22 Mart 2019

Kahve Bahane #40



Cuma akşamı, masada yine mis kokulu bir kahve var. Fonda, ekşi sözlükte denk geldiğim bir yazarın spotify listesi çalmaya başladı. Ben, kahve bahane serisinin kırkıcısını yazmak üzere masamda yerimi aldım.

Masamın üzerinde bir minyon var. Geçen gün aldığım kinder sürpriz yumurtadan çıktı. İlk defa sürpriz yumurtadan düzgün bir şey çıktı. Yakın zamanda, içlerinden farklı minyonlar çıkması umudu ile iki tane daha almayı planlıyorum. Üç tane olunca hepsine bir isim vereceğim. Birinin ismi Yasemin olacak, diğerlerine erkek ve kız kardeşimin isimlerini vereceğim. Onları yan yana dizip, kardeş dayanışmasını yaşatacağım onlara.

Masa demişken, şu an mutfağın darmadağın olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimi söylemeliyim. Hiç toplamak istemiyorum. Bütün dağınıklığı yok sayıp kahvemi hazırladım. Ara sıra kendimi rutinden sıyırıyorum. Aman pis kız bu diyorsanız, canınız sağ olsun. Kahve keyfimden sonra toplarım. Her şeyi devamlı aynı sırayla yapmak beni bunaltıyor.

Bu aralar sabah kalkar kalkmaz kahvaltı yapmaktan sıkıldım mesela. O nedenle kalktığımda beş on sayfa kitap okuyorum. Sonra kahvaltıyı hazırlıyorum. İş yerinde hep aynı kahveyi içmekten sıkıldığım için kendi kahvemi hazırlayıp yanıma alıyorum. Bunlar günlük rutine yapılan minik tatlı darbeler aslında.

Geçen sosyal medya sularında yüzerken bir alıntıya denk geldim. Çok anlamı ve güzel olduğu için blogda yerini alsın istedim. Çünkü zaman zaman açıp eski blog yazılarımı okuyorum. Aklımdan çıkarsa, okuduğum zaman yeniden ne doğru derim.

New York California'dan 3 saat ileride ancak bu California'yı yavaş yapmaz. Kimi 22 yaşında mezun olur ama sağlam bir iş bulmak için 5 sene bekler. Kimi 25 yaşında CEO olup 50 yaşında ölürken, kimi 50 yaşında CEO olur 90'ı görür. Kimi evlenirken, kimi bekar kalır. Obama 55 yaşında emekli oldu. Trump 70 yaşında görevine başladı. Bu dünyada herkes " kendi zamanına" göre yaşar. Etrafındaki bazı insanlar senden bir adım ileride gözükebilir, bazıları ise senin gerinde gözükebilir. Ancak herkes kendi yarışında, kendi zamanında. Onlara kıskançlık besleme, taklit de etme. Onlar kendi zamanında, sen kendi zamanında yaşayacaksın. Hayat harekete geçmek için doğru zamanı beklemektir. Yani sakin ol. Geç kalmadın. Erken de değil. Tam zamanında yaşıyorsun. 

Bu yazıda yer alan geç kalmadın kısmı tam benlik. Sanırım bu yüzden çok sevdim bu yazıyı. Bu aralar deliler gibi çizim yapmak istiyorum. Çizdiklerimi beğenmeyince şikayet ediyorum. Böyle olunca bizim beyin sesi, dış ses misali olaya müdahale ediyor. "Farkında mısın Yasemin, her şeyi yapmak istiyorsun ve de hepsini mükemmel yapmak istiyorsun, bu yüzden de hep şikayet ediyorsun" diyor. Tam da buraya bir "adam haklı" yazısı yakışır. Dış sesin müdahalesinden sonra hepsini mükemmel yapma isteğimden kendimi soyutladım. Akışına bıraktım. Bakalım bu akışta hobilerim nasıl şekillenecek? Belki küçük ama uzun bir ırmak misali ince ince akacak, belki de denizle buluşacak ve deli dalgalara karışacak.

Akışta olmak tabirini benimseyip bu ay başından beri basit yoga hareketleri yapmaya başladım. Ay sonunda ne umdum ne bulduğumda bu akışın neresindeyim konusuna değineceğim.

Kahve bitti, müzik listesi güzelmiş. O çalmaya devam ederken, masadan boş bardağı alıp, mutfağa doğru ilerleme vaktidir.


O zaman ne diyoruz; bir sonraki yazıda görüşceye kadar şen ve esen kalın.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

17 Mart 2019

Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim


Öyle bir köy düşünün ki şehire bağlantı yolları çift gidiş çift geliş olsun. Köyün içinde yollar asfalt olsun. Evlerin hepsi bakımlı ve önlerinde uçsuz bucaksız tarlaları olsun. Yerleşim yerinde tüm imkanlarını karşılayacak tesisler olsun. Yolda yürürken size kuş sesleri eşlik etsin. Bir evin minik köpeği, siz evlere bakarak gezerken peşinize takılsın. Sizinle yürüsün. Ayrıca köyün evleri rengarenk çiçek motifleri ile bezenmiş olsun.

Buraya kadar okuduysanız, şimdi de yaşadığınız beton yığınları ile dolu şehirleri sadece iki saniye düşünmenizi rica ediyorum. Sonrasında da yukarıda anlattığım köyü hayal edin. Böyle bir köy olsa ve biri sizi "hadi gel köyümüze geri dönelim" derse, cevabınız ne olurdu?

Ben bugün böyle bir köyü ziyaret ettim. Gezerken, insanın böyle bir köyü varsa şehirde yaşaması delilik dedim. Zalipie, Krakow'a (yaşadığım şehire) 100 km uzaklığında yer alan, boyalı evleri ile ünlü bir köy. Bu ününü Halk Sanatcısı olan Felicja Curylowa'ya borçlu. 1904 yılında bu köyde doğan sanatçı motiflerini kendi evinin duvarlarına boyadı. Sonrasında köyde yer alan 20 ev daha bu motifler ile doldu taştı. Bunu ben değil, wikipedia diyor.

Bol güneşli bir gün olduğu için bazı evleri istediğim gibi fotoğraflayamadım. Elimden geldiğince güzel kareler yakalamaya çalıştım. Evlerin sadece dışı değil, odaları ve tavanları da rengarenk çiçeklere bezeliydi.






Bahçelerde yer alan boyalı su kuyuları pek şirindi.

Çok net çıkmadı lakin dikkatli bakarsanız kuyunun üstünde yer alan fil ile ağaçta yer alan leylek figürlerini görebilirsin. Tatlı detaylar bunlar.






Bu sadece gelenlerin ziyaret etmesi için düzenlenmiş bir ev değil. İçinde 80 yaşlarında çılgın bir teyze yaşıyor. Bizi yoldan çevirdi. Gelin evime bakın dedi. Teyze evini boyamakla kalmamış, tüm kıyafetlerini de boyamış.
Burası onun oturma odası. Perdenin arkasında banyosu var. Mutfak tarafı biraz kalabalık olduğu için fotoğraf çekmedim. Mutfakta aynı böyleydi.


Teyze, dediğim gibi hızını alamayıp her şeyi boyamış. Şu dikiş makinesine bayıldım.





Bu evde çok güzeldi. Fakat güneş açısının azizliğine uğradı. Yinede burada yerini alsın istedim.

Güzel ve ruhuma iyi gelen bir pazar geçirdim. Baharın gelmek üzere olduğunu hissettim. Dönüş yolunda ise aklıma "hadi gel köyümüze geri dönelim" cümlesi geldi. İşte bu nedenle bu yazının başlığı, "güzel bir pazar gezisi" değil de " hadi gel köyümüze geri dönelim" oldu.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Mart 2019

Kahve Bahane #39


Kahve bahane serisine yazmayalı neredeyse bir ay olacak. Ne umdum ne buldum serisi, kahve bahane serisinin pabucunu dama atacağını zannediyorsa yanılıyor. Çünkü kahve bahane serisinde konu bütünlüğü yakalamaya çalışmadan yazdığım için oldukça rahatım.

Dün itibariyle acemi birliğimi tamamlayıp, usta birliğine geçiş yaptım. İş yerinde üç aylık deneme sürem bitti ve yeni sözleşmemi imzaladım. Üç aydır Polonya'da çalışıyor olmak bana bazen enteresan geliyor. Bugün çalışırken bir ara sağıma ve soluma baktım. Solumda haftanın iki günü Polonyalı bir kız, üç günü ise Arap bir çocuk oturuyor. Sağımda ise Azeri bir kız var. Sağa döndüğümde Türkçe, sola döndüğümde İngilizce konuşuyorum. Beyin devrelerim ara sıra yanmıyor değil. Böyle bir karışıklık yetmezmiş gibi haftaya Lehçe kursuna başlıyorum.

İşe başladığım dönemde artık eskisi gibi blog yazısı yazamazsın, resim çizip kitap okuyamazsın diyenler vardı. Ama hiç de öyle olmadı. Üç ayın sonunda eskisi kadar fazla zamanım olmasa bile tüm hobilerime zaman ayırmayı başardım. Hatta bir arkadaşımla buluşup resim çizme etkinliği bile yaptık. Büyük olan kaktüs onun, küçük olan kaktüs ise benim eserim. Henüz tamalamadık. Tamamlamak için bir sonraki buluşmayı bekliyoruz.



Bu arada alışveriş işleri hafta sonuna kalıyor. Polonya bu sene yeni bir uygulamaya geçti. Pazar günleri tüm alışveriş merkezleri, büyük ve orta büyüklükteki marketlerin hepsi kapalı. Böyle olunca alışveriş için sadece cumartesi günü kalıyor. Konuya iki farklı taraftan bakıyorum ben. Benim gibi çalışanlar için biraz kötü oluyor. Cumartesi zorunlu olarak alışveriş işlerini halletmelisiniz. Yoksa pazar günü ekmek bulmak bile zor oluyor. Fakat alışveriş merkezi çalışanları için güzel bir uygulama. Herkesin ailesi ile vakit geçirmesine olanak sağlıyor. Bu yüzden iyi veya kötü diye kesin bir yargıya varamıyorum.

Krakow küçük ve yaşaması huzurlu bir şehir. En sevdiğim özelliği ise dört sene geçmesine rağmen yeni ve ruhu olan yerler keşfedebilmeye devam etmem sanırım. Geçen hafta sonu süper bir kafe keşfettim. Eskilerden kalma dört dükkanı birleştirerek bir kafe haline getirmişler. Ben dükkanın demirci olan kısmında oturdum. Tabii ki favorim terzi dükkanı olan orta kısımdı.







Kazimierz bölgesinde turlamayı, sokaklarını fotoğraflamayı seviyorum. Kazimierz Yahudiler ile Polonyalıların iç içe yaşadıkları bir bölge olduğu için kültür çeşitliliğine ev sahipliği yapıyor. Her gidişimde birkaç kare fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorum.

Aslında tam da bu noktada yazıyı sonlandırmayı düşünüyordum ki aklıma pazar günü denk geldiğim bir olay geldi. Son olarak onu da yazıp bu kahve bahaneyi sonlandırayım.

Pazar günü kısa bir yürüyüş için sokağa çıktım. Oldukça sarhoş bir ingiliz, elinde tuttuğu bir yemek kutusunu çöp tenekesine atmaya çalıştı. ilk iki denemesi başarısız oldu ve kutunun içinde yer alan tavuk kemikleri de yere döküldü. Çöp kutusunun arkasında ise yaşlı bir evsiz teyze çocuğu izliyordu. En sonunda çocuk kutuyu çöp kovasına atmayı başardı. Bu arada evsiz kadın ingilizce " burası İngiltere değil, burası temiz bir ülke" diye çemkirdi. Çocuk yere dökülen tavukları topladı çöpe attı.
Yanından geçerken "Aferin teyzecim" dedim içinden. Bu İngilizlerden çok çekiyoruz çok.

İşte böyle! Bu akşamlık benden bu kadar. Ne diyorduk;
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Mart 2019

Spor Yapmanın İncelikleri


Hadi bakalım hayırlısı. Hakkında milyonlarca yazı bulabileceğiniz spor yapmanın incelikleri adlı konuya dair ben de bir şeyler yazmaya geldim. Yazıya başlamadan önce, aşağıda okuyacaklarınızın tamamen kişisel tecrübelere dayalı olduğu gerçeğini göz ardı etmememizi rica edeceğim. Yani o site senin, bu site benim gezip, bilgileri alt alta sıralamadım. Hepsini uyguladım. İşe yarar olduğuna kanaat getirmek için uzunca bir süre bekledim. Uyguladığım yöntemleri maddeler haline getirdim. Şimdi işin en keyifli kısmı olan deneyimleri paylaşma zamanı geldi çattı.

1- Sporu iş olarak yapan kişilerin instagram ve/veya sosyal medya hesaplarını iç geçirerek takip etmekten vazgeçin! 


İç geçirerek tabiri, etrafımda ve takip ettiğim hesaplardaki yorumlardan çıkardığım bir gözlem. Profesyonel olarak sporla ilgilenenler tabii ki harika vücutlara sahip olacak. Nasıl bir öğretmenin bilgi birikimlisi, bir cerrahın tecrübelisi makbulse; spor yapan bir kişinin de tabiri caizse taş gibi olanı makbuldür. O hesaplar sizi motive ediyorsa takip etmeye devam edin. Ama bakıp bakıp sadece iç geçiriyorsanız hayatınızdan çıkarın. Çünkü sporda olumsuz düşünceye yer yok.

2- Kendinize uygun olanı aktiviteyi keşfedin!


Spor yaparken keyif alabilmeniz şart. Bu nedenle neyin size uygun olduğunu keşfetmekten çekinmeyin. Deneyin!
Mesela benim bisiklet ile olan aşkımı blogumu takip edenler bilir. Fakat spor salonunda beş dakika bile pedal çeviremiyorum. Bana her gün yarım saat spor salonunda pedal çevireceksin deseler, arkama bakmadan koşarak uzaklaşırım oradan. Bir daha da uğramam o salona.
Benim keyif aldığım şey kesinlikle koşmak. Bunu keşfetmem biraz zaman aldı. İlk başta ben öyle uzun uzadıya koşamam diyordum. Kışın koşu bandında, yazın da dışarıda uzun ve tempolu yürüyüşler yapıyordum. Bir gün erkek kardeşim abla jogging yapmayı denemelisin dedi. "Acaba nasıl olur? Denemekten zarar gelmez." dedim ve başladım. İlk başladığım zamanlarda 3 km'yi bitirebilmek bile bir başarıydı benim için. Zamanla hem tempom arttı. Hem de 3 km yerini 10 km'ye bıraktı. İlk zamanlarda ayak bileğimle ilgili sıkıntılar yaşadım. Doktorlar, röntgenler, kremler derken ayaklarım da tempoya ayak uydurdu. Koşuya başlayalı bir sene olacak. Bu bir sene içerisinde 3 yarışa katıldım. Ve bu sene katılmayı planladığım yarışlar var.

3- Şok diyetleri ve gördüğünüz her beslenme önerisini dikkate almayın!


Her gün bunu yerseniz, şunu içerseniz dal gibi olursunuz zırvalıklarını bir yana bırakın. İnternette var olan tüm beslenme çeşitlerini uygulamaya kalkarsanız işin içinde çıkamazsınız. Spor ve beslenmeyi ayrılmaz ikili gibi düşünün. Önemli olan uygulayabileceğiniz bir beslenme düzenine geçiş yapabilmek. Bir anda her şeyi kesip, kendinizi ve işleri yokuşa sürmeyin. Bu ay şeker tüketimimi azaltacağım diye yola çıkın ve ona odaklanın. Sonraki ay daha fazla sebze tüketeceğim diye ekleyin. Birkaç ay sonra mis gibi bir düzeniniz olacak. Ve yavaş yavaş geçiş yaptığınız için, yemememiz gereken şeyleri nasıl hayatınızdan çıkardığınızı anlamayacaksınız bile.  Beslenmeniz düzene girdiğinde sporun etkilerini daha fazla hissedeceksiniz, bu da sizi doğru beslenmede kalmak için motive edecek. Yani gitsin yağlı ve şekerli yiyecekler. Gelsin sıkı ve dinç bir vücut.

4- Hem pastam dursun, hem karnım doysun demeyin. Acı yoksa gelişimde yok. Bunu unutmayın!


Spora başlayanların en çok yakındığı şeylerden biri de kas ağrısı. Kas ağrısı aslında o kasın gerçekten çalıştığının habercisi. Yani güçleneceğinin sinyalini veriyor size. Bu yüzden "ay yok çok ağrıyor" der ve çalışmayı bırakırsanız, o kaslar kendiliğinden gelişmez. Peki kas gelişmesi neden bu kadar önemli? Kaslar güçlenirse, daha fazla yağ yakarsınız. İstediğiniz yağ yakmak ise o kaslara ihtiyacınız var . Bu arada korkmayın. Kaslar balon gibi şişen şeyler değil. Birinci maddede bahsettiğim hesapları takip edip, böyle şişmesin kaslarım demeyin. Onun için ciddi bir efor lazım. 
Bu noktada kendimden örnek vermekte fayda var. Bir senedir düzenli olarak koştuğumdan bahsettim. Ayrıca düzenli squat yapıyorum. Buna rağmen bacaklarımda herhangi bir kalınlaşma söz konusu değil. 

5- Tartıya bağımlı yaşamayın. Kendinize bir mezura alın!

Tartı her zaman sizi doğru yönlendirmez. Ayrıca kilo her şey demek değildir. Önemli olan aynada nasıl gözüktüğünüz. Genellemelerden kurtulun. Boyun bu kadar ise kilon şu kadar olmalı saçmalıklarını takılmayın. Kendinize bir mezura alın. Bel ve basen çevrenizi ölçün. Kas kütleniz arttıkça kilonuz artsa bile daha ince görüneceğiniz gerçeğini unutmayın. Yine kendimden örnek vereyim. 3 ayda bel çevremi 5 cm inceltmeme rağmen kilomda herhangi bir değişiklik olmadı. Yaptığım tek şey karın kaslarımı çalıştırarak bel çevremin sıkılaşmasını sağlamaktı.

6- Hareketlerin doğruluğundan emin olmak için kendi videonuzu veya fotoğraflarınızı çekin! 

Birinin sizi yönlendirmesi sevmiyorsanız ve antrenman sırasında özel bir eğitmen ile çalışmıyorsanız akıllı telefonunuz en büyük yardımcınız olacak. Hareketleri yaptığınız esnada kayıt edip sonrasında izlerseniz, duruş bozukluklarınızın varsa farkına varırsınız. Böylelikle yanlışlarınızı görüp zamanla hareketleri düzgün yaparsınız. Hareketlerin doğru yapılması hem kasın doğru çalışması için önemli, hem de sakatlık riskini ortadan kaldırdığı için yararlı. Ben, birinin beni yönlendirmesini sevmiyorum. Bu yüzden bir eğitmen ile çalışma fikri bana yakın gelmiyor. Kendi kendime denemek beni daha fazla motive ediyor. İlk önce hareketi internetten izliyorum. Sonra deniyorum.Ben ağırlığa, planka ve ip atlamaya ilk başladığımda bu yöntemi kullandım. Oldukça yararını gördüm. Şimdi basit yoga hareketlerine başladım. Aynı yöntemi uyguluyorum. 

7- Değişim için zamana ihtiyacınız olduğunu unutmayın!


Gelelim en sevdiğim maddeye. Herkes çok kısa sürede sporun etkilerini görmeye can atıyor. Lakin işin aslı öyle değil. Kendinizi toprağa dikilmiş bir fidan gibi düşünün. Filizlenmeniz ve çiçek açmanız için her gün sulanmaya, güneş ışığına ihtiyacınız olacak. Dikildikten bir hafta sonra dallanıp budaklanıp, çiçekler acmanızı beklemek aptallık olur.
İşte spor da böyle. Siz önce kaslara gerekli şeyleri vermeli, doğru beslemeli ve çalıştırmalısınız. Sonra zaman içinde kaslarınızın geliştiğine güçlendiğine tanıklık edeceksiniz. Ama unutmayın bu öyle bir haftada olacak bir şey değil. 

Değişim için başlamak ve sürdürebilirlik ilkesini korumak önemli. Yakın zamanda spora başlayacağım lafını rafa kaldırın ve kendinize bir güzellik yapın.
Başlayın! Zamanla ruhunuzda ve bedeninizde yarattığı olumlu etkileri gördükçe sporu bırakmak istemeyeceksiniz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Mart 2019

Oysaki


Yedi tepeli şehire yakışır bir kıyafet giymeliydim. Üstüme tabiri caizse cuk oturan takım elbisemi çektim. Saçlarımı taradım güzelce. Özenle yerleştirdim şapkamı başıma. Artık tam anlamıyla bir Beyoğlu delikanlısıydım. Tüm heybetimle buradaydım. Görenleri şaşkına çeviriyordum. Yeni hayatıma alışmaya çalışırken, uzaklarda, etekleri suya değen, ince uzun bir kız ilişti gözüme. Zarifliğini, yüzünde var olan hüznü hissedebilmek için yanı başımda olmasına gerek yoktu. Etrafımı saran kalabalıktan kurtulup, gözlerimi bu güzellikle buluşturmayı başardım. Bakışlarıma karşılık olarak önce utangaç bir bakış, ardından tatlı bir tebessüm geldi. Artık daha çok sever olmuştum bu yedi tepeli şehri.

Gel zaman, git zaman; gece, gündüz sadece gözlerimiz buluştu. Duruşumdan, bakışlarımdan etkilendiği haberi çalındı kulağıma. Bunu ilk defa yamacımda sohbet eden esnaftan duydum. Çok seviyormuş fakat denizleri aşmaya gücü yetmiyormuş. Yanıma gelemeyişi bu yüzdenmiş. Her gün aşkımı anlatan şiirler yazdım ona. Gece olup tüm şehir uyuduğunda, sadece benim ve onun ışıkları yanardı. İşte o zaman, esen karayel sayesinde yazdığım şiirleri okurdum ona. O ise martılar ile haber gönderirdi bana. Saçından bir tel, eteklerini ıslatan deniz suyundan bir damla eşlik ederdi martılara.

Etrafım günden güne kalabalıklaşmaya başladı. Binalar ile doldu taştı. Boğuluyordum. Nefes alamıyordum sanki. Beni ayakta tutan tek şey bir gün onunla buluşup, denizin serin sularına ayaklarımı değdirirken, onun için yazdığım şiirleri ona okuyabilme hayaliydi...

Ama olmadı. Her bina beni daha çok uzaklaştırdı ondan. Artık tam anlamıyla göremiyorum onun o ince uzun bedenini. Parmak uçlarıma kalkamıyorum. Sağa sola da eğilemiyorum. Okuduğum şiirler, önüme dikilen o çirkin binalara çarpıp bana geri dönüyor. Karayel bile yardım edemiyor aşkımıza. Beni ondan, onu benden mahrum bıraktılar.

Oysaki kız kulesi de aşıktı bana.
Belki halen aşıktır.
Artık bilemiyorum.
Çünkü göremiyorum.

Bir garip Galata
04.03.2019

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Şubat 2019

Ne Umdum Ne Buldum #Şubat


Şubat ayını uğurlamamıza saatler kala bu sene başladığım ne umdum ne buldum serisinin ikincisi ile ben yine buradayım. Ajandamda yer alan yapılacaklar listesindeki maddeleri neredeyse tamamladım. Umduklarım ile bulduklarım arasında çok fark yok. Kısa olmasına rağmen verimli bir ay geçirdim diyebilirim.

Şubat, aşkın ayıdır. Aşkın sıcaklığı gibi sıcak bir hava umdum. Açıkcası umduğumu da buldum. Özellikle son hafta, hava oldukça güzeldi. Hatta İstanbul'a kar yağdığı gün, Krakow'da hava günlük güneşlikti. Pazartesi günü işten erken çıktım ve eve yürüyerek döndüm.

Şubat ayında 3 kitap okumayı umdum. Ay bittiğinde listemde 4 kitap buldum. Bunlardan biri de Tutunamayanlar olsun dedim. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Tutunamayanlar'ın bitmesine 150 sayfa kaldı. Araya başka kitaplar sıkıştırmasam biterdi aslında. Olsun! O da Mart ayının listesinde yerini alacak artık.
Şubat ayı listesinde yer alan kitaplar ise şöyle;

  • Piraye'ye Mektuplar -Nazım Hikmet Ran
  • Amcanın Rüyası - Dostoyevski
  • Henüz Vakit Varken Gülüm - Nazım Hikmet Ran
  • Beyaz Geceler - Dostoyevski

Squata devam etmeyi umdum. Ay bittiğinde ajandamda squata ek olarak plank buldum. Artık squat yaptıktan sonra plank yapıyorum. 28 gün boyunda hiç aksatmadan squatımı yaptım. Plankı son 10 gündür yapıyorum.

Şubat ayında haftada iki kereden toplam sekiz kere koşmayı umdum.  Ay sonunda ajandamda sadece iki gün buldum. Diğer altı güne ne oldu derseniz. Yandı bitti kül oldu. Hayal oldu. Bir başka bahara kaldı. Hava biraz daha ısınınca dışarıda koşabileceğim. O zaman hedefe ulaşacağımı umuyorum.

Terry Gilliam filmlerini izlemeyi umdum. Ay sonu listemde üç adet tik buldum. İzlemek istediğim iki adet filmi daha vardı fakat biraz gerilim olduğu için izleyemedim. Korku, gerilim hiç benlik değil. İzleyemiyorum. İzleyenlere çok özeniyorum. Korkunun üstüne gidersen yeniler derler ya, korku filmi izleme korkusunun üstüne gittim. Gittiğimle kaldım. Elde var sıfır.  Benim izleyebildiklerim ise şöyle;
  • Fisher King
  • Twelve Monkeys
  • Fear and loathing in Las Vegas

Bir Tutam Karınca'da dört adet blog yazısı yayınlamayı umdum. Ay bittiğinde bu yazı ile birlikte altı blog yazısı buldum. Kahve bahanenin yanı sıra, bir adet mim yazısı, gülümsemek ve harfler adlı türünü bir türlü belirleyemediğim yazılar yazdım. Darısı Mart ayının başına diyorum. 

Üç ay öncesinden biletini aldığım sihirbazların gösterilerini izlemeyi umdum. 16 Şubat günü güzel bir sahne şovu buldum. İlk defa canlı sihirbazlık gösterisi izledim. En güzeli de tüm seyircilerin dahil olduğu bir oyundu. İçeri girerken kapalı bir zarf verdiler elimize. Zarfları açın diyene kadar saklayın dediler. Sihirbazlardan biri sahneye çıktı ve herkes zarfını açsın dedi. İçinden 4 adet üstünde sihirbazların olduğu, kartpostal boyutunda kağıtlar çıktı. O kağıtları hep beraber yırttık, sağa sola fırlattık, yanımızdaki ile değiştirdik. En sonunda elimizde kalan iki parçayı birleştirdiğimizde yeniden bir bütün yakaladık. Oldukça eğlenceliydi.


Sevgililer gününde romantik bir akşam yemeği umdum. Akşam yemeğinde masada sushi buldum. Eskiden Recep İvedik filmleri izlediğimizi düşünürsek, bayağı farklı bir sevgililer günü aktivitesi oldu bu. Neden Recep İvedik demeyin. Adamın filmlerini Şubat ayında vizyona giriyordu. O yüzden.



Şubat ayında biraz az yemeyi umdum. Ayın son günü masamda ponçik buldum. Ponçik günü burada oldukça önemli. O yüzden şirket, masamıza, mutfağa tüm gün yememiz için ponçik yığmıştı. Böyle önemli bir güne iştirak etmesem olmaz dedim. Ve üç adet ponçik yedim. Bahaneye bak sen.  Nedir bu ponçiğin olayı derseniz, daha önce hakkında yazdığım yazıyı okuyabilirsiniz.


Bir ne umdum buldum yazısının daha sonuna geldim. Şimdilik benden bu kadar. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın. Mart ayı içinde de Bir Tutam Karınca'ya uğramayı ihmal etmeyin.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Şubat 2019

Harfler


Harfler; başka bir boyuttan geliyor. Geldikleri yerde görevlerini tamalamışlar ve dağılarak tüm dünyanın üstüne serpilmişler. Senin nasibine de bu satırları oluşturan harfler düşmüş. Sen okuduktan sonra buradaki görevini tamamlayan harfler, başka bir yazıyı oluşturmak üzere yeniden gökyüzünde dans etmeye başlayacak. Bir diğer harfi tamamlamak üzere havada asılı kalan bu harfler, belki de bir saniye sonra başkasının aklında var olan düşünceleri aktarmak için yine yan yana gelecek.

Bu satırlar, sen okuduktan sonra Bond çantası misali kendi kendini imha edecek. Bir önceki kelimeye dönüp yeniden okusan bile, asla ilk okuduğunda aldığın hazzı alamayacaksın. Elbet bir gün yolun bu harfler ile yeniden kesişecek. O zaman geldiğinde sen, ne şimdiki sen olacaksın; ne de bu harfler şimdiki sırayla yan yana dizilmiş olacak.

Yazının sonu gelmeden, bir önceki paragrafta yazılan harfleri unutmaya başlayacaksın. Unuttuğunun farkına varmayacaksın. Harfler ise unutulduğunu bilemeyecek hiçbir zaman. Eğer konu ilgini çekerse, yazının bütününden aklında birkaç cümle kalacak. İşte onlar bu yazıyı oluşturan harflerin sana yansıması.


Bazı harfler başı boş gezecek uzun zaman. Gökyüzünde amaçsızca gezinirken kendini tamamlayacak bir diğer harfin hayalini kuracak. Yan yana gelme özlemi ile yanıp tutuşacak. Kendi ateşiyle yanıp küle dönecek ve bir daha asla başka bir harfin tamamlayıcısı olamayacak. Şanslı olan harfler ise her seferinde yeni bir yoldaş bulacak kendine. Kendinden önceki veya sonraki harf ile yan yana gelince bir bütün olacak. Anlamsızken anlam dolacak.

Alfabede yer alan yirmi dokuz harfin aynı yazı içinde yan yana gelme olasılığı çok düşükken, yan yana gelebilenler sayesinde bir yazı çıkacak ortaya. İşte sen bu yazıyı okurken, yazar burada ne anlatmak istiyor acaba diye düşüneceksin.

Tam da bu noktada yazar en yakındaki aynaya veya seni yansıtan bir objeye bakmanı tavsiye edecek sana. Böylelikle sen de bir harf olduğunun farkına varacaksın...

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Şubat 2019

Kahve Bahane #38



Ooww ooww çekilin yoldan vahşi batıdan geliyorlar.
Amerikanlar eskidi, bunlar Turkish kovboylar.

Bu satırlara aşinaysanız 80'ler ve 90'lar kuşağına ucundan bucağından dokunmuşsunuz demektir. Şarkının gecenin bu geç saatlerinde nereden aklıma düştüğüme dair hiçbir fikrim yok. Lehçe çalışırken bir anda aklımda bu şarkının melodisi canlandı.

Beyinde yer alan hatıralar bölümünün derinliklerine inmiş olacağım ki kovboy lafını cımbızla çeken hatıralar bölümü çalışanı, beynime "hemen Red Kit'i hatırla" diye bir bilgi gönderdi. Şu an arka fonda Red Kit'in "I'm a poor lonesome cowboy" şarkısı çalıyor.

Şimdilerdeki gibi bir şeyler izlemek için birçok platformun bulunduğu cep telefonları ve televizyonların olmadığı bir dönemden bahsediyorum. O zamanlar bizim evde, kasetle çalışan bir video oynatıcı vardı. Babam Red Kit ve Asterix'in çizgi film kasetlerini almıştı. Biz üç kardeş, döndürüp döndürüp izlerdik elimizdeki kasetleri. Öyle bir zaman geldi ki Red Kit'e yer alan tüm replikleri ezberledik.

Sanırım böyle bir çocukluk geçirmenin artılarından biri de elimizdekinin kıymetini bilmek olarak bize geri döndü. Bu günlerde etrafıma bakınca devamlı şikayet eden insanlar ile karşılaşıyorum. Hayat şikayet etmek için hem çok uzun hem de çok kısa.

Yakın zamanda şikayet girdabının beni de içine çektiğini hissettim. Yoo bunu bana yapamazsın dedim ve o girdaba girmemek için direniyorum. Bu günlerde kendimi daha çok sevmeye çalışıyorum. İş dolayısıyla isteyip de yapamadığım şeyler çoğunlukla olmasına rağmen, yapabildiklerimi seviyor ve sahipleniyorum.

Şubat ayının ortasına geldik. Ayın başında ajandama not aldığım yapılacaklar listesine tikler atmaya başladım. Bu beni mutlu ediyor. Bu mutluluk hissini sahipleniyorum. 13 gün sonra yeni bir ne umdum ne buldum yazısında detaylarını yazacağım.

Bu kahve bahane yazısının kahramanı da kovboylar olsun. Lafı fazla uzatmadan bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın diyorum.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

9 Şubat 2019

Gülümsemek



Bu akşam blog yazısı yazıp yazmamak arasında gidip geliyordum. Bugün daha önce bahsettiğim o şirin kahveciye gittim. Evde biten kahvemin yerini alacak olan kahvemi aldım. Az önce kendime, yeni çekilmiş çekirdekler sayesinde kokusu tüm evi saran mis gibi bir kahve hazırladım. Kahve eşliğinde Nazım Hikmet'e ait bir şiir kitabını okumaya başladım. Şiir kitaplarını, oyun kitaplarını, aslında tüm kitapları sesli okumaya bayılıyorum. Nazım şiirlerine kendimi kaptırmış okuyorken bir baktım kahvem hemen bitivermiş. Kahvemi yenilemek için okumaya biraz ara verip internette gezinmeye başladığımda bir alıntıya rastladım. İşte o alıntı, bu blog yazısının yazılmasının müsebbibidir.

Ahmet Şerif İzgören'e ait alıntı şöyle;

"Ne gülüyorsun deli gibi" deriz ya aslında psikolojik problemi olanların %90'ı somurtur. Aklınızda hiçbir şey yoksa gülümseyin, herkes ne düşünüyorsunuz diye merak eder. Gülümsemek zeka belirtisidir.
Bu alıntının doğruluğunu tartışmak için yazmıyorum bu yazıyı. İlk önce onu belirteyim. Ben konuyu farklı bir yerden ele alacağım.

Alıntıyı okuduğumda, gülümsemenin ne kadar güzel bir mimik olduğu geldi aklıma. Çok değil, iki ay önceydi. İş görüşmemden olumlu olduğuna dair telefon aldığımda, başarmış olmamın mutluluğu yüzüme gülümseme olarak yerleşti kaldı. İşe giriş evrakları için koştururken, yüzüme yerleşen o gülümseme bana hep eşlik etti. Bir akşam üstü yine gülümsememle ben, iş yerinden bir evrak alıp eve dönerken, karşıdan gelen bir adama rastladık. Bizi yolda lehçe "pardon" diyerek durdurdu. Ben Lehçe bilmediğimi söyleyince hemen ingilizce döndü ve "Ne kadar güzel bir pozitif enerjin var, bunu hiç kaybetme" dedi. Ben ise saşırdım ve sadece "teşekkür ederim" diyebildim. İyi akşamlar diledi gülümsememe gülümsemesiyle cevap verip yoluna devam etti.

Kuzey ülkelerinde gülümseyen insan görmek zor. Genelde somurtkanlar veya yüzlerinde bir mimik taşımıyorlar. İşe başladığımda bunu daha yakından gözlemleme şansı yakaladım. İnsanlar gülümsemiyor. Ta ki siz onlara gülümseyene kadar.

Gülümsemek sihirli bir anahtar gibi. İş yerinde eğitimlere katılıyorum bu ara. Farklı ırklardan insanlarla aynı ortamda olma şansı yakalıyorum. Geçen gün yine gülümseme kazandı diyebilirim. İlk katıldığımda grubumda yer alan biriyle hiç konuşmadık. Ben gülümsemedim. O da gülümsemedi. Fakat geçen haftaki eğitimde yan yana oturunca, eğitmenin söylediklerine cevap verirken, bazen göz teması kurduk ve ben o anların birinde gülümsedim. Sonra eğitim de ara sıra onun da gülümsediğini gördüm. Eğitim bittiğinde ise mini bir asansör sohbeti bile gerçekleştirdik.

Yani demem o ki, gülümsemek bir ayna görevi görür. Siz karşınızdakine gülümsediğinizde, o da size gülümser. Aslında siz ona değil, kendinize gülümsemiş olursunuz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: