani bu televizyon sektörü her yerde aynı saçmalıkla ilerliyor. Bu ise beni müzik dinlemeye itiyor. Bazı günler tüm günümü müzik dinleyerek geçiriyorum. Şimdilerde favorim fransızca parçalar. Her gün listeme bir yenisini ekliyorum. Anlamıyorum ama dinlemeyi seviyorum.

Bunun dışında anlıyorum ama konuşamıyorum dediğim lehçe ile başım dertte. Anlıyorum dediysem A1 seviyesinde anlıyorum. Bardağın dolu kısmına odaklanın lütfen. Sonuçta lehçe bilmeyen birine göre oldukça anlıyorum deme hakkım saklı tutuluyor bu satırlarda. Ben motivasyonumu toplamaya ve öğrenmeye çalışırken kurs sadece akşam grubu açtı. Akşam gruplarını sevmiyorum. Ne öyle ikinci öğretim gibi. Tüm gün enerjini harca sonra derse gidip odaklanmaya çalış. Şimdi özel ders verecek birilerini ayarlama çabasındayım. Özel derste ilerleme daha hızlı olur hem. Yazar burada kendini kandırmaya çalışıyor.

Bakıyorum da her şeyi boşlamışsın Yasemin diyorsan, hop burda bir dur derim. Kendimi örgüye verdim. Adeta bir ören bayan gibi örüyorum. Örgü için iplere ihtiyacım oluyor. Krakow'da nereden bulurum bu ipleri diyip araştırma yapıyorum ve yeni dükkanlar keşfediyorum. Geçen günlerde bir pasajın içinde yer alan bir dükkan buldum. İçerisi cennet gibiydi. Cennet dediysem aklınıza huriler gelmesin. Bir ören bayan cennetiydi sadece.  İçeri girip ipliklere hayran hayran bakarken dükkan sahibi yanıma gelip konuşmaya başladı. Baktım olacak gibi değil. Benim lehçem şimdilik pek işe yaramaz dedim. Ordan bir mor ip alayım diyemem ki. A1 seviyesindeyim sonuçta. Satıcı bey anında ingilizceye döndü. O şaşkın, ben şaşkın. Benim şaşkınlığımın nedeni bir pasajın içindeki minicik bir dükkandaki orta yaşlı bir beyin ingilizceyi gayet güzel konuşmasından kaynaklanıyordu. Onun şaşkınlığı ise nereli olduğumu öğrendiğinde yüzünde oluştu. Adamın, kızım sen Türkiye'den buraya geldin de bu minik dükkanı nereden buldun dediğini gözlerinden anlamak mümkündü. Sonuçta ikimiz içinde karlı bir alışveriş oldu. Ben iplerime kavuştum o da satış yaptı. İkinci gidişimde o hep basit cümleler kurdu. Ben de hep basit cevaplar verdim ve lehçe konuşarak anlaşmayı başardık. Buraya kadar okuduysanız artık bir aferininizi alırım.

Başarmak demişken bu sene kışı yenmeyi başardım. Hatırlarsanız sonbaharda kışı güzel karşılayacağımı ve artık üşüyorum, sevmiyorum diye isyan etmeyeceğimi yazmıştım. Sanırım kış bu lafları duydu. Polonya sınırlarını uğramaktan vazgeçti. Yani sen Polonyasın şubatta bu hava durumun hali ne? Oldukça hafif bir kış geçiriyoruz. Sadece bir kere doğru düzgün kar yağdı. Yağması ile erimesi bir oldu.



İşte bu kareler de o günden kalma. Şimdi bu karlardan eser yok. Havanın soğuk olmaması açıkcası benim işime geliyor. Keyfim yerinde önümüzdeki üç ayı atlatırsak, gerisi kolay. Gelsin mis gibi bahar. Gelsin ki ben de çok özlediğim bisikletimle hasret gidereyim.

İki hafta kahve bahane yazısı yazmazsam olacağı buydu. Konular uzadı gitti. Şimdi sonlandırma zamanı.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

8 Şubat 2018

Boyalı Kuş - Jerzy Kosinski


Jerzy Kosinski'nin kaleme aldığı, konusu yüzünden yazarın anavatanında bir dönem yasaklanan kitap Boyalı Kuş. Yazar, küçük bir çocuğun Nazi katliamından kaçış yolculuğunu öyle derinlemesine anlatmış ki okurken bu nasıl bir olay döngüsü, bunlar gerçek olamaz demekten kendini alamıyor insan. Günümüzde birçok insan sıcak evinde, sıcacık kahvelerini yudumlarken okuyor bu kitabı. Belki de onun için yazılanları abartıdan ibaret görüyor olabilirler.

Ortada bu dünya döndükçe yüz karası olmaya mahkum bir Auschwitz  gerçeği var.  Düşünsenize, sizi -30 derece olan bir havada tren vagonlarına istifleyip bilinmez bir yere doğru yolculuğa çıkardıklarını. Gittiğiniz yerde sağlıklıysanız birkaç ay yaşama şansı yakaladığınız için sevindiğinizi, eğer zayıfsanız veya çocuksanız ciğerlerinizi doldurması gereken hava yerine sizi öldüren gaza maruz kaldığınızı, saçlarınızdan kumaş, yakılan bedeninizden sabun yaptıklarını. Bunların düşüncesi bile insanın için sızlatırken ve hayal etmekte zorlanırken bu döngüyü yaşayan binlerce insan yaşadı bu yeryüzünde.

Boyalı Kuş bu işkencelere maruz kalmamak için, ailesinden ayrı düşmüş bir çocuğun köyler arasında kaçak olarak geçirdiği zamanı ve ordan oraya savruluşunu anlatıyor. Bunlar bir kurgudan ibarettir canım, gerçek olamayacak kadar kötü dediğimiz anda, yazarın 10 yıl sonra kitabın sonuna eklediği notlar arasından bir satır insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Yazar 1976 yılında kapısı çalan adamlar tarafından darp edildiğini yazıyor. Peki darp sebebi nedir? Gelen adamlar kuzenimiz yazdı bu kitabı diyorlar. Buradan da anlaşılacağı üzere yazılanlar bir hikayeden fazlasıdır.  Bir zamanlar birilerinin gerçekliğidir. Yaşamak istemediği, sadece ırkı yüzünden çektiği acılarıdır.

Boyalı Kuş için yazarın otobiyografisi olduğunu düşünenler var. Yazarın çocukluk döneminde yaşadığı sıkıntılı yılların izlerini taşıdığı aşikar. Yazarın böyle derin bir üzüntü içinde geçen bir çocukluk döneminden sonra 57 yaşında başına bir poşet geçirerek intihar etmesini garip karşılamam lazım.

Boyalı Kuş'u Auschwitz'i ziyaret ettiğimde hissettiğim o boğaz düğümlenmesi hissiyle okudum. Kitabı bitirdiğimde derin bir huzursuzluk içinde yüzdü hislerim.
Kitabı okuyun veya okumayın diye bir öneri yapmayacağım. Bu yazı sadece kitabın bana hissettirdiklerini açığa vurmak için yazıldı.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

6 Şubat 2018

200 Days Of Granny Square - Meydan Okumaya Var mısın?



Gün eldeki yünleri değerlendirme günü fikrinin olgunlaşması ile sevgili Ezgissimo'nun başlattığı bir bir meydan okumada ben de yerimi aldım. Açıkcası elde avuçta pek bir yün yoktu. Daha önce yapmış olduğum kindle kılıfımdan kalan 7 renk ile yola çıktım.
Maymun iştahlı olan ben ve 200 koca gün. Yan yana koyunca pek bir uyum içinde değiller farkındayım. Bugün etkinliğin 16. günündeyiz. Geç başladığım için ilk günler ikişer motif yaparak aradaki açığı kapattım. Bugün sekizinci renk olacak gri ipimi de aldım.

Daha önce böyle motif deneyimim hiç olmamıştı. Kindle kılıfını saymıyorum. Onlar minicikti. Motifler için en büyük ilham kaynağım pinterest. Bazen tam anlamıyla motife sadık kalarak bazen de küçük değişiklikler yaparak, birbirinden bağımsız ve rengarenk motiflerim oldu. Eklediğim motifleri görmek için yeşil renk olan pinterest yazısına tıklamanız yeterli. Boyutları birbirinden farklı olan motifleri nasıl birleştireceğime dair pek fikrim yok. Aman olsun, o zaman gelince bakarım ben çaresine.

Motiflerimin fotoğraflarını çekmek için gün ışığını kovalayıp durdum. Geçen sene, doğum günümde arkadaşımın aldığı tatlı çantanın içini boşaltıp tüm malzemelerimi içine yerleştirdim. Şimdi çantama baktıkça beni dürten örme hissimin önüne geçemiyorum. Kış ayı dolayısıyla dışarısı çok soğuk olduğundan şimdilik cam kenarındayım, bahar geldiğinde bisikletimin sepetine çantamı atıp kendimi parklara atacağım günleri iple çekiyorum.

Yeter bu kadar lafügüzaf. Artık görseller gelsin.



 







Bu meydan okuma beni heyecanlandırdı. Ben de yapabilirim. Neden olmasın diyorsan hadi gel katıl aramıza. İnstagram hesabımızda da motiflerimizi paylaşıp duruyoruz. #200daysofgrannysquare  hashtagi ile neler yapıyoruz takip edebilirsin.
Kendimizi durduracak değiliz. Yaşasın rengarenk motifler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Şubat 2018

Avusturya Usulü Patates Salatası



Viyana'da yediğim, Avusturya usulü patates salatasını ne çok sevdiğimi geçmiş yazımda dile getirmiştim. Patates severler derneği olsa üyelerinden biri de ben olurdum. Patatesle yapılan her türlü yemeği büyük bir keyifle tüketiyorum. Yakın zamanda Almanya ve Avusturya'ya yapmış olduğun ziyaretlerimde o meşhur patates salatalarından bolca yedim. Böyle güzel bir tadı neden soframa taşımıyorum dediğim zaman, imdadıma her zaman olduğu gibi google amca yetişti. Yabancı bir siteden bulduğum tarif bir kilo patates içindi. Ben yaklaşık dörtte biri kadar ölçüleri kullanarak yaptım. Ve tam anlamıyla aradığım tadı yakaladım. Sonuç beni tatmin edince; benim gibi patates severler de faydalansın diye bir yazı yazmak istedim.
Şimdi mükemmel bir salata tarifi öğrenmek ve masanızı şenlendirmek istiyorsanız, kalem ve kağıdı hazır edin.


Avusturya Usulü Patates Salatasının Yapılışı

Malzemeler :

  • 5-6 adet küçük boy patates
  • 1 tane küçük kırmızı kuru soğan ( kırmızı olması şart değil)
  • 1 tatlı kaşığı hardal
  • 4-5 dal frenk soğanı ( hani şu taze soğanın kardeşi olan soğan varya işte ondan)
  • Sirke
  • Tuz
  • Zeytin yağı
  • 1 çay bardağı tavuk suyu ( Ben bulyon kullandım)

Yapılışı:


  • Patateslerin kabuklarını soyup, kalın ve yuvarlak şekilde doğrayın. Tencereye su (sıcak olmayacak) ve tuz koyup patatesleri içine atın.Patatesleri pişirin. Yaklaşık 15 dakikada pişiyorlar. Pişip pişmediğini çatala kontrol edebilirsiniz.

  • Patatesler haşlanırken; cezvenin içine 1 çay bardağı suyu ve küçük bir parça tavuk bulyonu koyun, kaynatın. Ben yaklaşık dolu dolu bir çay kaşığı bulyon koydum.

  • Pişen patatesleri derin bir tabağa koyun ve hemen üstüne 2 yemek kaşığı sirke gezdirin. Karıştırın. İşin püf noktası sıcacık patateslerin üstüne sirke dökmeten geçiyor. Patatesler ılıklaşana kadar dokunmayın yan tarafta dursun.

  • Bir kasede, tavuk suyunu, 1 tatlı kaşığı hardalı, 2 yemek kaşığı zeytin yağını, 1 yemek kaşığı sirkeyi, incecik doğranmış kuru kırmızı soğanı ve frenk soğanını ve tuzu karıştırın. Hazırlamış olduğunuz karışımı ılık halde bekleyen patateslerin üzerine dökün ve karıştırın. 

  • Sosla güzelce harmanlanan patatesi 10- 15 dakika dinlendirin. Bu süre zarfında patates içindeki nişastasını salacak ve böylelikle sosun kıvamı yoğunlaşacak.
Böylelikle harika bir patates salatası sofrada yerini almaya hazır.
Şimdiden afiyet olsun.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

31 Ocak 2018

Montaigne - Stefan Zweig


Stefan Zweig ile tanışalı sekiz sene oluyor. İlk olarak "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" adlı eserini okudum. Okuduğumda bir erkeğin bir kadın gibi düşünüp, o duygu yoğunluğunu böylesine güzel okuyucuya aktarabilmesinden çok etkilendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
2014 yılında ise, şimdilerde instagram hikayelerine ve görsellerine meze olan "Satranç" adlı kitabını okudum. İyi ki de okumuşum. Eğer o zaman okumasaydım, bir anda patlayan ve popüler olan kitapları okumaya pek yanaşmadığım için bu dönemde de büyük bir ihtimalle okumayacak ve böylesi güzel bir eserden mahrum olacaktım.

Araya çok kitap girdi. Uzunca bir süre Zweig okumadım. Sağda solda yazarın kitaplarını görünce yeniden Zweig okumalarına geri döndüm. Sosyal medyanın nadide faydalarından biri bu olsa gerek. Gömülü Şamdan, Olağanüstü Bir Gece ve Mürebbiye derken bir gün önce Montaigne adlı kitabını bitirdim.  Böylelikle toplamda dokuz adet Zweig kitabı okumuş oldum.

Stefan Zweig'ın kalemini çok severim. Kelimeleri inci gibi dizer ve size harika bir okuma keyfi sunar. Bunu yazdığı biyografi türünde sürdürebilmesini görmek beni oldukça keyiflendirdi. Montaigne adlı kitabı okurken bir biyografiden çok bir roman okuyormuşsunuz hissi yaratabilmesi bir Zweig ayrıcalığı.

Kitabın baş kahramanı herkesiniz tanıdığı yazar olan Montaigne. Nasıl tanınmasın? Türkçe derslerinin vazgeçilmezidir "Denemeler" adlı eseri. Peki bu denemeleri yazan ustanın hayata nasıl gözlerini açıp, nasıl bir yaşam sürdüğünü merak ediyor musunuz? Eğer cevabınız evet ise Zweig'ın yazdığı bu muhteşem biyografiyi zevkle okuyacaksınız.

Hayır, ben Montaigne ve eserini de bilmiyorum diyorsanız, alın size Montaigne ile tanışmak için bir farklı bir yol. İzin verin, ilk önce Zweig size Montaigne anlatsın. Sonra istemsizce eliniz Denemeler adlı esere kayacaktır zaten.

Konu biyografi olunca kitabı yorumlamak yerine özet çıkarmayı yeğlediğim. Mümkün olduğunca sade olmasına dikkat ettim.
Eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız özeti kitaptan sonra okumanınız tavsiye ederim. Yok ben tembelim, yazdıkların da beni kitabı okumaya ikna etmedi diyenelerdenseniz sizi kitap özeti ile baş başa bırakıyorum.

Keyifli okumalar.

Montaigne Kimdir?


16. yüzyılda yaşamış Fransız yazar ve Montaigne soyadının tek varisidir. Eğer 1477 tarihinde dedesinin babası Montaigne şatosunu satın almasaydı ve Montaigne'nin babası bu yurtluğu kendi adına bir soyluluk ünvanı olarak eklemeseydi, biz bugün denemeleri yazan o ünlü yazarı Montaigne soyadı ile değil de Eyquem soyadı ile tanımış olacaktık. Montaigne doğduğunda şatoda el bebek gül bebek yetiştirilmesi beklenir. Lakin babası radikal bir karar ile daha ana sütünden kesilmeyen Montaigne'ni şatodan uzaklaştırır ve ufacık bir köyde yaşayan yoksul bir oduncu ailesinin yanına verir. Babasının böyle davranmaktaki amacı; oğlunun sadelik ve azle yetinirlik yolunda eğitilmesi ve bedensel bakımdan sağlıklı olmasıdır. Bu nedenle Montaigne şeker ve şekerli yüyecekler yerine, köylülerin sıradan yüyecekleri olan siyah ekmeği,füme eti ve sarımsağı yemeği yeğlediğini birçok kez dile getirmiştir. Montaigne şatoya döndüğünde Fransızca bilmeyen dadıların eline teslim edilmiştir. Babasının emri ile şatoda Montaigne'le Fransızca konuşulması kesinlikle yasaklanmıştır. Montaigne 4 yaşına geldiğinde kurduğu ilk cümleler Latince olmuştur. Bu vesile ile şatoda yaşayanlar da Latinceyi sökmüştür. Böylelikle Latinceyi en yetkin düzeyde okur ve konuşur hale gelmiştir ve yaşadığı süre boyunca birçok Latince eseri okuma keyfine erişmiştir. Bu tutumundan dolayı babasına minnet duyduğunu da daha sonra hep dile getirmeyi ihmal etmemiştir. Montaigne delikanlılık döneminde, şatoya sonra eklenen kuleyi kendi yaşam alanına çevirir ve 10 yılını bu kulede geçirir. Okuduğu kitaplardan notlar alır. Kitaplar ile konuşur. Bu süreç onu kitaplarda yazılanlara cevap vermeye iter ve şimdilerde bir klasik halini almış olan denemeleri yazmaya başlar. Uzunca bir süreden sonra, 48 yaşında elini eteğini çektiği dünyaya yeniden kapılarını açma kararı alır ve 17 ay 8 gün sürecek bir yolculuğa çıkar. Böylelikle özgürlük hissini tatmış olur. Yolculuğunu almış olduğu bir devlet görevi davetiyesi ile yarıda bırakır ve şatosuna geri döner. İki dönem belediye başkanlığı yapar. İkinci dönemde ülkeyi kasıp kavuran veba mikrobundan korkarak ailesini de yanına alarak vebadan kaçar. 6 ay süren bu kaçıştan sonra tekrar şatosuna geri döner. Artık ölümüne çeyrek kalan dönemde, kızı yaşında sayılacak Matmazel Marie de Gournay ile nişanlanır. Montaigne, mirasının en değerli parçasını, yani ölümünden sonra denemelerinin bastırılması işini bu kıza emanet eder. Bundan sonra hayatı ve hayatın beraberinde getirdiği her deneyimi incelemiş olan Montaigne'in öğreneceği tek bir şey, hayatın sunacağı son deneyim kalmıştır: ölümün kendisi. Montaigne, 13 Eylül 1592 yılında yaşadığı gibi bilgece ölür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

30 Ocak 2018

Baktüs Şal Yapımı

Uzunca bir süre önce Aysel'ce Örgüler blogu çok güzel bir etkinliğe imza attı. Ben de o etkinlikte yerini alan bloglardan biriyim. Yazıyı yazmakta oldukça geciktiğimi itiraf etmeliyim.


Kış aylarında örgü örmenin keyfi bir başka. Rengarenk ipler ile ortaya bir şeyler çıkarmanın bir terapi etkisi yarattığına inanıyorum. Arkadaşıma yılbaşı hediyesi olarak ne alsam diye düşündüğüm bir zamanda baktüs şal yapım etkinliği ile karşılaşmam hoş bir tesadüf oldu. Evde var olan fuşya renk ip ile örmeye başladım. Yapımı kolay ve eğlenceli. Bittiği zaman oldukça güzel bir şal oldu ve gönlümü çelmeyi başardı. Kendim için bir tane haki renk örmeliyim dedim. Ve ördüm. Tam anlamıyla işlevini yerine getirirken, uzun uzadıya boynumuza doladığımız ve oldukça fazla yer kaplayan atkılardan daha kullanışlı olduğunu söyleyebilirim.

Fuşya rengini arkadaşıma hediye edince, onu benim yaptığıma inanamadı. Harika olmuş, ne marifetli kızsın dedi. Çok beğendi. Ben de beğenmesinden ötürü memnun ve mutlu oldum. Bir mağazadan hediye alıp çıkmak yerine kendi emeğimle hazırlanmış bir şeyi hediye etmeyi seviyorum ben. Nedense Türkiye'de el işi pek hak ettiği değeri görmüyor. Aslında bir şeyler üretebilmek çok güzeldir. İnsanı özel hissettirir. Ben buna inananlardanım.

İplerle haşır neşir olduğum bu dönemde bere örmeye başladım. Rengarenk bereler örüyorum. Geçen hafta fotoğrafladıklarımı etsy dükkanıma ekledim. Bu hafta içi ördüklerimin fotoğraflarını çekebilmek için gerekli gün ışığıyla bir türlü denk gelemiyoruz.



Sağım solum ip olmuşken sevgili Ezgi'nin etkinliğini gördüm. 200 gün boyunca her güne bir motif yapalım mı demiş. Detaylar için sizi 200 gün meydan okuma başlığına alalım. Ben biraz çekimser yaklaşsam da bir tarafım hadi Yasemin motifleri yapmaya başla, günde 3 motif yapsan etkinliği yakalarsın diyor. Sanırım bu etkinliğe kayıtsız kalamayacağım.

El işi ile dolup taşan yazımın sonuna geldim. Sizi mutlu eden şeylerle uğraşmayı ihmal etmeyin.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Ocak 2018

Kahve Bahane #13


Kahve bahane, masamda bana eşlik eden ıhlamur şahane. Kendi kendimi kandırmak diye ben buna derim. Üstünüze afiyet, biraz halsizim. Boğaz ağrısından muzdaribim. Üşütmüş olabilme ihtimalim yüksek. Hasta olduğum vakitlerde ilaç kullanmamak için aşırı direnç gösteriyorum. Sevmiyorum ilaç denen illeti. Sanırım şartlı reflekslendirme içerisindeyim artık. Pavlov ben, Pavlov'un köpeği ise mikroplar ile savaşan hücrelerim olsa gerek. Bir garip paradoks içindeyim. Şartlanan ben miyim? Yoksa ilaç vermediğim için savaşan hücrelerim mi?
Sanırım ıhlamur kafa yaptı bende. Pavlov'dan girip paradokstan çıktım.

Hastayken insanın hiçbir şey yapası gelmiyor. Tüm gün uzanmak büyük bir can sıkıntısını gebe. Ben de uzanırken bir film izleyeyim de vakit geçsin dedim. Bugün "Kelebeğin Rüyası" adlı filmi izledim. Eski olmasına rağmen izlemeyi hep ertelemiştim. Demek ki kısmet bugüneymiş.
Konunun şairlerin hayatını ele aldığını biliyordum lakin Behçet Necatigil'in öğrencilerini konu aldığını izlerken öğrendim. Ne garip bir tesadüf. Behçet Necatigil'in Sevgilerde şiirini çok severim. Bir aralar ezberlediğim için bol bol okurdum. Okurken beni duygulandıran en güzel şiirlerden biridir.

Hayatın hoyrat ve yorucu koşuşturması içinde kendine ve sevdiklerine vakit ayıramayanları, duygu denizinde boğulurken, kendini yansıtamayanları ne güzel anlatır bu dizeler.
Bugün yazım hastalık dolayısıyla kısa olsun. Çok sevdiğim şiiri buraya iliştirip ben istirahat için usulca yatağıma geri döneyim.


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız,
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız,
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden,
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi,
Kalbinizi dolduran duygular,
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz.
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk,
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz,
Yahut vakit olmadı.

Behçet Necatigil.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Blog Arşivi

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe