20 Eylül 2017

Bisikletim Canım Benim


Tembellik yapmaktan ötürü yazmayı devamlı ertelediğim bir bisiklet maceram var. Bir tutam karınca'ya ayıracak 2 dakikanız varsa, anlatmaya başlıyorum.

Bisikletimi ne çok sevdiğimi biliyorsunuz. Bu siteye ilk ziyaretiniz ise an itibariyle sevdiğimi öğrenmiş oldunuz. 2017 yılında, canım Krakow'a yaz çok geç geldi ve çok erken gitti. Göz açıp kapayınca kadar deyimini burada kullanmak oldukça yerinde olur. O nedenle doya doya bisiklet süremediğini söyleyebilirim.

2 hafta önce havanın güzel olmasını fırsat bilip, her zamanki rotamızda ilerlemek üzere pedalladık. Bizim rotamız gidiş dönüş 36 kilometre. Tüm yol (bizim evimizle gideceğimiz yer arasındaki mesafe) boyunca bisiklet yolu var. Böyle olunca pedallama keyfimiz zirve yapıyor.

Benim inandığım, ama bu sene bir türlü gelmeyen yaz ayının başında bir aksiyon kamerası almıştım. Çok sık kullanamadım. Şansa, o gün havanın güzelliğini fırsat bilip kameramı da yanıma almıştım. Aldım da ne oldu? Gezimin en aksiyonlu yerlerinde kayıt dışıydı. Ben de pedalladığımız yolları size de göstermek için kısa bir video oluşturdum. Eğer fazladan bir buçuk dakikanız varsa, videoma göz atabilirsiniz. Yoksa okuma devam edin.




Gezinin başında, küçük bir çocuk bana çarptı. Bakın dikkatli okuyun lütfen. Bisikletim çocuğa değil, çocuk bisikletime çarptı. Minik bir yokuş iniyordum. Kısa bir iniş, sonra 200 metre bir düzlük ve aynı şekilde kısa bir çıkış. Genelde o inişte biraz hızlanırım. Çıkışta pedal çevirmemek adına. O gün de aynı şekilde pedallarken 10 yaşlarında bir ufaklık düzlük yerde, adeta bir yengeç gibi ilerliyordu. Yengeçleri bilirsiz. Düpedüz yürümeyi beceremezler. Çocuğu görünce frenleri azıcık sıktım. Çocuk da arada bir arkasına bakıyordu. Dedim ki, gördü beni herhalde. Artık ne tarafa gideceğine karar verir. Ama veremedi. Benim tam olarak durmama fırsat vermeden, geldi sağ omuzunu bisikletin sol gidonuna indiri verdi. Yavaşladığım için yere düşmekten kurtuldum. Sadece sendeleyerek olayı atlatmış oldum. Bu herkesin başına gelebilir. Lakin ikinci anlatacağım olay benim için tam bir sürprizden ibaretti.

Tyniecka denen yere kadar sürüp, orada mola veriyoruz. O gün de farklı bir plan çizmemiştik kendimize. Mola verdiğimiz yerde, bahçe içinde bir lokanta var. Kielbasamızı yedik. Yanında da Tynicka'lı pederlerin manastırda imal ettiği biralardan içtik. Buraya kadar her şey normal. Sonra dönüş yoluna koyulduk. Tahminimce 6 kilometre sonra, bisiklet yolunda ilerlerken, bir polis bizi durdurdu. İlk önce Lehçe bir şeyler söyledi. Lehçe bilmediğimizi söylediğimiz de ise, hemen ekip arkadaşını çağırdı. Adam gayet kibar bir şekilde iyi günler diledi ve alkol alıp almadığımız sordu. Biz de evet dedik. O zaman çekin bakalım şöyle yan tarafa dedi. Hayda. Zaten üniformalı kişilerden korkarım ben. Üniforma fobim var sanırım. Polis görünce heyecanlanıyorum. Bisikletten indiğimde resmen dizlerim titriyordu. O haldeyken polis alkol testi yapacağız dedi. Senelerdir araba kullanırım. Araba kullanacaksam kesinlikle içmem. Türkiye'de bir kez bile alkol testine denk gelmemiştim. Onu üflemeyi de merak ediyordum doğrusu. Neyse hepimize sırayla üflettiler. Ben 0 promil çıktım. Canım pedeler alkolsüz bira yapmışlar demek ki. Bizimkilerden biri 0,5 promil, bir diğeri 0,6 promil çıktı ve oturum kartlarımızı istediler.  Bir polis oturum kartlarını kontrol ederken diğer polis gayet kibarca " arkadaşlar, Polonya kanunlarına göre alkollü bisiklet süremezsiniz. Eskiden arabada olduğu gibi sınır 0,2 promildi. Lakin bu sene başında 0,9 promil olarak güncelledi" dedi. Bu arda artık benim titreyen dizlerimde derman kalmayınca kaldırıma oturdum. Eğer geçen sene böyle bir kontrole denk gelmiş olsaydık, bisiklet tekerleklerinin havalarını indireceklerini öğrendim sonradan. Cezayı kesip, bisikleti kullanmanıza izin vermiyorlarmış.
Yaklaşık 10 dakika süren bu olay sırasında bilin bakalım benim kameram kayıtta mıydı? Tabii ki hayır.
Beklediğimiz 10 dakika boyunca, tüm bisiklet sürenleri durdurdular. Ve hayır cevabını aldıkları sürücülerden de uzaktan cihaza üflemelerini rica ettiler. Ayrıca bisikletlerin gece sürüşüne uygun olup olmadığını da kontrol ettiler. Işıkları olmayanlara da ceza kesiyorlarmış. Bunu da sonradan öğrendim.
Tüm bunlar yaşanırken ve ben kaldırımda otururken, bunu bloguma yazmalıyım dedim. Bana bir görüntü lazımdı. Ben de polislere çaktırmadan bir kare fotoğraf çektim. Gerçi Polise sizinle bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyorum deseydim hayır demezdi. Orasıda ayrı bir konu.



Şimdi gelelim kıssadan hisse bölümüne. Polonya'da yaşadığımız bu sıra dışı deneyim sonrası, bisiklet bir araç mıdır? sorusunun cevabını bulmuş olduk. Evet değerli okuyucu bisiklet bir araçtır. Onun da farları olmak zorunda. O da trafikte var olan diğer araçlar ile aynı haklara sahip. Umarım Türkiye'de de bir gün bisikletler araç olarak değerlendirilir ve hak ettiği değeri görür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Eylül 2017

Şekersiz Kek Tarifi


İşlenmiş şeker ile yollarımızı ayırları uzun bir süre oldu. Artık eskisi kadar kendisine özlem duymuyorum. Bu duymadığım özlem bazı dönemlerde nüks ediyor. İçimde oluşan şekerli bir şeyler yeme dürtüsünü bastırmak adına farklı tarifler deniyorum. Az sonra vereceğim tarifi de böyle sancılı bir günde yaptım ve oldukça başarılı oldu. Daha önce, dünyanın en kolay ve leziz kek tarifini paylaşmıştım. Şimdi sıra içinde işlenmiş şeker olmadan yapılan kek tarifinde. Ben deneysel bir çalışma yaptığım ölçüleri bir hayli küçük tuttum. Vereceğim tarif iki kişi için ideal. Eğer daha fazlasını yapmak isterseniz, verdiğim ölçüleri iki katına çıkartmanız yeterli olur.

Malzemeler: 


1 adet yumurta
1 çay bardağı üzüm pekmezi
1 çay bardağı süt
1 çay bardağı zeytin yağı ( mutfakta zeytin yağından başka bir yağ kullanmayalı da uzun zaman oldu)
4-5 adet hurma ( ince ince doğranmış)
6-7 adet ceviz
1 adet küçük boy havuç rendesi
1 çay kaşığı tarçın
2 çay kaşığı kakao
2,5 çay bardağı un
1 paket karbonat ( veya kabartma tozu)

Yapılışı:

Malzemeleri karıştırmadan önce fırını 180 dereceye ayarlayın. O ısınana kadar siz çırpma işlemini halletmiş olursunuz.
  •  Yumurtayı mikser yardımı ile güzelce çırpın. İşin püf noktası yumurtayı fazla çırpmaktan geçiyor. 
  • Pekmezi ekleyip çırpma işlemine devam edin. Yaklaşık olarak 2 dakika yeterli olacaktır. 
  • Karışıma; süt, zeytinyağı, hurma, havuç rendesi, ceviz, kakao ve tarçını ekleyip karıştırın.
  • Tüm malzemeleri ekledikten sonra, 1 çay bardağı unu ekleyip karıştırdıktan sonra kabartma tozunu ilave edin ve karıştırın.
  • Geldik son aşamaya, en son 1,5 çay bardağı unu da karışıma ekleyin. Hafif sıvı bir kek hamuru oluşacak. 
  • Ben 12'li muffin kek kalıbı kullandım. Eğer kek kalıbınız yoksa, en küçük kek kalıbı da işinizi görür.
  • Kalıba döktüğünüz kekinizi önceden ısıttığınız fırına koyun ve saatinizi 20 dakikaya ayarlayın. 20 dakika sonra misler gibi kekiniz hazır olmuş olacak. 
İşin püf noktası : Kekiniz pişerken fırın kapağını açmayın. 

 
Şekersiz nasıl kabaracak bu kek diye endişe içindeyim. Hatta keki yaparken endişelerimi instagram hikayemde paylaşmıştım. Açıkcası gayet güzel kabardı. Tadı ise normal keke göre az şekerli. Açıkcası benden geçer not aldı ve blogumda yerini almayı başardı. Aslında, hafta sonu bisikletle polis çevirmesine denk geldiğim olayı anlatacak bir yazı yazacaktım. Öncelik onun olmasına rağmen bu kek tarifini araya sıkıştırmak istedim.

Yaptım, yedim ve paylaştım. Artık sıra sizin marifetli ellerinize kalmış. 
Şimdiden afiyet olsun. 


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Eylül 2017

Blogspot uzantısını kaldırma


5 Yıl boyunca blog adresimde yeralan blogspot ibaresiyle dün yollarımızı ayırdık. Kısa bir kesintinin ardından artık yoluma www.birtutamkarinca.com olarak devam edeceğim. Açıkcası böyle daha güzel oldu. Zaten blog ismim uzundu. Blogspot eklentisi ile çarşaf gibi oluyordu. Geçiş sürecinde, teknik bir aksaklık dolayısıyla eski yazılarım takipçilerimin okuma listesine yeniden düşmüş. Vermiş olduğum bu rahatsızlık yüzünden özür dilerim. Tam 400 kişi olmuşuz diye sevinirken dün 1 kişi takipten ayrılmış. Sanırım bu blog sahibi ne yapıyor böyle diyerek çekti gitti. Ne yapalım canı sağ olsun.

Alan adımı değiştirdim lakin, Blogspot'un alt yapısını kullanmayı bırakmadım. Çünkü oldukça basit ve ben artık buna çok alıştım. Bazı blog yazarı arkadaşlarımla konuştuğumuz zaman artık wordpress'e  geçme zamanın geldi diyorlar. Evet alt yapı olarak çok gelişmiş bir sistem ama dedim ya blogspot benim ilk göz ağrım ve şimdilik bana yetiyor. Ayrıca takipçi eklentisinin olmasını çok seviyorum. Wordpress'e bu eklenti yok. Açıkcası mail ile takip işine çok sıcak bakmıyorum ben. Çünkü çok fazla blog takip ediyorum ve onların hepsine mail yoluyla abone olsam mail kutum her gün dolup taşar. Ben böyle düşünürken sadece mail yolu ile takip edilen bir sisteme kendimi entegre edemem. Böyle de açık sözlüyüm.

Adresimde yer alan blogspot uzantısını nasıl kaldırdım? 

Sorusunun cevabı aslında oldukça basit. Bir miktar maddi külfeti var. Çünkü blogununuz taşımak istediğiniz alan adını satın almanız gerekiyor. Ben alan adımı isim tescilden aldım. Senelik 9 dolar ödeyeceğim. Alan adını aldıktan sonra, blogspot kontrol panelinden: Ayarlar - Temel - Yayıncılık bölümünde yer alan "+blogunuz için üçüncü taraf bir URL ayarlayın" sekmesini tıkladım.


 Açılan pencereye yeni aldığım alan adını yazdım ve kaydet butonuna bastım. Bu aşamada bir hata mesajı veriyor. Aslında sizden bir onay istiyor. Size vermiş olduğu kodları, alan adını aldığınız siteye gidip tanıtmanızı istiyor. Bu işlemi gerçekleştirdikten sonra yeniden geri dönüp kaydet butonuna bastığınızda ise 24 saat içerisinde yeni alan adına yönlendirileceksiniz mesajını alıyorsunuz. Benim blogum 30 dakika kadar kısa bir süre içerisinde yönlendirildi.


Sorunsuz bir şekilde geçişi tamamladığıma göre, hız kesmeden birtutamkarinca.com olarak yola devam etmeliyim. Ne de olsa, karınca olmak bunu gerektirir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Eylül 2017

İşte Bunlar Hep Paradoks



Havalar soğudu. Bu sene bir değişiklik yapıp kışı üzgün karşılamamaya karar verdim. Soğuyan havalar karşısında düşen moralimi yüksek tutma derdindeyim. 3 gündür süregelen baş ağrımı saymazsam herşey yolunda şimdilik. İşte bunlar hep içsel çabalar....

Çamaşır makinemizi biz almadık. Kendisi oturduğumuz evin bir parçası. 3 haftadır yıkadığım çamaşırlarda anlamsız bir koku oluşmaya başladı. Biraz araştırdım. Makinenin kireç yüzünden böyle bir pislik yapabileceği bilgisine ulaşır ulaşamaz, soluğu markette aldım. Makine temizleyicisi ile makineyi boş çalıştırdım. Şimdi herşey düzeldi. İşte bunlar hep yaşama uğraşı...

Az buçuk ingilizcemle, deli cesaretimi de yanıma alarak geçen hafta bir iş görüşmesine gittim. Bana göre iyi geçmesine rağmen halen ses seda çıkmadı gittiğim yerden. Aslında çıkmamasına da sevindim. Olumsuz geri dönmedikleri sürece herşey yolunda. İşte bunlar hep umut...

Blogumda mini bir anket oluşturdum. Blogumu takip eden çoğunluk kahve bahane serisini okumaktan zevk aldığını söyledi. Ben de kitap yorumları ile blogu boğmama kararı alarak, okuduğum kitaplara dair yorumlarımı 1000kitap ve goodreads hesaplarımda paylaşmaya başladım. Paylaştıkta güzel geri dönüşler aldım. Şimdilik herşey yolunda. İşte bunlar hep saygı...

Bu bayram kimseye bayram mesajı göndermedim. Benden bir etkileşim göremedikleri için, kimse bana bir bayram mesajı da göndermedi. Benim için, bayram dedikleri şey yılın diğer günlerinden farksız geldi geçti. İşte bunlar hep deneysel analizler...

Kararlar alıp dururken, pek azını hayata geçirebildiğimi fark ettim. İngilizce kursuna gitmeye karar verdim. Sadece karar verdim. Eyleme ne zaman geçeceği konusunda hiçbir fikrim yok. İşte bunlar hep tembellik...

Severek takip ettiğim blog yazarlarının vedaları canımı sıktı. Veda yazılarını okurken, "erken mi pes ediyorlar." dedim. Bazısı anonim olmak için bıraktı blogunu, bazısı ise artık anonim olmaktan sıkıldığı için. Bazısı geri dönüş alamadığı için vazgeçti blogundan. İşte bunlar hep kafa karışıklığı...

Yeni yılda blogumda bir etkinlik düzenleyeceğim. Bunun için çalışmalara başladım. Bu sene bloguma en çok yorum yapan iki yazara Krakow'dan bir hediye göndereceğim. Yılbaşında elinde olacak. Bu etkinliğin fikir babası, blogunu bırakıp giden yazarlardan biri. İşte bunlar hep etkileşim... 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Ağustos 2017

Öykü Okumak İçin 5 Harika Sebep

öykü

Türk toplumu olarak okumaya pek düşkün değiliz. Bunu ben değil, her sene yapılan anketler verileri diyor. 2016 verilerine göre, Türkiye'de kişi başına 8.4 kitap düşüyor. Türk insanı okumaya günde ortalama sadece 1 dakikasını ayırıyor. Ayrıca ihtiyaçlar listesinde kitap 235. sırada yer alıyor. Maalesef bunlar iç açıcı değil.

"Neden okumuyorsuz?" sorusuna verdiğimiz cevaplar ise neredeyse aynı.

⇒ Kitaplar çok pahalı. 
 Pahalı diyenlerin %80'i sigaraya günde en az 10 TL veren kişiler. Bunun yanı sıra artık kitaplara ulaşılabilirlik daha kolay. İkinci el kitaplar var. E kitaplar var. Kütüphaneler var.

⇒ Vaktim yok.
Vakitsizlikten dem vurup, televizyon kumandasını elinden bırakmamak, saatlerce sosyal medya hesaplarında gezintiye çıkmak biraz enteresan değil mi?

⇒ Öğrenciyim ve ders çalışmam lazım.
Ders çalışmak öğrencinin başlığa görev tanımı. Bunda hem fikiriz. Lakin kafanızı rahatlatmak ve derse daha fazla odaklanabilmek için farklı tarzlarda kitap okumanın yararı tartışılamaz.

⇒ Aman okumak bana ne katacak.
İşte bu, "vücudumun %70 su, o zaman su içmeme ne gerek var." demekle aynı şey.

⇒ Ben roman okumayı sevmiyorum.
Kitaplardan bahsedilince sadece romanların akla gelmesi üzücü. Eğitici, içinde araştırma notları barındıran kitaplarla tanışmadığınızın göstergesi.

⇒ Kitaplar çok kalın olduğu için gözümü korkutuyor. 
Roman okumak zorunda değilsiniz. Kimse size kitap okumaya "Savaş ve Barış" veya "Dok Kişot" ile başlayın demiyor.

Bahane üretmek aslında çok kolay. Bu bahaneleri bir tarafa iterek, bugün öykü okumak için size 5 harika sebep sunacağım.

1- Öyküler kısa olduğunu için zaman sorunu ile savaşmak zorunda kalmazsınız. Otobüste işe giderken, bir yerde sıra beklerken, dinleneme molası verdiğinizde çayınızın yanında bir öykü okuyabilirsin.

2- Okumanın en güzel tarafı bir kitabı bitirdiğinizde yaşadığınız hazdır. İşte öykü okuyarak bu hazza ulaşma süresini kısaltırsınız.

3- Uzun süreli okunan kitaplarda yer alan düşüncelerin sindirilmesi bazen zaman alabilir. Ve bu yeni bir kitaba başlama sürenizi uzatabilir. Fakat güzel kurgulanmış bir öykü bittiğinde tadı damağınızda kalır ve yenisine başlamak için can atarsınız.

4- Kitap okuma alışkanlığı kazanmak için öykü okumak güzel bir başlangıçtır. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmaz. Kısa sürede bittiği için sizi tatmin eder ve uzun okuma maratonunu hazırlar.

5- Yeni yazarlar keşfetmenize olanak sağlar. Merak ettiğiniz bir yazarın kalın bir kitabını okumaktansa, (varsa) öykülerini okumak, yazarın üslubu hakkında bilgi edinmenizi sağlar. Ayrıca hangi tür kitaplara ilginiz olduğu konusunda size yol gösterir.

Öykü okumanın bu denli güzelliklerinden bahsetmişten, severek okuduğum birkaç öyküyü paylaşamadan yazımı noktalamak istemedim.

  •  Palto - Gogol
  •  Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig
  • Amok Koşucusu - Stefan Zweig
  • İnsan Neyle Yaşar - Tolstoy
  • 72. Koğuş - Orhan Kemal
  • Ceza Sömürgesi - Franz Kafka
  • Bir Köy Hekimi - Franz Kafka
  • Tatsız Bir Olay - Dostoyevski
Sizin severek okuduğunuz öyküler var mı?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Ağustos 2017

4D Sinema Keyfi - Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu


Krakow'da sinemaya gitmek sıklıkla yaptığımız bir aktivite değil. Malum alt yazısız, sadece ingilizce dinleyerek bazı filmleri anlayamıyorum. Bunun yanı sıra buradaki sinema salonlarında ses çok kısık oluyor. Biz alışmışız Türkiye'de bangır bangır oynamasına. Ben bazen evde bile buradaki sinema salonlarından daha yüksek sesle film izliyorum. O nedenle gitmeden önce filmi araştırıp, gidip gitmeyeceğime öyle karar veriyorum.

Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu adlı filme konusu yüzünden değil 4DX teknolojisini kullanarak gösterime girdiği için gittim. Konu olarak çok vasat bir film. Muhtemelen normal olarak izleseydim sıkıntıdan patlardım. İşin içine 4D girince işler bir anda farklılaştı.

Peki nedir bu 4D Sinema? 

Eskilerde sadece perdeye yansıyan filmler vardı. Sonra gelişen teknoloji ile 3D girdi hayatımıza. Sinema salonun kapısında elimize bir gözlük tutuşturdular. O gözlükler sayesinde filmin içindeymişiz gibi hissettik. Kahraman yaratıkların sırtında uçarken biz de onunla uçtuk. Bazen yere çakılacakmış gibi yerle burun buruna geldik. Film izlemek daha keyifli hale geldi. Adamlar yapmış derken; başımıza bu 4D olayı çıktı. Üç boyutun yanı sıra filmi fiziksel olarak hissetmemize yardımcı olan hareketli koltuklar, rüzgar, yağmur, flaş, sis, balon, koku efektleri eklendi. Böylelikle tam olarak filmin içindeymişiz gibi hissetmemize olanak sağlanmış oldu.

Aslında 4D olayına eğlence parklarından bir aşinalığımız var. Genelde 15 dakikalık kısa görsel şölenler oluyordu onlar. İşin içine uzun metrajlı bir sinema filmi girince daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.


Bu kısa bilgiden sonra Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu'nun konusuna değinmek istiyorum. Film, Fransız çizgi romanından esinlenerek çekilmiş bir bilim kurgu. 28. Yüzyıl'da, bin gezegenden gelmiş bütün ırklar, devasa Alpha şehrinde huzur içinde yaşamaktadır. Bu huzurlu hayat için bütün ırklar kendi bilgi ve yeteneklerini birbirleriyle paylaşmıştır. Ancak Alpha'nın güvenliği bilinmeyen bir kuvvet tarafından tehdit edilmeye başlamıştır. Bu kuvveti bulmak ve Alpha'da barışı sürdürebilmek adına Valerian'a çok iş düşmektedir. Tüm ırkların son umudu olan Valerian ve güzel ortağının maceralarına tanıklık etmek için 2 saat 18 dakikaya ihtiyacınız var.

Muhtemelen çizgi romanı okumuş olsaydım, neden tüm görevleri Valerian'a veriyorlar diye bilgi sahibi olurdum. Görev için gittiği bir alanda, gözlükler sayesinde yaratılmış sanal bir dünyada gezindiği bölüm oldukça ilgimi çekti. Filmde Rihanna'nın küçük bir rolü vardı. Dans ettiği bölümleri çok beğendim. Filmin en güzel sahnelerinden biri Valerian'nın kaçış sahnesiydi. Koltukların hareket etmesi, salon içinde oluşan rüzgar ve Valerian'ın sulardan geçtiği sahnelerde, gerçekten üstümüze birkaç damla su geliyor olması çok eğlenceliydi.

Tek sıkıntısı koltuğun hareket ettiği sahnelerde gözlük yüzünden odaklanma sorunu yaşamaktı. Görüntü bulanıklaşıyordu. Ayrıca dövüş sahnelerinde arkanızdan biri koltuğunuza vuruyor gibi olması pek güzel değildi. Bol bol dövüşün olduğu bir film izlenirse sırtı bayağı ağrıtır diye düşünüyorum.



Filmin konusu beni hiç tatmin etmemiş olsada 4D sayesinde kendini izletmeyi başardı. Bu arada korku filmi izleyebiliyorsanız kesinlikle bir 4D deneyimi yaşayın derim. Ben evde bile korku filmi izleyemeyen biri olarak kesinlikle o zevki deneyimleyemeyeceğim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ağustos 2017

Boğulmamak İçin - George Orwell


Bu kitabı İzmir'de olduğum süre zarfında okumuştum. Hatta basılı olarak okuma şansı bulduğum için blog için fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemiştim. İnceleme yazısını yazıp taslakta bıraktığım kitaplardan biriydi. Yayınlamak bu güne kısmetmiş.

Boğulmamak için; 20. yüzyılın başında yaşanan savaş neticesinde, savaşın insan benliğinde bıraktığı korkuyu, değişinen yaşam koşullarını ve insan ilişkilerindeki aksaklıkları, George Bowling'in gözünden anlatan bir kitap. Yazarın en tanınmış kitaplarından olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'nden esintilere rastlamak mümkün.

Bir sabah uyandığınızda içinizde geçmişe karşı derin bir özlem olduğunu düşleyin. Öyleki bu özlem tüm benliğinizi sarıp sarmalar şekilde olsun. O zaman kitabın sayfalarından ilerlerken kendinizden bir şeyler bulmanız çok olası. Tabii ki şunu unutmamak lazım. Geçmiş hep hatırladığımız gibi orada olmayabilir. Gündelik yaşamımıza ait anılarımız yok olur gider. Genelde bizi çok etkileyen (iyi veya kötü) olayları hatırlarız. Bu anılarda boğulmamak için geçmişe yolculuk yapmak güzel bir seçim olabilir. Aslında kitap geçmişe yapılan yolculuk fikrinin iyi mi kötü mü olduğuna odaklı.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?
Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. Bana öyle geliyor ki on, yirmi yıl önce olmuş şeyleri düşünmeden geçirdiğiniz bir saat bile yoktur; ama yine de çoğu zaman geçmişin, bir tarih kitabındaki bir sürü bilgi gibi, öğrendiğiniz bir olgular kümesinden ibaret kalması dışında bir gerçekliği olmuyor. Derken rastgele bir görüntü, ses veya koku ama özelliklede koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz. 


Boğulmamak için, yazarın diğer kitaplarına göre daha ağır ilerlese bile, böyle büyük bir ustanın kaleminden çıkmış bir yapıt olduğu için okunmayı hak ediyor.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Ağustos 2017

Krakow'da Erasmus



Neden Polonya'da Erasmus?
Krakow Erasmus İçin Uygun Bir Şehir mi? 

Soruları aklınızda dönüp duruyorsa az sonra okuyacaklarınız sorularınıza cevap niteliğini taşıyacak demektir.

Güvenli bir şehirde yaşamak istiyorum!

Son zamanlarda artan ırkçılık olaylarına rağmen, Polonya Türklerin endişe duyacağı bir ülke değil. Polonya halkı genel olarak Türkleri seviyor. Tabii burada etki tepki olayını göz önüne bulundurmak lazım. İnsanlara nasıl davranırsanız öyle karşılık alırsınız. Yani kendi örf ve adetlerinizi Türkiye'de bırakıp öyle gelin. Burası sizin ülkeniz değil. Bu bilinçle gelirseniz hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. 

İyi bir eğitim almak istiyorum! 

Krakow birçok üniversiteye ev sahipliği yapıyor. 1364 yılından günümüze varlığı devam ettiren Jagiellonian Üniversitesi Polonya'nın en eski üniversitelerinden biridir. Bunun yanı sıra 1945 yılında kurulmuş Krakow Teknoloji Üniversitesi de ülkenin en iyi teknik üniversiteleri arasında yer alıyor. Ayrıca Krakow'da Müzik Akademisi, Güzel Sanatlar Akademisi de mevcut. Üniversitelerin sitelerinden eğitim detayları hakkında bilgi alabilirsiniz.


Ekonomik olsun istiyorum!

Krakow için diğer Avrupa şehirlerine göre daha ekonomik demek yerinde olur. Polonya, Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen halen kendi para birimi olan Zloty'i kullanıyor.

Gezmek istiyorum!

Erasmus öğrencilerinin birçoğu bu düşünceyle gelir. Hazır yurtdışında vakit geçireceksem gezebildiğim kadar çok gezeyim der. Polonya bu konuda da beklentilerinizi karşılayacak bir konuma sahip. Prag otobüs yolculuğu ile altı saat, Berlin ise sekiz saat sürüyor. Bunun yanı sıra Ryanair ile Avrupanın bir çok şehrine çok cüzi miktarlar (bazen sadece 10 Euro gibi komik rakamlar) ödeyerek seyahat edebilirsiniz. Ayrıca Polonya vizesine sahip olduğunuz için serbest dolaşım hakkınızda cepte. İngiltere bu kapsamın dışında. Bunu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Okurken eğlenmek istiyorum!

İşte burada dikkat demek lazım. Çünkü Krakow'un hareketli bir gece hayatı var. Eğer ipin ucunu kaçırırsanız dersler biraz sarpa sarabilir. Şehir merkezinde ve Kazimierz bölgesinde her keseye uygun mekanlar mevcut. Öğrenciler genellikle Kazimierz bölgesini seviyor. 

Yeme içme konusunda sıkıntı çekmek istemiyorum!

Emin olun bu konuda sıkıntı çekeceğiniz bir yer değil Krakow. Bizim döner dürüm diye tabir ettiğimiz kebapları ile meşhur burası. Neredeyse her sokakta bir kebap dükkanı var. Birçoğu domuz eti kullanmıyor. Ama ben işimi sağlama almak isterim diyorsanız tavuklu olanını gönül rahatlığıyla tüketebilirsiniz. Et ile aram yok derseniz, zapiekanka tam sizlik. Uzunca bir ekmeğin üzerine koyulan mantar, mısır ve peynirin fırına verilmesi ile hazırlanıyor. Tadı güzel ve doyurucu. Ayrıca fiyatı da çok uygun. Bunun dışında içi peynir dolgulu pierogi de size hitap edebilir. Ayrıca bunları marketten alıp evde hazırlayabilirsiniz. 


Lehçe öğrenmek istiyorum!

Doğru adrestesiniz demektir. Lehçe öğrenilmesi zor bir dil. Ama bu gözünüzü korkutmasın. Krakow'da tek kelime Lehçe bilmeden yaşamınızı sürdürmek mümkün. Halkın büyük bir çoğunluğu ingilizce biliyor. Ama şu gerçeği göz ardı etmemek lazım. Burada birçok güzel etkinlik var. Onlardan geri kalmamak için Lehçe öğrenmek bir artı olacaktır. 

Yalnız kalmak istemiyorum!

Belki herkesin en tedirgin olduğu konulardan biri bu. Farklı bir ülkeye gideceğim. Kimseyi tanımıyorum. Çok mu yalnız hissedeceğim diyorsanız, Krakow'da sıklıkla düzenlenen eventlerden haberiniz yok demektir. Düzenlenen toplantılara katılmaktan kesinlikle çekinmeyin. Böylelikle birçok farklı ülkeden arkadaş edinme şansı yakalayabilirsiniz. 


Spor faaliyetlerinden uzak kalmak istemiyorum!

Krakow'un en güzel yanlarından biri de bu. Krakow tam bir bisiklet şehri. Bisiklet için özel yollar var. Ayrıca koşu ve yürüyüş için de birçok parka sahip. Yani, hiç endişe etmeyin. Bedava spor yapmak için tüm imkanlara sahip olabileceksiniz.

Elimden geldiğince aklınıza takılabilecek sorulara cevap vermeye çalıştım. Bunların dışında soğukla aranız yoksa Krakow pek sizlik bir yer değil. Kış ayları oldukça soğuk geçiyor.

Krakow tam anlamıyla bir kültür şehri. Her hafta farklı etkinliklere imza atıyor. Etkinlikler ile ilgili videolar paylaşıyorum. Eğer youtube kanalımı takibe alırsanız yeni videolardan ilk siz haberdar olabilirsiniz.
Benden söylemesi.

Krakow hakkında daha fazla bilgi için aşağıdaki yazılarıma göz atabilirsiniz.
Krakow'da oturum izni başvurusu 
Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı
Kosciuszko Dağı
Shindler'in Fabrikası
Wawel Ejderhası
Ojcow Milli Park
Krakow Kebabı
Krakow simidi Obwarzanek



Paylaş:

2 Ağustos 2017

Kahve Bahane #4

Kahveler hazırsa konu bütünlüğü olmayan paragraflardan oluşan iç döküş yazısı sizi bekliyor.

kızlar ağası - İzmir

Geçenlerde dost meclisinde, farklı bir şeyler yapmayı deneyelim lafının sonu hadi düz duvara tırmanalım ile bitti. Mecazi anlamda değil tabii. Ciddiyim yani. Bildiğin düz duvara tırmanmaktan bahsediyorum. Adı havalı olsun diye Bouldering de diyebiliriz. Geçtiğimiz haftalarda bu işi yapabileceğimiz; sekiz buçuk metre yüksekliğinde ve zorluk derecesine göre tasarlanmış yapay tırmanış alanı olan bir salonda yer ayırttık. Kısa bir eğitimden sonra kendimizi duvara tırmanmaya çalışırken bulduk. İlk denememde üç metre tırmanabildim. Asıl iş tırmanmakta değil. Aşağıya inebilmekte. Çünkü halat ile partnerinize bağlısınız. Yani ipler onun elinde. Eğer ipi bırakırsa yere çakılırsınız. Tam bir takım çalışması anlayacağınız. İlk iniş denemem pek başarılı değildi. Ellerimi bırakırken çok tırstım. Zaten her işe kalkışmadan önce ben bunu yapamam diye söylenip dururum. Sonraki denemelerimde sekiz buçuk metreyi başarı ile tırmanıp tavana değebildim. Aşağıya da adeta bir Tomb Raider edasıyla indim. Şimdiden Bouldering benim favori aktivitelerimden biri oldu bile.

Görmüş olduğunuz sarı duvar ilk tırmanış yerimizdi. Hafif eğimli olması tırmanırken kolaylık sağlıyor. Yan tarafındaki beyaz duvar daha zor. Ona da tırmanı denedim tabii.
 Girintili çıkıntılı bu duvarda ise eğimli olan yere kadar tırmanmayı başarabildim.



Son bir aydır tüm elektronik ve mekanik aletlerim sırayla bozuluyor. İlk sıkıntı bisikletimde baş gösterdi. Vitesler ile ilgili küçük bir sorun yaşadım. Tamir ettik ve düzeldi. Tam o düzeldi dedim. Bilgisayarımda uzun zamandır beni rahatsız eden Macbook pro retina ekran sorunu vardı. Onun için bilgisayarımı servise götürdüm. Servisten gelince artık başıma ne gelebilir dediğimde telefonumda var olan şarj sorunu had safhaya ulaştı. Şarjı %70 iken bir anda kapanmaya başladı. Israrla yeni bir telefon almayı reddeden ben, bataryasını değiştirmeyi denedim. Bataryayı değiştirdikten sonra telefon normale döndü diye sevinemeden aniden ekran donması sorunu baş gösterdi. Küçük bir araştırma ile facebook uygulamasına gelen güncellemeden sonra bazı telefonların kafayı sıyırdıkları bilgisine ulaştım. Tabii ki gül gibi telefonumu aptal bir uygulamaya değişecek değilim. Sildim gitti facebook uygulamasını. Telefonum şimdi ilk günkü gibi jet hızıyla çalışıyor. Bunların dışında dikiş dikerken kullandığım baskı makinesinin ayağını kaybettim. Her yeri aradım taradım ama nafile. Sanırım dalgın bir anımda çöpe attım. Bunun şimdilik bir telafisi yok.

Aksilikler bitti artık diye sevinirken, bisiklet gezisine çıktığımız güneşli bir pazar günü bizim er kişisi bir kaza geçirdi. Yazın etraf kurak olunca Krakow belediyesi yolları suluyor. Tam sulamanın yapıldığı zaman diliminde çıktık dışarıya. Er kişisinin bisiklet tekeri ıslak tramvay rayına denk geldi ve biraz hızlı gittiği için düştü. İki gün süren doktor maceramızdan sonra ayak parmağında çatlak olduğunu öğrendik. Böylelikle bisiklet sürme işini ve 2 haftadır her akşam düzenli bir şekilde yapmış olduğumuz yürüyüşleri rafa kaldırmak zorunda kaldık. Daha kötüsü olmadığı için şanslıyız aslında. Çünkü sürüklenebilir ve kafasını kaldırıma çarpabilir ve kafa göz dağıtabilirdi.

Bilgisayarsız ve telefonsuz geçirdiğim günlerde yeniden ingilizce çalışmaya başladım. Çalışma masamın üstünde bilgisayara ve telefona yer yok artık. Eskilerde olduğu gibi sözlük ile çalışıyorum. Ve böyle çalışmanın daha verimli olduğuna karar verdim. Öyle bir anda aklıma esen kararlarım var benim. Çoğunu da uygulayabiliyorum. Aferin bana.

Aslında yazıyı sonlandırmam gereken bir paragrafa ihtiyacım olan yerdeyim. Bu kadar karışık yazılan bir yazı nasıl toparlanır bilemediğim için aniden bitirmeye karar verdim. Demiştim verdiğim kararları uygularım ben.

Küçük şeyleri dert etmeyip, hayatı akışına bırakmanız dileğiyle.
Bir sonraki kahve bahane serisinde buluşana kadar esen kalın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Temmuz 2017

Köpek Kalbi

Köpek Kalbi

Havasından mı, suyundan mı bilinmez ama yazma işinde oldukça ustalaşmış olduklarını düşündüğüm Rus yazarlardan biri olan  Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi adlı kitabı ile karşınızdayım bu defa. Bu aralar kitap okuma hızımdan memnunum ve her kitap için bir yazı yazmak istiyorum. Bir yandan da blogu sadece kitap yorumları ile doldurmak istemiyorum. Bu nasıl bir çelişki böyle. Bitirdiğim her kitaptan sonra, bunun hakkında da birşeyler yazmalıyım diyorum. Ve sonuç ortada. Yine karşınızdayım.

Köpek Kalbi, 132 sayfada bilimkurgunun kara mizah yönünü ortaya çıkartıyor. 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler döneminde yazılan kitapta, dönemin rejimine ait göndermeler mevcut. Öyle üstü kapalı da değil. Yazar sivri kalemini sakınmadan konuşturmuş. Tabii ki bu kadar net olmasının bedelini de uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer almasıyla ödemiş. 1925 yılında yazılan kitap, 43 senelik bir bekleyişin ardından,1968 yılında yazarın memleketinden çok uzaklarda, ABD’de basılmış. Fakat ana vatanındaki okurlar ile buluşması öyle kolay olmamış. Kitap 1987 yılında Rus okuyucularına buluşma imkanı bulmuş. 

Bulgakov, Köpek Kalbi ile La Fontaine'in masallarından aşina olduğumuz intak sanatının kalbini yeniden attırmış. Kitabın kahramanı, dönemin kısıtlamarından dolayı açlıkla mücadele ederken hayatta kalma iç güdüsü sayesinde yaşama tutunabilen; bu süre zarfında sokakta tanıştığı ve hayatına giren bir doktor ile bilinmez bir dünyanın kapılarını aralayan bir köpek. Sonrasında yaşananlar ise kan, şiddet ve başkaldırışa gebe…
Sevecenlikle, efendim. Yani canlı varlıklara yaklaşırken mümkün olan tek yöntemle. Canlılar söz konusuysa terörle bir yere varılmaz. Hangi gelişmişlik seviyesinde olurlarsa olsun. Her zaman bunu iddia ettim, ediyorum ve edeceğim. Terörden boşuna medet umuyor onlar. Hayır efendim, hiç faydası olmaz. İster beyaz, ister kızıl, isterse de kahverengi! Terör sinir sistemini tamamıyla felç eder. 
Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması. Yani doğada var olanlar arasında en rezilini.

Özellikle köpek sahibiyseniz veya sokak köpekleriyle iletişim kurmaktan çekinmiyorsanız, bazı satırlar içinizi çız ettirecek türden. Bir köpeğin düşüncelerini ve bazı zamanlarda insanların ne kadar acımasız olduğunu anlatıyor. Köpek kalbi, akıcı anlatımı ve kara mizahı ile kendini hızlıca okutabilen bir kitap. H.G. Wells’in "Doktor Moreau’nun Adası" ve Mary Shelley’in “Frankenstein” adlı kitaplarına aşinaysanız bu kitabı da okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.
Paylaş:

25 Temmuz 2017

Kıyamete Bir Milyar Yıl



Kıyamete Bir Milyar Yıl, Strugatski kardeşlerin kaleme aldığı bir bilim kurgu roman. Adını daha önce duymadığımı itiraf ediyorum. İzmir kitap fuarında karşılaştım bu kitapla. Bilim kurgu olmasının yanı sıra ismi ve arka kapak yazısı dikkatimi çektiği için aldım. Konusunu bilmeden kitap almak her zaman bir risk içeriyor. Bunun farkındayım. O nedenle vakit ayırıp okuduktan sonra güzel bir seçim yaptığım için kendimi de tebrik etmeyi ihmal etmedim.

Bilim kurgu kitaplarının vazgeçilmezi olan uzay ve teknoloji unsurları bu kitapta yok. Her şey bir varsayımdan ibaret. Bu açıdan farklı (felsefik) bir bilim kurgu okuma deneyimi ile karşı karşıya kalmak güzeldi.

Kitap, astrofizikçi olan Malyanov'un üzerinde çalıştığı ve Nobel ödülü almayı planladığı bir projenin bitime doğru gelişen tuhaf olayları konu alıyor. Malyanov çalışmasına odaklandığı anda çalan kapısı yüzünden tüm dikkatini kaybediyor. Davetsiz misafirleri ile baş etmeye çalışırken; kendisi gibi bilimle uğraşan arkadaşlarından da aynı şikayetleri duymaya başlıyor. Kitabı okurken neler yaşandığını sorgulayan bilim adamlarının varsayımlarına, kaygılarına, korkularına ve meraklarına ortak oluyorsunuz. Kitabın en ilginç yanı ise tartışılan birçok konuya açıklık getirilmemesi. Kitap için kesin bir son ile biliyor demek yanlış olur. Aslında kitabın arka kapak yazısında yer alan “ sorun sende değil, kâinatta” sözü kitabın bitiş cümlesi olmaya çok uygun.

Kitabın henüz taslak halindeyken sansürlenmesi de ilginç bir detay. Boris Strugatski kitabın sansürlenme sebeplerini sonsöz olarak okuyucularıyla paylaşmış; “ başarıyla atlattığımız tatsız bir durumu hatırlamaktan daha keyifli bir şey yoktur.“ sözleri ile kitabı noktalamış. Sansürün ortadan kalması ve kitabın bize kadar ulaşması; bilim kurgunun felsefik olarak satırlara yansıtılması da göz önüne alınırsa, biz okuyucular için büyük bir kazanç olmuş.

Belki de, Newton'un kutsal kitaptaki 'Kıyamet'i açıklamaya kalkması, Arşimet'in de sarhoş bir asker tarafından öldürülmesi tesadüf değildir.
Eğer kainatsa teslim olmak gerekiyor ama uzaylılarsa mücadele etmek mi gerek? 

Bu kitabı kısaca yorumlacak olsaydım; 152 sayfa ile tadı damakta kalan, Rus yazarların o güzel anlatımı ile okuma keyfini üst seviyelere taşıyan bir bilim kurgu kitabıydı şeklinde tanımlamak yerinde olurdu.

Eğer bilim kurgu okumayı seviyorsanız, Kıyamete Bir Milyar Yıl’ı okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Temmuz 2017

Macbook Pro Retina Ekran Sorunu

Hatırı sayılır miktarda TL ödeyip bir hevesle alınan Apple'ın o güzel bilgisayarlarını bilmeyeniniz yoktur. Seneler önce, Nachnuch işine başlayınca ben de binlerce lira döküp Macbook Pro alanlardanım. Dört senedir elim kolum oldu resmen.
Canavar gibi çalışan bilgisayarımda iki ay önce retina ekran sorun baş gösterdi. İlk önceleri kameranın var olduğu yerde meydana geldi. Dört yıllık bir bilgisayar; bazen temizleyici kullanıyorum belki ondan olmuştur diyip üstünde pek durmadım. Lakin problem giderek büyüdü ve ekrana yayılmaya başladı. Ekran üzerinde çizikler oluşunca film izlerken (özellikle ışıksız sahnelerde) devamlı gözüme çarptı. Rahatsız olmaya başlayınca; Macbook Pro Retina Ekran Sorununu nasıl çözerim? diye bir araştırma yaptım.



Apple şirketinin bu sorunla uzun zamandır karşı karşıya kaldığını gördüm. Hatta retina ekran sorunu yaşayanlar tarafından açılmış bir facebook sayfası bile var. Orada yorumları okuyunca hem içime biraz su serpildi; hem de beni aldı bir telaş. İçime su serpildi çünkü Apple retina ekran sorunu yaşayanlar için bir değişim programına sahipti. Bunun yanı sıra telaşlanmamın nedeni bilgisayarımın dört yıllık oluşuydu. Şansımı deneyip bilgisayarımı servise götürmeye karar verdim.

Öncelikle Mac online randevu sistemini kullanarak bana en yakın servisten randevu aldım. Servise götürüp derdimi anlattığımda, çalışanlar zaten bu sorundan haberdar olduklarını söylediler ve bir servis kaydı açtılar. Ekran değişim onayı için bilgisayarın bir hafta serviste kalmasını gerektiğini söylediler. Benim için sancılı süreç başladı. Garanti kapsamı geçmiş bunun diyip geri göndermeleri ve 350 Dolar gibi bir fatura çıkarmalarından tırstım açıkcası. Ama tüm korkularım yersizmiş. Dört günlük bekleyişin sonunda pırıl pırıl yeni bir ekranla bilgisayarımı geri aldım. Daha önce facebook sayfasında yapılan yorumlarda eski bilgisayarda geçerli olmadığını söyledikleri değişim programına dahil olabilmenin sevincini yaşıyorum. Bilgisayarım tabiri caize gıcır gıcır oldu. Değişen ekranın iki yıllık garantisi de bonusu oldu. Umarım daha nice seneler deforme olmadan kullanabilirim.

Siz de böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız en kısa sürede bir Mac servisinde soluğu almanızı tavsiye ederim. Değişim programı son iki ayına girmiş ve ondan sonra ne yapılacağı konusunda bir bilgileri yokmuş çalışanların. Benden söylemesi. Bunun yanı sıra Apple'ın yeni Macbook Pro bilgisayarlarında da aynı sorunla baş etmeye çalıştığı söylentiler arasında. Eğer bu aralar bir Macbook Pro almak için araştırma içindeyseniz, buraya sizin için çok gerekli bir bilgi bıraktım demektir.

Bu yazının sonunu Apple'ın alacağı aksiyon belirleyecekti. Ekranı değiştirmeyi kabul etmeselerdi muhtemelen bu satırlarda ağzıma geleni sayacaktım kendilerine. Ama çok hızlı ve sorunsuz bir şekilde problemimi çözdüğü ve beni yarı yolda bırakmadığı için, yazıyı kendilerine teşekkür ederek sonlandırmak boynumun borcu oldu artık.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Temmuz 2017

Harika Bir Atıştırmalık Olan Enerji Topları


Kahvenin yanında lokum, çikolata tüketenlerdenseniz az sonra paylaşacağım enerji topu tarifi tam sizlik. Böylelikle hem tatlı keyfinizden ödün vermeyeceksiniz hem de sağlıklı bir atıştırmalık yemiş olacaksınız.
Bugün şekeri arkamda bırakalı 18 gün oluyor. Benim gibi her gün çikolata ve dondurma yiyen biri için biraz sancılı geçmesi normal. Lakin ne demişler demokraside çareler tükenmez. Ne yapsam, ne etsem bu boşluğu doldursam derken; aklıma arkadaşımın geçen gün bisiklet gezisi sırasında ikram ettiği enerji topu geldi. Hemen kolları sıvadım ve araştırmalara başladım. Herkes gibi google amcaya "Enerji topu nasıl yapılır?" diye sordum. Sağolsun saniyeler içinde birçok seçenek çıkardı karşıma. Ben de okuduğum tariflerden ilham alarak kendi enerji toplarımı yaptım.
Yapımı 15 dakika olan, basit, erkek, kadın demeden herkesin yapabileceği bir tarif için kalemi kağıdı hazırlayın bakalım.

8 adet Enerji topu için malzemeler :


  • Blender. En önemlisi bu. Bu yoksa yapmak imkansız. 
  • 6 adet hurma 
  • 1su bardağı ceviz içi
  • 2 tane kuru kayısı
  • 6 yemek kaşığı yulaf ezmesi 
  • 1 tatlı kaşığı bal 
  • 1 tatlı kaşığı süt
  • 4-5 tane kavrulmamış fındık (isteğe bağlı)
  • 4-5 tane kavrulmamış badem (isteğe bağlı) 
  • Süslemek için 1 yemek kaşığı kakao ve hindistan cevizi
Yapılışı :

  • Hurmanın çekirdeklerini çıkartın.
  • Hurmayı, ceviz içini, kayısıyı, yulaf ezmesini, balı, sütü, fındığı ve bademi blender ile iyice karıştırın. Toplanması zor bir hamur kıvamını alıyor.
  • Karışımı kolay yoğurabileceğiniz kaba boşaltın.
  • Elinizi biraz ıslatarak karışımdan küçük parçalar alıp top haline getirin. 
  • Hazırladığınız topları damak zevkinize göre ister kakao ile ister hindistan cevizi ile kaplayın.
  • Lezzetine lezzet katmak için yaklaşık 30 dakika buzdolabında bekletin. 


Harika olmasının yanı sıra oldukça sağlıklı olan enerji toplarınız hazır. Afiyet olsun.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

16 Temmuz 2017

Avrupa'da Geçerli Ehliyet Değişimi



Uzunca bir süredir aklımızda olan ve devamlı ertelediğimiz ehliyet değişimi işinin ilk adımını bugün attık. Bu süreç içerisinde araştırma yaparken internetin bilgi çöplüğünde türlü türlü şeyler okudum.

Yurtdışında Türkiye ehliyeti geçerli mi?
Ehliyetimi değiştirmezsem herhangi bir sorun yaşar mıyım?
Ehliyetimi değiştirmek için yeniden bir sınava girmek zorunda mıyım?  


Buna benzer sayısız sorular var. Gelelim bu soruların cevaplarına;
1- Mevcut ehliyetlerinizi yurtdışında 6 ay boyunca sorunsuz kullanabilirsiz. Ama yurtdışı yerleşikseniz 6 ay sonunda artık ehliyetiniz geçerliliğini yitiriyor. Aktif olarak araç kullacaksanız ehliyetinizi değiştirmeyi ihmal etmeyin. 
2- Yeni çipli ehliyetler yurtdışında süreriz kullanım hakkı sağlamıyor. 6 ay kuralı çipli ehliyet içinde geçerli.
3- Genel çevirmelerde bir sorun yaşamadığınızı varsayın. Ben senelerdir kullanıyorum bir şey olmuyor diyenler var. Ama her ihtimali düşünmek lazım. Kaza yapmanız durumunda ilk araştırılan nokta ehliyetiniz geçerli olup olmadığı. Geçersiz bir ehliyet ile araç kullandığınız tespit edilirse vay halinize. Sigortadan para alamazsınız. Kaskonuz geçersiz hale gelir. Ayrıca hatırı sayılır miktarda ceza ödersiniz. 
4- Mevcut bir ehliyetiniz varsa ve Polonya sınırları içinde ehliyet değişimi yapacaksanız, ek olarak herhangi bir sınava girmenize gerek yok. 
5- Bu aralar ehliyetiniz yoksa da sınavsız ehliyet veriyoruz şeklinde bazı haberler çıkıyor. Sakın bunlara itibar etmeyiniz. Eğer daha önce ehliyet almaya hak kazanmadıysanız, bir kursa kayıt olup, yazılı ve uygulamalı sınavları geçmeniz lazım. Biz hallederiz; sen bana ver şu miktarı, ehliyetin hazır diyenlere inanmayın. Giden paranıza yazık olur.

Polonya'da ehliyet değişimi nasıl yapılır? 

Ehliyet değişimi için hangi evraklara ihtiyacım var?


Bu soruları soranlardansanız tam olarak doğru adrestesiniz. Bu sabah Türkiye ehliyetimi, Avrupa Birliği ülkelerinde kullanım hakkı sunan yeni ehliyet ile değiştirmek için başvuruda bulundum.
Aşağıda sıraladığım evrakları temin ederseniz başvuru süreciniz 5 dakika içinde sonuçlanıyor.

1- Pesel numarasına gerek yok. (Eskiden yabancıların pesel alması zorunluydu. Artık bu zorunluluk kalktı.) Evrakta pesel numarasının istendiği yere doğum tarihinizi gün/ay/yıl olarak yazmanız yeterli.
2- Ehliyetiniz lehçe çevirisi. (Ben 40 Zloty'e yaptırdım. Bazı yerler uçuk fiyatlar istiyor. Araştırın derim.)
3- Bir adet arka fonu beyaz olan vesikalık fotoğraf. (Özel bir şekil şartı yok. Oturum kartınızda kullandığınız fotoğrafı kullanabilirsiniz.)
4- 100,50 Zloty harç bedeli. (Bunu başvuru yaptığınız yerde ödeyebiliyorsunuz.)
5- Başvuru formu. ( internetten çıktısını alabilirsiniz veya başvuru merkezinden temin edebilirsiniz. Doldururken Polonyalı birinden yardım almak işinizi kolaylaştırır.)
Başvuru formunun çıktısını almak için tıklayın.
6- Eğer oturum kartınızda adres yazmıyorsa zameldowanie (ikametgah belgesi) yanınızda olsa iyi olur. 
7- Başvuru esnasında yeni ehliyetinizin posta ile adresinize gelmesini isterseniz var olan ehliyetinizi alıyorlar. Biz tekrar başvuru merkezinden alacağız diye bir seçenek işaretledik. Böylelikle bekleme süresince eski ehliyetlerimiz bizde kalmış oldu.

Başvuru sürecini tamamladıktan sonra arkanıza yaslanın ve 4-5 ay geçmesini bekleyin. Neden bu kadar uzun dediğimizde Türkiye'den genelde geç cevap aldıklarını söylüyorlar. Türk memurlar pek sallamıyor bizim ehliyet onay işini sanırım. Bakalım bizim ehliyetler kaç ay sonra elimizde olacak?

Ehliyetim geldiğinde bu yazıda bir güncelleme yaparım. 
Şimdilik hoşça kalın.



                                ✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Temmuz 2017

Yolun Yarısı


"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
 Dante gibi ortasındayız ömrün.
 Delikanlı çağımızdaki cevher,
 Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
 Gözünün yaşına bakmadan gider."

Demiş Cahit Sıtkı Tarancı. Ne acıdır ki 70 yaşını göremeden, 46 yaşında göçmüş bu dünyadan. Bu satırları yazarken Dante'ye atıfta bulunmayı ihmal etmemiş. Dante 35 yıllık deneyimi sayesinde, 13. yüzyılın başında, dünya edebiyatının önemli başyapıtı olan İlahi Komedya'yı yazmış. Ama konumuz ne Dante ne de Cahit Sıtkı Tarancı.

Bugün geçen senelerde de olduğu gibi doğum günüm şerefine bir iki satır karalamaya geldim. 20 'li yaşlarda artık ölmüş gözüyle bakılan o meşhur yaşa bugün adım atmış bulunuyorum. Zaman akıp geçiyor. Tutabilene aşk olsun. Aman zaten doğanın kanunu bu değil mi? Herkes doğuyor, büyüyor, olgunlaşıyor ve ölüyor. Onun için hep aynı yaşta kalacakmış gibi sizden büyük olanları yerden yere vurmanın bir anlamı yok.

Yolu yarılamadan 2 hafta önce başımdan geçen eğlenceli olayları anlatmaya geldi sıra. Bayram tatili dolayısıyla kız kardeşim buradaydı. Onunla akşam yemeğine gittik. Siparişleri verdik. İçecek olarak bira istedik. Garson "sizin yaşınız tutuyor mu? " dedi. Hoba dedim. "İstersen yaşımızı tahmin et "dedik. "Yok yok." diyip gitti.

Aradan bir iki gün geçti. Votka almak için büyük marketlerden birine gittik. Neyse yaptık alışverişi geldik kasaya. Kasiyer tüm ciddiyetiyle "kimliğinizi görebilir miyim? " dedi. Ben de nezaketen "emin misiniz?" dedim.  "Tabii" dedi. " Şu an inanılmaz mutlu oldum." dedim ve kimliği çıkardım. Kasiyerin, doğum günümün yazdığı yere bir de yüzüme bakışı aklıma geldikçe gülüyorum. "come on" dedi ve kıpkırmızı bir yüzle kimliğimi bana geri verdi.

Bunların dışında müze ziyaretlerinde bilet alırken devamlı öğrencimi istiyorsunuz diye sorup durdular. Aslında buna benzer bir olay geçen sene Türkiye'de de başıma gelmişti. Sinema bilet aldım. Bir baktım gişedeki görevli öğrenci diye kesmiş biletimi.

Yani demem o ki, kaç yaşına geldiğinizin pek bir önemi yok. Ruhunuz gençse ve karşı tarafa o enerjiyi yansıtabiliyorsanız her daim genç kalmayı başarabilirsiniz.

O zaman "hoş geldin otuzbeş yaşım" diyorum. Benimle harika bir sene geçirmeye hazırlansan iyi edersin. Çünkü içimdeki çocuğu büyütmeye hiç niyetim yok.
The show must go on.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Temmuz 2017

Kahve Bahane #3


Bu serinin en zor yanı şu an yazdığım satırlar. Bir başlayabilsem aslında anlatacaklarım var.
Bayramda beni ziyarete gelen ve harika bir hafta geçirmeme vesile olan kardeşimle Krakow gezimi; son iki haftadır çikolatayı ve şekerli yiyecekleri hayatımdan çıkarmaya uğraşırken kendi kendimle vermiş olduğum mücadeleyi ve iki gün sonra yolun yarısını dedikleri o meşhur yaş ile tanışacak olduğumdan neler hissettiğimi yazmak istiyorum.


2 sene üstüne ilk kez bayram bizim eve uğradı. Yoksa bizim evde bayramların sıradan günlerden farkı yok. Gözden uzak, gönülden uzak olur lafı çok doğru. Zaman içinde mesaj ile bayramlaştığım kişilerin sayılarında oldukça büyük bir düşüş var. Neyse konu bu değil zaten. İşte bu bayram tatilinde pamuk şekerimi ağırladım. Krakow'un altını üstüne getirdik resmen. 2,5 senedir yaşadığım şehirde hiçbir müze gezmediğimi itiraf ediyorum. Kardeşim gelince, vaktimiz yettiğince müzeleri keşfettik. Hepsini çok beğendim. Belki diğer blogumda Krakow müzeleri diye ayrı bir yazı yazabilirim. Şansımıza pamuk şekerinin geldiği hafta hava çok güzeldi. O gittiğinden beri güneş bir nazlı sormayın. Bulutların arasından çıksam mı çıkmasam mı diye naz niyaz yaparken akşam oluyor. Şimdi de saniyede bir şimşek ve gök gürültüsü eşliğinde yazıyorum bu satırları. Ne diyeyim beni bu Krakow'un dengesiz havaları mahvetti. Havadan sudan yeterince bahsettim. Şimdi sıra çikolata ile imtihanımı anlatmaya geldi.

Çikolata ve şekerli şeyler dünya üzerinde en sevdiğim tatlar. Hatta dünyaya gelmeden önce annemi tekmeleyerek akide şekerlerini katur kutur yemesi için ikna etmişliğim bile var. Sevmek, yemek, bunlar güzel şeyler lakin son zamanlara biraz abartmış olduğum kanısına vardım. Hop ne oluyor Yasemin dedim ve ani bir kararla şekeri hayatımdan çıkarmalıyım dedim. 2 haftadır vermiş olduğum bu kadar doğrultusunda şeker ve çikolata tüketmiyorum. Zaten çayı, kahveyi şekersiz içiyorum yıllardır. Onun için içecek kısmında bir sıkıntı yok. Ama sabah kahvaltılarında yediğim nutella ve akşamları düzenli bir şekilde tükettiğim çikolatalı dondurma ile vedalaşmak oldukça zor oldu. Bazen tatlı krizine giriyorum. Onu da meyveli yoğurt yiyerek bastırmayı başardım şimdiye kadar. Bunun yanı sıra günde 1 bardak suyu zorla içen ben, artık 1 litre su tüketir oldum. Bu işte bir terslik olabilir mi? Geçekten sebebini merak ediyorum. Yani şekeri bırakınca neden su içme dürtüm gelişti? Hiç anlamış değilim. Eskiden susamak nedir bilmezdim. Şimdi resmen susadığımı hissediyorum.

Böyle garip şeylerle uğraşırken yıllar yılları kovalıyor ve bir bakıyorsunuz yolun yarısı diye anılan o meşhur yaş kapınız çalıyor. Benim kapımı da iki gün sonra çalacak kendisi. Ne yapalım içeri buyur etmemek olmaz. Yok seni istemiyorum demek olmaz. İçeri girecek ve ömrümden bir yıl daha geçtiğini hatırlatacak bana. Gelsin bakalım. Bu fotoğraf da onu pek umursamadığımın anısı olarak burada kalsın.


Hayat bu şarkı gibi değil mi? Ayrıntıları saçma olsa bile genel ritmi oldukça eğlenceli. O zaman dans.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Temmuz 2017

İzmir Nazarköy gezisi

İzmir birçok güzelliğe ev sahipliği yapan bir şehir. Bu yazımda saklı cennetin bir parçası olan Nazarköy'den bahsedeceğim.

Öyle bir köy düşünün ki ağaçlarında yapraktan çok nazar boncuğu olsun.
Minicik bir çay geçsin köyün ortasından;
İnsanlar geçimlerini sağlamak için 220 derecelik fırınların başında tüm gün cama şekil versin;
Doğallığından hiçbir şey kaybetmemiş olsun.
Eğer bu söylediklerimi düşleyip, yok canım böyle bir köyün bu zamanda olması zor diyorsanız, bundan sonraki satırlar sizi bir hayli şaşırtacaktır.


Nazarköy, İzmir'e 25 km uzaklıkta, Kemalpaşa'ya çok yakın olan bir köy. Köyün geçim kaynağı nazar boncuğu yapımı. Köye girdiğiniz anda her yerde irili ufaklı, çeşit çeşit nazar boncuğu karşılıyor sizi. Sokaklarda, evlerin duvarlarında, ağaçlarda. Ayrıca köyde yaşayan insanlar yapmış olduğu el emeği nazar boncuklarını satmak için köy meydanında minik dükkanlar açmışlar.

Bu sene İzmir'de keşfettiğim en güzel yerdi Nazarköy. Kısa tatilimde iki defa gitme şansı yakaladım. Köyün içinden geçerken duvarlarına, boncuklarına hayran oldum. Meğer en güzel yerini sona saklıyormuş annem. Minik bir çayın kenarına götürdü beni ve harika bir köy kahvaltısı yaptım. Zeytininden peynirine, tereyağından reçeline yediğim herşey doğaldı. Benim gittiğim dönem henüz uygun olmadığı için dere kenarında oturduk. Lakin yazın gittiğinizde ayakkabılarınızı çıkartıp derenin içinde yer alan masalara oturarak kahvaltı keyfinize keyif katabiliyormuşsunuz.


Fotoğrafta gördüğünüz Savanda Çayı. Nif Dağı'nın bir vadisinden doğar, Gediz Irmağı'na karışır kendisi. Hellenleşme dönemindeki adı ise "kar" anlamına gelen Nymphaeion'dur.

Bundan sonrası bol fotoğraf karesi içeriyor. Heryer o kadar güzeldi ki, fotoğraflamamak elde değildi.
Vadi Alabalık, o meşhur çay içinde kahvaltı yapılan yerin adı. Ayrıca ikinci gidişimde kavurmasını yedim. Enfesti. Benden söylemesi. Bahçelerinde yer alan nazar boncuğu ağacı herkesin ilgi odağı. Sanırım bu ilgiden sıkılan işletme, öyle kuru kuruya fotoğraf çekmesin insanlar diye düşünmüş ve fotoğrafın sağ köşesinden objektife takılan uyarı levhasını asıvermişler.



Her gelenin ıslak mendil bağlayarak dilek dilediği bir ağacın altında yer alan bir türbe var köyde. Horasan Erenlerinden Hakkı Baba Türbesi. Hakkı Baba zamanında Anadolu'ya ilk gelen Erenler'den birisiymiş. Nazarköy bölgesine gelen aşiretlerin yer, yurt edinmesine, gelip geçenleri yedirilip, doyurulmasına yardımcı olurmuş. Türbenin yanındaki duvar da çok enteresan geldi bana.





Sanırım bu çeşme ikilemde kalan biri tarafından yaptırılmış. Adı ile beni güldürdü. Yazıyı okuyunca kendi kendime sormadım desem yalan olur. Cevap, "içmesem daha iyi olur "oldu. Malum köy içinde yürürken zorluk yaşamak istemezdim.



Güzel bir yürüyüş sonrası yorgunlar durağında da bir Nazarköy hatıramız olmazsa olmazdı.


Köy meydanında var olan bu minik dükkanlar harikaydı. Polonyalı arkadaşlarımı nazar boncukları aldım. Ayrıca kendim için bir tane halhal yaptırdım. O kadar çok çeşit var ki, insan hangisini alacağını şaşırıyor ve fiyatları da çok uygun. 


Köyde turlamaktan yorulan ben. Bir hamak bulur bulmaz attım kendimi.






Bu kareler ise deneysel çekimler. Telefon ile ancak bu kadar oluyor.



İşte böyle. Nazarköy gerçekten saklı bir cennet. Gezimi sonlandırırken, umarım bir gün Şirince Köyü kadar meşhur olmaz dedim. Böyle el değmemiş güzellikler bozulsun istemiyorum.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Haziran 2017

Mutlu Bayramlar


Bayramlar insanların bir araya gelebildikleri güzel günlerdir. Yurt dışında yaşayınca bayram sabahından, bayram ziyaretlerinden ve bayram tatilinden pek bir şey anlamıyor insan. Uzakta olan eşe dosta yazılan mesajlar ile geçip gidiyor bayram. 
Bu bayram öyle olmadı. Çünkü kız kardeşim geldi. Onunla koca bir haftayı beraber geçirmenin mutluluğunu yaşıyorum şimdiden. Bol bol gezip, Krakow parklarına yayılacağız. Onu yolcu ettikten sonra da güzel yazılar blogda yerini alacak. 
Bu kısa yazı vesilesi ile tüm takipçilerimin bayramını kutlar, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden, arkadaşlarımın da yanaklarından öperim. Krakow'dan sevgiler. 
Mutlu bayramlar.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: