31 Aralık 2017

Yılbaşına Dair


Blogumda paylaştığım diğer yazılardan biraz daha kısa bir yazı olacak bu. Yılın son haftasını oldukça yoğun geçirdim. Viyana ziyareti ile 2017 yılı gezmelerini tamamlamış olmanın tatlı yorgunluğu ile yazılıyor bu satırlar. Sözü çok uzatmadan; 2017 yılını geride bırakmamıza saatler kala, yeni yıl mesajımı buraya iliştireyim istedim.

Umarım 2018 yılı tüm güzellikleri ile gelir kapınızı çalar bu akşam. Unutmayın ki, o da diğer yıllar gibi geçici. Bu nedenle en güzel şekilde ağırlayın onu. Siz ona gülümserseniz, eminim ki o da size gülümser.

Gönlünüzden sevgi, bedeninizden sağlık, cüzdanınızdan da para eksik olmasın.
Mutlu Yıllar!
Sevgilerler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

21 Aralık 2017

Noel İle Yılbaşı Arasındaki Fark


2017 yılını uğurlamamıza sayılı günler var. Sosyal medyada çam ağaçlarını süsleyenlerin fotoğraflarlarının yanı sıra, onları acımasızca eleştirenlerin sayısı oldukça arttı. Sitem edenlerin çoğunun değindiği nokta "yılbaşından bize ne?" şeklinde. Hristiyanların kutladığı bir şey bu yılbaşı diyorlar. Böyle düşünen arkadaşların içini rahatlatacak bir bilgi bırakalım buraya. Yılbaşı ile hristiyanların kutladıkları dini bayram olan "noel" birbirinden tamamen farklı şeyler. Hadi gelin bu fark neymiş ne değilmiş diye birlikte bakalım. Kimse kimseyi haksız yere dinsiz imansız ilan etmesin.

Krakow Plac Wszystkich Swietych durağı

Yılbaşı herkesin hem fikir olduğu gibi 31 Aralık gecesine verdiğimiz isim. Eskiyen yılı uğurlarken yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul edilen akşam. Buna tüm dünya yılbaşı diyor. Noel, bir diğer tabiri ile christmas ise bambaşka bir gün kutlanıyor. Dini olarak önemli olan Noel. Anlayacağınız 31 Aralıkta yaptığınız, yapacağınız kutlamanın Noel ile yakından uzaktan alakası yok.

Krakow Rynek
Peki! Noel'i böyle önemli kılan şey ne?
Katolik mezhebinin inanışına göre, İsa'nın Beytüllahim'de bir ahırda dünyaya gelişini kutladıkları gün olması. Her 24 Aralık gecesi noel sofraları kurulur. O akşam sofrada balık hariç etle hazırlanmış hiçbir yemek bulunmaz. (Bu Polonya'da böyle en azından.) Noel törenlerinde ve hazırlanan masalarda Bebek İsa'nın doğduğu yeri sembolize eden bir maket bulunur. Polonyalılar bu sofraya wigilia adını vermişler. Aile fertleri bir arada yemek yer, dualar eder. Sonra "Oplatek" adını verdikleri incecik bir gofret yenir. Birbirleri arasında kırdıkları bu gofreti yerken dilekler dilenir. 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece kiliselerde tören yapılır. Böylelikle hristiyanlar için önem arz eden noel kutlanmış olur.

Krakow Plac Wszystkich Swietych durağı
Şu çam ağacının altına koyulan hediyeler ne iş derseniz? Bilinenin aksine 31 Aralık akşamı verilmez o hediyeler. Noel arefesinde yani 24 Aralık akşamı verilir. Noel ağacı da aslında pagan döneminin geleneklerinden biridir sadece. Aralık ayının ortalarında kurulur ve Ocak ayının sonlarına doğru kaldırılır. Çam ağacı bereketin ve ölümsüzlüğün sembolü olduğu için tercih edilmiştir.
Anlayacağınız çam ağaçı süsleme işi biraz evrim geçirmiş. Pagan döneminde var olan bu ritüel, Ortaçağ Almanya'sında Adem ve Havva oyununun dekoru olarak kullanılmış. Sonrasında ise noel piramidi (kutsal olan bu piramit) ile birleştirilip 19. yüzyılda yaygın olarak noel kutlamalarında süs amaçlı kullanılmış.

İşin dini tarafı bir yana bırakırsak; insanlar renkli süslerle bezenmiş rengarenk ağaçları görünce neden benim evimde de bir tane olmasın ki diyor. Rengarenk ve ışıl ışıl. Bence bulundukları ortama pozitif enerji yayıyorlar.
31 Aralık dünya üzerinde yaşayan herkes için yılbaşı demek. Bir yılı uğurlarken yeni bir yıla merhaba demek. Umuyorum ki bu bilgiler merak edenlere bir nebze olsun ışık tutabilmiştir. Şimdi sizi dün objektifime takılan kareler ile baş başa bırakıyorum.







Gitmeden son bir not daha iliştireyim şuraya. Bu minik ejderhanın hikayesini merek edenler Wawel Ejderhası adlı yazıma göz atabilirler.

Şimdi veda zamanı. Bir sonraki yazıda görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

18 Aralık 2017

Kış Aylarını Mutlu Kılma Sanatı Hygge


Kış aylarında az güneşten dolayı oluşan D vitamini eksikliği, gün ışığının erkenden yerini karanlığa bırakması ve soğuk, genelde insanların kendini kötü hissetmesine neden oluyor. Hygge ise bu kötü etkileri en aza indirmek için 19. yüzyılda Danimarkalıların var ettiği bir kavram.
Hygge için, mutlu yaşama sanatı diyebiliriz. Danimarkalılar dünyanın en mutlu insanları olduğuna göre gelin hygge felsefesine bir göz atalım. Bu adamlar neler yapıyor da, böyle mutlu olmayı başarabiliyorlar merak etmiyor musunuz? Açıkcası ben merak ettiğim için kurstaki Danimarkalı arkadaşıma sordum. "Nedir bu Hygge?" dedim.

Hygge; kış aylarında insan yaşamını mutlu kılmak adına yapılan basit zevklerin birleşimi sonucu doğmuş. Temelinde rahatlık ve andan zevk almak, eşitlik ve basit yaşam kavramları var. Hadi gelin Hygge felsefesini daha yakında tanıyalım.

1-Mumlar

Oturduğunuz yerde, çalışma masanızda size eşlik eden mumlar olsun. Mumun doğal ışığı daha iyi hissetmenize yardımcı olacaktır. 

2- Hoş Kokular

Rahatlatıcı etkisi olan kokular seçmek önemli. Bunun için bir tütsüden veya kokulu mumlardan yardım alabilirsiniz. Kokular insan zihninde oldukça önemli bir yere sahip. Hatta koku hafızası diye bir şey var. 

3-  Sizi mutlu edecek küçük tatlar: Şekerler, kurabiyeler, bitki çayları

Danimarkalıların şekerli şeyler tüketim oranı diğer ülkelere göre oldukça yüksek.  Kendilerini küçük kaçamaklar ile şımartıyorlar. Bu da onları mutlu kılıyor.

4- Dostlarda uzun uzadıya sohbet edilen akşam yemekleri

Bu buluşmaların en büyük özelliği ev sahibi, misafir kavramının olmaması. Yani herkes eşit ve yemeği hazırlamak için bir işin ucundan tutmalı. Sofrayı kuran kaldırsın bakış açısından oldukça uzak anlayacağınız. Bu güzel bir detay değil mi?  

5- Battaniye ve sevilen bir kitap

Hygge'nin temelinde rahatlık var. Öyle sizi sıkan giysiler yok. Rahat pijamalarınız, pofuduk terlikleriniz, okumaktan zevk aldığınız kitabınız ve bir battaniyeniz en büyük yoldaşınız olmalı.

6- Hobiler 

Yazı yazmak, resim çizmek, elişi yapmak, tahta oymak ve daha birçok şey. Kendinize küçük hobiler edinerek onları yaşamınıza entegre ettiğinizde geçen zamandan daha fazla zevk alacağınız aşikar. 





Hygge, beden rahatlığının yanı sıra ruh rahatlığına da önem veren bir yaklaşım. Birliktelik, anı yaşamak, küçük şeylerden mutlu olmak; ruhunuzu rahatlatmak için, rutininizde yapabileceğiniz küçük dokunuşlar yeterli.
En sevdiğiniz bardağınıza yer alan sıcacık çayınızı veya kahvenizi yudumlarken, gösterişten uzak olan yaşamdan zevk almanın hazzına ulaşmak zor değil.
Ben bu Hygge olayını çok sevdim. Ya siz?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Aralık 2017

Kahve Bahane #11


Arasıra minik aksiliklerin ardı sıra baş göstermesiyle, sorun tepecikleri oluşuyor hayatımda. Sanırım sayısını bilmediğim sayısız tepeciklerim var. Hayat rutinimi etkilemese bile aklıma gelince canımı sıkmayı başarabiliyorlar. Bu hafta blogger yüzünden böyle bir tepecik daha oluştu beynimin derinliklerinde. Çoğu blogun gelir kaynağı olarak gördüğü, beş senedir üye olmama rağmen para kazanamadığım adsense; bir getirisi olmadıgı gibi blogumda reklamlar yerine kocaman sarı bir alan gösterip görselliğini bozmaktan ileri gidemedi.

Bir tutam Karınca'nın dışında yazmaya gayret gösterdiğim iki blogum daha var. Biri diktiğim çantaları sergilediğim Nachnuch adlı blogum. Diğeri ise ingilizce notlarımı yazdığım "Okulsuz ingilizce" adlı blogum. Okulsuz ingilizce adlı bloguma, son bir haftadır adsense yüzünden olduğunu sonradan fark ettiğim giriş sorun yaşadım. İsyanımı twitleyince, sağ olsun blog arkadaşlarım yardıma koştu. Bir iki müdahale ile sanırım sorunu aştık. Şu an bloga sorunsuz bir şekilde ulaşım sağlandığını düşünüyorum. Umarım öyledir.

Konu bloglardan açılmışken daha önce yazmayı planlayıp hep unuttuğum bir konuyu da hemen buraya iliştireyim. Bir facebook grubu kurdum. Bir Tutam Karınca ile Blog Paylaşımları adı. Eğer facebook kullanıyorsanız sizi de beklerim. Blog yazılarınızı orada paylaşabilirsiniz. Mesela ben, e mail ile blog takibinden pek hoşlanmıyorum. O nedenle blog yazan arkadaşlarım orada paylaşım yapınca yeni yazılarından haberdar olabiliyorum.


Hatırlarsanız blog okuyucularıma hediye göndereceğimi yazmıştım. Hediyeleri gönderdim ve kazasız belasız yerlerine ulaştığının haberini alınca mutlu oldum. Tahminimden daha hızlı giden posta beni şaşırttı.


Şaşırmak demişken, netflix'de izlediğim "Making a Murderer " adlı diziden bahsedeyim kısaca. İlk önce izlemenizi tavsiye etmiyorum. Çünkü gereksiz uzun. 5 bölüm olsaydı izleyin derdim. 10 bölüm zaman kaybı. Konusu gerçek bir olaydan alınmış. Aslında dizi değil de belgesel demek daha doğru olur. Amerika'da yer alan hukuk sistemini gözler önüne seriyor. İzledikçe dünyanın her yerinde haksızlıkların olduğunu ve hukuk sisteminin bazen (çoğu zaman) çok doğru işlemediğini görebiliyorsunuz. Bu nedenle bana enteresan geldi.


Making a Murderer biter bitmez "Dark" adlı diziyi izlemeye başladık. Şimdilik gizemli bir şekilde ilerliyor. İzlerken geriliyorum devamlı. Evde biri gerilim sevince bir diğeri de ona ayak uydurmak için yastıkların arasından diziyi izlemeye çalışıyor. Yastık kimin gözlerinin önünde tahmin etmişsinizdir.

Yastık altında saklanan paralar gibi, taslakta bekleyen yazılarım var. Geçen gün birçoğunu okudum. Arada bir yayınlamaya karar verdim. Tabii ki yazıldığı dönemin ruh halini taşıyan yazılar olduğu için güncel ruh halinden biraz uzak olmuş olacaklar. Taslakların içinde bekleyen minicik bir öykü çalışması da var. Hikayeyi dış ses anlatıyor. Onu değiştirip kahramanın ağzından dökülen cümlelerle yeniden yazmayı planlıyorum. Bakalım biraz geniş zamana ve dingin bir ruh haline ihtiyacım var. Yakın zamanda (umarım) kalem kokusu kıvamında bir yazı da blogda yerini alacak.

Şimdilik benden bu kadar. Onbirinci kahve bahane yazısını da yazmış bulunmanın mutluluğuyla bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın diyorum.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Aralık 2017

Bullet Journal Hayatınızı Organize Etmenin Kolay Yolu

Bugün, son üç aydır kendim için hazırladığım ve kullandığım Bullet Journal adlı tatlı defterimi tanıtmak için bir yazı yazmak istedim. "Bullet Journal nedir?" sorusunun sayısız cevabı, google amcada mevcut. Ben her zamanki gibi kendi cümlelerim ve deneyimlerim ile ne olduğunu anlatacağım.

Öncelikle şu Bullet Journal kelimesine yakışan en güzel türkçe kelimeyi seçelim. Kişisel Planlayıcı veya kişisel ajanda demeyi daha çok seviyorum ben.

Sizi bilmem ama benim hayatımın her döneminde yaptığım işleri, harcamaları yazdığım bir not defterim oldu ve olmaya devam ediyor. Bu özelliğimi babamdan almışım. Onun da minik bir not defteri vardı. Yanında taşırdı hep. Alacaklarını, ödemesi gereken taksitleri yazardı. Neyse biz konumuza dönelim.

Bankada çalıştığım dönemde ise en büyük yardımcım ajandamdı. Masamın üstünde durur ve tüm gelecek zamanlarda yapacaklarımı yazardım. Böylelikle müşterilerin yapılması gereken işlemlerini unutmaz ve bu metodumdan dolayı takdir alırdım. Sanırım hayatı kayıt altına almayı seviyorum. Blogumum beslenmesinin en büyük sebebi de bu bence.

Şimdi konudan çok uzaklaşmadan kendim için hazırladığım kişisel planlayıcı defterime (Bullet Journal) geri dönmek istiyorum. Onu, kitapçılarda satılan ajandalardan ayıran en büyük özelliği tasarımında hayal güçünüzü kullanma olanağı sağlaması. Hazırlaması ve kullanması çok keyifli. Noktalı bir defter ve rengarenk boya kalemleri ile ruhumu yansıtan bir ajanda oluşturdum. Ayrıca stickerlar yardımı ile süsledim püsledim. Yeni gelin gibi oldu. Kişisel ajandamda (Bullet Journal) en sevdiğim sayfa, bu sene okuduğum kitapların kayıtlarını oluşturmak için hazırladığım kitaplığım. E-kitap okuduğum için reel bir kitaplığa sahip değilim. Ben de sanalını oluşturdum. Bu sene kitaplığıma 64 kitap ekledim.




 Bu key kısmını yaptım ama çok gerekli oluğunu düşünmüyorum. Olmasa da olurmuş.



Doğum günlerine toplu bakış sayfam.


Ekim ayında 15 günlük, yapacaklarımın listesini bu şekilde hazırladım. Yapmayı planladığım şeyleri yazdım ve yaptığım günleri renkli renkli boyadım. Görüldüğü gibi istikrarlı olduğum tek konu kitap okumak. Diğerlerinde aynı istikrarı gösterememişim.


Yapılacaklar listesinin yanı sıra, haftalık yapacaklarımı not aldığım günlük planlama kısmını böyle yaptım. Açıkcası bu ayın tasarımından pek hoşnut kalmadım ve Kasım ayı için farklı bir şeyler çizdim.


Kasım ayı için bir kapak tasarlamakla işe başladım. 


Kasım ayı için farklı bir günlük planlayıcı çizdim. 


Aralık ayının kapak çizimini ve tasarımını çok sevdim. Sanırım günlük planlayıcı kısmını değiştirmeden diğer aylarda da kullanacağım.


Fotoğrafları aralık ayının başında çektiğim için aktiviteler ve su bölümü boş. Şimdi onlar doldu.
15 günlük yapılacaklar listesini haftalık olarak düzenlemeye başladım ve su için özel bir bölüm hazırladım.



Bu ajandanın bana en büyük katkısı su içme alışkanlığını kazanmama yardımcı olması. Evet, evet yanlış okumadınız. Ben su içme konusunda çok tembelim. Su içmek aklıma gelmez çoğu zaman. Şimdi içtiğim her bardak için bir kutucuğu maviye boyuyorum. Böylelikle geçtiğimiz hafta her gün su su içmeyi başardım. Bu, ajandanın bana kattığı faylardan biri. Bunun dışında yapılacak aktiviteler kısmı da insanı tetikliyor. Mesela bir gün yürüyüş yapmayınca ve o kutucuğu dolduramayınca kendini suçlu hissediyorum. Sonraki gün hemen yürüyorum.

Bullet Journal için yeni bir alışkanlık edinmek isteyenlerin ve devamlı işlerini ertelemekten dem vuranların yardımına koştuğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Benimkinin içeriği oldukça minimalist. Ama unutmayın içeriğini oluşturmak tamamen sizin hayal gücünüze dayanıyor. Çizip boyamayı sevenlerdenseniz hazırlaması da çok zevkli. Deneyin ve görün derim.

Bugünlük benden bu kadar.
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Aralık 2017

Yılbaşı İçin Hediye Alternatifleri

Yılbaşına sayılı günler var. İnsanları bir hediye alma telaşı sarmış durumda. Kendimden biliyorum. Ofis ortamlarında hediyeleşme etkinliği yapılır. Genelde belirli bir limit belirlenir ve kura çekilir. Bazen kurada, sadece koridorlarda gördüğünüz zaman selam verdiğiniz kişileri çekersiniz. İşte böyle durumlarda hediye almak daha da zorlaşır.
Bundan 5 sene önceydi. Stajyerlerden biri kurada benim adımı çekmişti. Kitap okuduğumu gözlemleyip bana bir kitap alma inceliğini göstermişti. Hediye paketimden kitap çıktığını görünce çok sevinmiştim. Bu sevincim kitabın ismimi görmemle yok olmuştu. Çünkü o tür kitapları okumuyordum. İşte böyle durumlar için size birkaç hediye alternatifi sunmak istiyorum.
Bunların dışında tüm alternatifler için Nachnuch'u ziyaret edebilirsiniz.






















Kitap ayraçlarını tek olarak değilde en az 50 adet olarak sipariş verebiliyorsunuz. Aslında öğretmenlerin öğrencileri için alabileceği güzel bir hediye olabilir.
Bunların dışında sitede, saatler ve kendi çektiğim fotoğraflardan hazırladığım tablolar var.
Şimdilik benden bu kadar.  
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Aralık 2017

Kibar Olmak

Dilin kemiği yok derler. İnsan olarak bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz iletişim kurma yetisine sahip olmak. Peki; iletişim kurma konusunda ne kadar başarılıyız? Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartın diyen atalarımız aslında bize çok güzel bir mesaj vermişler. Konuşmalarımız bizim kişiliğimizi yansıtır. İşte burada dikkat edilmesi gereken en önemli unsurlardan biri doğru kelimeleri seçerek, doğru cümleleri kurmaktan geçiyor. Bu şekilde konuştuğunuz zamanlarda, size yüzünüzde tebessüm oluşturacak bir ünvan bahşediliyor. Artık toplum sizi kibar biri olarak tanımlıyor.

Buraya kadar genel olarak kibar olma konusundaki düşünceleri yazdım. Bunları yazma fikri ise yakın zamanda yaşadığım bir olay sonrası ortaya çıktı.

Yılbaşı pazarında yer alan mini dükkanları gezerken, 10-11 yaşlarında iki çocuk dikkatimi çekti. Benim de göz gezdirdiğim dükkanın önüne gelerek, tezgahta yer alan kalemlere baktılar. Biri eline aldığı kalemi satıcıya göstererek; " Bayım bu ne kadar?" dedi. Bunu duyunca, gözümde eski filmler canlandı. Orada da çocuklar böyle kibardır. Sir diye hitap ederler. Hatırladınız mı?


Bu diyaloğun sonunda bir yazı yazmalıyım dedim. Aslında böyle anlatınca gayet sıradan bir konuşma gibi gözükse bile benim aklıma yurdum insanın diyaloglarını getirdi nedense.

En basit örneği, daha önce kendi anılarımdan yola çıkarak yazdığım bakkal amca yazısı. İşte bu tamamen toplumun sizi nasıl yönlendirdiğinin en büyük kanıtı.



Biz çekirdekten fazla samimi olarak yetiştiriliyoruz. Buna ne olur demek ruhumuzda var. Yukarıdaki Nohut oğlan bunu bizim için çok güzel özetlememiş mi? Bir Oliver'e bakın bir de bizim Fırat'a. Oliver'ın yerinde Fırat olsaydı "Amca ben daha fazlasını istiyorum" derdi.

Buralarda ise durum tam tersi. Polonyada tanımadığınız ve yaşça sizden büyük olan birine kesinlikle amca, teyze diyemezsiniz. Büyük bir kabalık olarak algılanır. Karşıdaki bu kaba davranışınız yüzünden size kızabilir ve sizinle iletişim kurmaz.



Bu durum sizden yaşça küçükler için de geçerli. Bizim tonton teyzelerimizin, amcalarımınız bize "kızım, oğlum, evladım" diye hitap etmesine alışığız. Hatta öyle dediklerinde, onlara yardım etmek için el pençe divan oluruz. Burada ise öyle bir şey söz konusu bile değil. Karşınızdaki kişiyi tanımıyorsanız Pan veya Pani diyeceksiniz. Kaçarı yok.

İşte bunlar hep kültür farkı dediğimiz şeylerin blog yazıma yansıması.
Şimdilik benden bu kadar.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Aralık 2017

Mükemmel Şehir Nowa Huta


Bu hafta sonu Krakow'un 15 kilometre uzağında yer alan Nowa Huta'yı ziyaret ettim. Nowa Huta'da yaşayan bir arkadaşım sayesinde gezerken tarihini dinleme şansına eriştim. Başlık için "Mükemmel Şehir" tanımını neden kullandığıma gelecek olursak; Nowa Huta tarihte önemli bir yere sahip.

1945 sonrasında Sovyet Komünizmi örnek alan Polonya, 23 Haziran 1949'da "Mükemmel Şehir" sloganı ile Nowa Huta'nın inşasına başlamış. Öyle ki şehir kurulmadan önce sinema, tiyatro, okul, hastane binalarının yanı sıra yapay gölün bile yapımı planlanmış ve plana sadık kalınarak inşa edilmiş. O nedenle oldukça düzenli bir mimariye sahip ve günümüzde bile Krakow'un en yeşil yeridir.


İşçiler canla başla Nowa Huta'nın inşasında çalışmışlar ve 1952 yılında Krakow ile Nowa Huta arasında ilk tramvay bağlantısı oluşturulmuş. O bağlantı sayesinde, bugün Krakow'un merkezinden Nowa Huta'ya ulaşım 25 dakikada gerçekleşmiş oluyor.

Gezimin ilk durağı Komünist müzesiydi. Eski sinema binasını müzeye çevirmişler. Nowa Huta'da yer alan binaların zeminlerinde sığınaklar mevcut. Ben de müze gezimizi o sığınakların içerisinde dolaşarak tamamladım. İnsanların olası bir saldırı için nasıl hazırlandıklarını görmek enteresandı.



Haberleşmek için her yol mübah dedikleri bu olsa gerek.


Aşağıdaki harita Polonya'nın 2. Dünya savaşı öncesi ve sonrası topraklarını gösteriyor. Doğudan biraz Batıya kaymış. Eğer kaymamış olsaydı; Lviv bugün Polonya'nın bir ili olurken, Wroclaw halkı biz Polonyalıyız diyemeyecekti.


Bu fotoğrafları sığınakta çektim. Burası bir revir.






O zamanlarda polis görevini üstlenen Milicja teşkilatının kalkanı. Polonya halkı dinine çok bağlıymış ve halen çok bağlı. Nowa Huta ise "Tanrı olmayan şehir" olarak inşa edildiğinden, içinde bir kiliseye yer yokmuş. İnsanlar 1957 yılında seslerini çıkarmaya başlamışlar ve bir kilise istediklerini dile getirmişler. Yöneticiler ise bir binayı kilise olarak kullanabilecekleri müjdesini vermiş. Bununla yetinmeyen halk binanın önüne kocaman bir haç yerleştirince kızılca kıyamet kopmuş. Milicja haçı yerinden sökmüş. Ve bu olay sonrası 1960'larda ayaklanma çıkmış.


Sancılı geçene yıllar sonrasında 1980'lerde Solidarnosc kurulmuş. Sendika görevi yapan bu oluşum hızlı bir şekilde büyümüş. Sendikayı arkasına alan işçiler ise hararetli sokak gösterilerine başlayarak haklarını aramışlar, rejimi eleştirmişler.


Nowa Huta'nın önemli iki sembolü var demek yanlış olmaz sanırım. Biri 1973 yılında inşa edilen Lenin anıtı. Bir diğer ise 1954 yılında kurulan Lenin Demir Çelik Fabrikası.

Lenin heykeli 16 yıl boyunca Nowa Huta'nın göbeğinde yer alımış. 1989 yılında, yani Polonya için Komünist rejinim son senesinde büyük bir çoşku ile yerinden kaldırılmış. Şimdi anıtın yerinde hiçbir şey yok.

Lenin Demir Çelik Fabrikası ise, yılda 40.000 kişiye istihdam sağlamış. Kısa sürede büyük bir işlem hacmine ulaşan fabrika günümüzde halen faliyetini sürdürüyor. Tabii küçük bir farkla. Artık ismi Lenin Demir Çelik Fabrikası değil.



Müze sonrası, Fabrika binasını görmeye gittik. Sonraki durağımız ise yapay göldü. Hava -5 derece olduğundan olsa gerek gittiğimizde donmuş bir göl ile karşılaştık. Beyazlar içinde oldukça güzel gözüken göl, eminim ki yazın çok daha güzel bir görsel şölene ev sahipliği yapıyordur.





Bu güzel gezi sonrasında sıcak bir kahveyi hak ettim. Kafeye doğru giderken gözüme ilişen bu tankı fotoğraflamadan geçmedim.


Günü enteresan bir cafede, sıcacık kahve eşliğinde güzel bir sohbetle noktaladım.






Buradan arkadaşıma bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bu soğuk havada bizi çok güzel ağırladı. Bu yazı, onun anlattıklarının bloguma yansımasıyla oluşturuldu.

Nowa Huta zamanında sosyalist bir şehrin vitrini olarak tasarlanmış. Günümüzde ise Nowa Huta'nın kentsel düzeni, Polonya'nın sosyalist gerçekliğinin kültürel mirasını gözler önüne sermeye devam ediyor. 
Nowa Huta değişmeyen görünümü sayesinde, ütopik ideal şehir örneği olarak adından bahsettirmeyi sürdüreceğe benziyor.

Şimdilik Krakow'dan aktaracaklarım bu kadar. 
Bir sonraki gezi yazısında görüşünceye kadar şen ve esen kalın.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Blog Arşivi

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe