23 Ekim 2017

Kahve Bahane #7


Masada kahve yerine bitki çayı var bugün. Sebebi bir haftadır yok saydığım hastalığımla haşır neşir olmamdan kaynaklanıyor. Hemen kabullenmem hastalığı, ilk önce onu yok sayarım. Ona, bu bedenin patronu kimmiş göstermeye çalışırım. Çoğu zaman galip gelsem de bazı zamanlar yenilirim. Zaten hayat böyle güzel. Her zaman kazanırsan, kazandığın zamanlar aldığın hazzın da bir tadı kalmaz, di mi ? Şu an için hastalık ile seviyeli bir ilişkimiz var. Beni yatağa düşürmediği sürece sorun yok. Aslında evde işleri yapacak biri varsa (bu tanım genelde anneler için kullanılır) yatak döşek yatmanın da keyfi ayrı oluyor. Eee bizde şimdi o çok uzaklarda. Onun için yatmanın da bir keyfi yok.

Bak sen şu hastalığın bana yaptığına, tüm benliğimi ele geçirmiş gibi. Parmaklarım devamlı onun hakkıda yazıp duruyor. Şimdi beynimi hastalığı düşünmekten uzaklaştırıp, bu hafta gittiğim iki sinema filmi yazmaya odaklamalıyım.

Kahve bahanenin önceki yazısında Loving Vincent'i izleyeceğimi yazmıştım. Bu hafta onu izledim. Polonya- İngiliz ortak yapımı bir film. Filmin görselleri için 100 sanatçının çizimi kullanılmış. Konusu Van Gogh'un ölümünün intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu araştıran bir genç üzerinden işleniyor. Filmi beğenebilmek için Van Gogh'un hayatını biraz da olsa biliyor olmak gerek. Hakkında sadece bir ressam olduğunu bilenler için filmin pek bir şey ifade edeceğini düşünmüyorum. Bir ara Van Gogh hakkında güzel bir yazı yazayım en iyisi.  Kahve bahane serimin bana en büyük artılarından biri de yazarken aklıma yazılacak yeni konular getirmesi. O nedenle bu seriyi yazmayı seviyorum.


Bir diğeri ise, Philip K. Dick'in " Androidler Elektirikli Koyun Düşler mi? " adlı kitabından esinlenerek beyaz perdede yerini alan Blade Runner 2049 adlı film. Türkiye'de sansürlendiği için oldukça adından bahsettirdi. Biz sansürsüz izledik. Bana sorarsanız en sansürlenmeyecek yeri sansürlemişlerdi. Diğer sahnelerde yer alan göğüsleri de sansürlemişler mi diye düşündüm filmi izlerken. Sansür olayını bir yana bırakırsak, film hakkındaki tek eleştirim 2 saat 30 dakika sürmesi. Görseller çok güzel olduğundan, insan izlerken sıkılmasa bile toplamda film için harcanan zaman çok fazla. Bilim kurgu seviyorsanız izleyin. Bunun dışında kitabı da okumanızı tavsiye ederim. Ben geçtiğimiz yaz okumuştum.


Lehçe ile tanıştıktan sonra kitap okumaya ayırdığım zaman azaldı. Oldukça yoğun ders çalışıyorum. Günde sadece 1 saatimi kitap okumaya ayırabiliyorum. Yıl sonu hedefim 70 kitaba ulaşmaktı. Sanırım hedefime ulaşamayacağım. Dün 56. kitabı okumaya başladım. Önümde iki ay var. Bu sene kapanışı 60 kitapla yapabilirim diye düşünüyorum.

Okumayı sevdiğim gibi yazmayı da seviyorum ben. Onun için bir blogum var zaten. Altını çizerek de kişisel blog yazarı olduğumu her seferinde belirtiyorum. Benim amacım yazarken mutlu hissetmek. İçimi dökmek. Bu bir terapi yöntemi aslında. Yazmak ilk önce bana, ruhuma iyi geliyor. Bunun yanı sıra kalbi güzel insanlar tarafından okunmak ve yorum almak beni mutlu kılıyor. Blog serüvenimde beni yalnız bırakmayan herkese (sana) teşekkür ederim. Bu mutluluğumu somutlaştırmak adına, bu sene en çok yorum yapan bir kadın ve bir erkek okuyucuma, çam sakızı çoban armağanı, Krakow'dan bir hediye göndereceğim.

Bitki çayım bitti. Yazıyı da sonlandırmanın vakti geldi.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşmek üzere.
İçinizden huzur eksik olmasın.







✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Ekim 2017

IQ'yu Arttıran 6 Hobi


İnsanlar, eğer bana bir katkısı olmayacaksa hobi edinmek saçma diyorlar. Neden böyle düşündüklerini anlayamıyorum. Benim birçok hobim var. Mesela bir ressam değilim ama renkli kalemlerim ile defterime şekiller karalamayı çok seviyorum. Diğer bir hobim ise bulmaca çözmek. Neredeyse her gün sukodu çözüyorum ve o süre zarfında çok eğleniyorum. Ruhu mutlu etmenin bir yolu da hobi edinmekten geçiyor.

Bu girişten sonra; hem hobim ile haşır neşir olayım, hem de zekama zeka katayım diyorsanız aşağıdaki satırlar tam sizlik.

1- Enstrüman Çalın

Bir araştırmaya göre düzenli olarak bir enstrüman çalmak beyni güçlendiriyor. Konunun uzmanları IQ'u 7 puan arttığını söylüyor. Enstrüman çalmak; işitmeyi, hafızayı ve elleri aynı anda aktif kullanmamıza olanak sağlıyor. Böylelikle hepsi senkronize çalışmayı öğreniyor ve ahenk içindeki bu çalışma beynin mimarisini değiştiriyor. 

2- Okuyun 

Başarılı ve zeki insanların ortak noktası okumaları. Okuma vakit ayırmaları. Kitaplar; dilimizi anlamaya ve güzel kullanmaya, kelime dağarcığınızı geliştirmeye yardımcı olur. Kendini zorluk çekmeden iyi bir şekilde ifade eden insanların iletişim becerileri daha yüksektir. İletişim ile etkileşim doğru orantılı olduğundan dünyayı daha iyi algılayabilirsiniz. Bunun yanı sıra okumak empati yeteneğini geliştirdiği için de duygusal zekayı yükseltiyor.

3- Düzenli Egzersiz Yapın

Düzenli egzersizden kasıt, spor salonunda saatlerce vakit geçirin, her gün ölümüne spor yapın şeklinde algılanmasın. Her gün yarım saatlik bir yürüyüş, haftada iki kez, spor salonunda geçirilen bir saate bedel. Düzenden kasıt bu. Hücreleri BDNF ile doldurmak lazım. BDNF yüklemesi konsantrasyonumuzun gelişmesi için önemli. Hareketsiz bir yaşam formunu benimsemek vücudun yağ bağlamasına sebep olduğu gibi, beynimiz için de zararlı.

4- Yeni Bir Dil Öğrenin

Dil öğrenmek ezberleme yeteneğimizi kullanarak beyni güçlendiren iyi bir egzersiz. Zihinsel esnekliği arttırıyor. Ayrıca öğrenilen dili aktif bir şekilde kullanmak beynin devamlı çalışmasına imkan sunuyor. Ne demiş atalarımız işleyen demir pas tutmaz. Beynin devamlı çalışması bu açıdan önemli.

5- Beyninizi Çalıştırın

Bulmaca çözmek, gizemli oyunlar oynamak beyin için çok faydalı. Bulmaca çözmek, olaylara farkı açılardan bakmayı ve çözüm odaklı olamayı sağlıyor. Pratik ve yararlı çözümlere ulaşmak için daha hızlı düşünmemize yardımcı oluyor. Bu konu hakkında güzel bir inceleme yazısını buraya bırakıyorum.

6- Meditasyon Yapın

İnsanın kendi kendiyle bağ kurabilmesinin en güzel yolu meditasyondan geçiyor. Meditasyon ile duygular manipüle edilebilir. Bu ise insanı daha güçlü kılıyor. İnsanın kendisiyle barışık bir insan haline gelmesine yardımcı oluyor. En azından günde 10 dakikanızı kendinizle iletişim kurmak için ayırın. Pişman olmayacaksınız. 


Bu yazıyı ingilizce okuduğum bir makaleden esinlenerek yazdım.
Siz bu maddelerden hangisine/ hangilerine hayatınızda yer veriyorsun?
✄----------------------------------------------------------------------

Paylaş:

17 Ekim 2017

Kış Aylarında İçinizi Isıtacak Çorba Tarifi


Kahve bahane serisinde bir çorba yaptığımdan ve enfes olduğundan bahsetmiştim. Sebze ile arası iyi olmayanlar çorbanın ana malzemesini duyduktan sonra, ben bu çorbayı denemem diyebilirler. Eğer bu ön yargı ile yaklaşırlarsanız biliniz ki kendinizi mükemmel bir lezzetten mahrum bırakmış olursunuz. Bende söylemesi. Ben farklı lezzetlere açığım diyorsanız ve 30 dakikanız varsa kesinlikle denemelisiniz. Pişman olmayacaksınız.

Bu kadar övdükten sonra, çorbamız için bize gerekli olan malzemeleri yazalım.

Kabak Çorbası

Malzemeler: 

2 adet orta boy kabak. ( Mücver ve kızartmada kullandığımız yeşil kabak)
2 yemek kaşığı beyaz un.
1 yemek kaşığı sıvı yağ. (Ben yemeklerde zeytinyağı kullanıyorum.)
3 su bardağı sıcak su.
Yarım paket çorba kreması. ( 100 ml -bir çay bardağı- yeterli )
Tuz ve Karabiber.

Yapılışı:

Kabağı güzelce yıkadıktan sonra, (soymanıza gerek yok) minik küpler halinde doğruyoruz.
Çorba tenceremizin içine sıvı yağ ile unu koyup 3-4 dakika kavuruyoruz. Unun hafifçe renk değiştirmesi yeterli.
Unumuz kavrulduktan sonra küp şeklide doğradığımız kabağı ekliyoruz ve yaklaşık 4 dakika daha kavuruyoruz. 
Kavurduğumuz un ve kabağın üstüne kaynattığımız suyu ekliyoruz. Tuzunu da ekleyip, kabakların yumuşaması için 15 dakika pişiriyoruz. Arada bir karıştırırsanız güzel olur.
Kabak çabuk pişiyor. Kabaklar iyice yumuşayınca mikser yardımı ile pürüzsüz ve eşit kıvamlı bir çorba elde ediyoruz.
Şimdi geldik son aşamaya. 
Yarım paket çorba kremasını da ekleyip, çorbamızı 3 dakika daha kaynatıyoruz ve altını kapatıyoruz. 
Artık enfes bir çorbanız var. Servis ederken üstüne karabiber dökmenizi şiddetle tavsiye ederim. 
Afiyet olsun. 

Ayrıca masadakilere sürpriz yapın. Ne çorbası olduğunu onlara söylemeyin. Muhtemelen kabak çorbası olduğunu çok zor tahmin edecekler. 




Ne güzel, pratik ve lezzetti bir tarifti bu böyle diyorsanız, blogumda yer alan diğer tariflere de göz atmanızı öneririm. 





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

14 Ekim 2017

Kahve Bahane #6

Bu hafta benim için biraz sancılı geçti. Geçen cumartesi sırt ağrısı ile uyandım. Krem ve ilaç takviyesine rağmen ağrı peşimi bırakmadı. Ağrı kesicilerin etkisi geçince slow motion durumuna geçiyorum. Böyle hareketleri kısıtlayan acılar hiç benlik değil. Ben, bir saat bir yerde oturamayan insanım. Salondan mutfağa geçerken ömrümden ömür geçiyor. Kaplumbağa hızı ile yaşamak gerçekten zor. Şu saatten sonra kaplumbağalara saygı duyuyorum. Eğer kaplumbağaysanız ve bir yerden bir yere gitmeye çalışıyorsanız, hayat sizin için çok zor.


Peki bu acı beni yerimde oturmaya mecbur etti ama ben dinledim mi? Hayır tabii ki. Ağrı kesicileri içip, hafta sonu yine bir klasik müzik konserine gittim. Bu sefer yanıma minik not defterimi almayı da ihmal etmemiştim. Müziği dinlerken aklıma gelenleri not aldım. Güzel bir kısa öykü yazabilirim.


Pazar günü sinemaya gitmeye niyetliydim lakin sırt ağrım yüzünden onu ertelemek zorunda kaldım. Buralarda harika bir film vizyona girdi. Adı, Loving Vincent. Filmi Van  Gogh'un hayatını, kendi tablolarıyla hazırlanmış bir hikayede izleme şansı veriyor. Benim gibi Van Gogh hayranıysanız, kesinlikle sizin de izlenecekler listenizde yerini alması lazım.


Rengi yeşil olan içeceklere karşı bir zaafım var. Yeşil renk Smoothie beni resmen kendine çekiyor. Bu güne kadar birçok değişik çeşidini tattım. Yasemin, bu smoothie nedir mi dediniz? Taze sebze ve meyvelerin püre haline getirilmesi sayesinde hazırlanan bir içecek demek doğru olur. En son içtiğimin içinde; yeşil ve kırmızı elma, kivi, muz, armut ve üzüm vardı. Ama benim favorim; ıspanak, marul, zencefil, avokado ve yeşil elma ile hazırlanmış olanı.


Yeşil renkten konu açılmışken,  yakın zamanda bir çorba tarifi denedim. Enfes oldu. Rengi de yeşile yakın. Pek yakında, kış aylarında içinizi ısıtacak çok sağlıklı bir çorba tarifi blogda yerini alacak.

Bu Krakow'da geçirdiğim ilk Ekim ayı. Daha önce bu dönemlerde hep Türkiye'de oluyordum. İşin aslı kentin en güzel zamanı kaçırıp duruyormuşum. Sanırım sonbahar en çok bu şehire yakışıyor. Yazın bol bol fotoğrafladığım o güzelim yeşil ağaçları asıl şimdi görmelisiniz. Kırmızı, sarı, kahverengi yaprakları ile en ünlü ressamların tablolarını solda sıfır bırakacak cinsten. Parklarda yürümenin ayrı bir tadı var. Sanırım ilk kez sonbaharı çok sevdim ben. Sokaklarda gezinirken çektiğim fotoğrafları genellikle instagram hesabımda paylaşıyorum. Bloga eklediğim fotografların kaliteleri çok düşüyor. Bu konudan çok muzdaribim. Eğer bu sorunun bir çözümü varsa ve beni aydınlatırsanız mutlu olurum.



Havalar soğuyunca pek dışarı çıkmadığımı biliyorsunuz. Şimdi gelelim beni bu soğuk havalarda dışarı çıkarmayı başaran şeye. Daha önceki kahve bahane yazılarımda acaba şöyle mi yapsam, böyle mi yapsam diye yazıp durduğum konuya bir netlik kazandırdım. Lehçe kursuna başladım. Haftada 3 gün 2,5 saat. Toplam 1 ay sürecek. Bu bir ay sonunda A1 seviyesinin yarısına gelmiş olacağım. Umudum o yönde. Oldukça yoğun bir şekilde ders işliyoruz ve her gün yeni şeyler öğreniyoruz. Giderek zorlaşıyor ve karmaşık bir hal alıyor. Bildiğiniz gibi Lehçe öğrenilmesi en zor dillerden biri. Her kelimenin kişi zamirine göre çekimleri farklı. Bundan böyle ingilizceye laf edecek olursam şaşı olayım.

Ders çalışmanın yanı sıra, renkli kalemlerimin eşliğinde, masa başında zaman geçirmeyi seviyorum. Mandala boyama kitabı almıştım geçen sene. Şimdi günde 10 dakikamı onu boyamaya ayırıyorum. Beni rahatlatıyor. Onun dışında, bu sene kendi ajandamı kendim hazırlamak için kolları sıvadım. İlk Bullet Journal denememi yaptım. Şimdilik kendisi ile aramız çok iyi. Detaylı fotoğrafları ile yakında o da blogda yerini alacak.  Pintereste sayısız çeşidi var. Hepsi birer sanat eseri sayılır. Çizim yeteneği olan kişilerin bullet journal ajandaları harika olmuş. Benim ajandam sanat eseri olmasa bile şirin oldu diyebilirim.

Türkiye ziyaretimde aldığım tüm kitaplar okundu ve biz kitapsız kaldık. Bu yüzden iki hafta önce kendime beyaz bir kindle aldım. Siyah olanı ise er kişisine verdim. Şimdi kitap okumaya tam gaz birlikte devam edebiliriz. Hafta sonları en büyük eğlencemiz kitaplarımızı alıp kitap kafeye gitmek. En son gittiğimiz kafeye resmen aşık oldum. Ayrıca menüde türk kahvesi bulmak benim için çölde su bulmaya eş değerdi. Türk kahvemi yudumlayarak saatlerce kitap okumanın zevkini hiçbir şeye değişmem. Uzunca bir süre başka yere girmek istemeyecek ayaklarım. Beni hep onun olduğu sokağa yönlendirecek.


Daldan dala atladığım blog yazımın sonuna geldim. Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşmek üzere.
Kendinize iyi davranın.
Sevgiler.

Ben bu yazıyı sevdim diyorsanız; diğer kahve bahane yazılarına erişmek için tık yapmanız yeterli.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Ekim 2017

Kahve Bahane #5


Ona en güzel anılarımı yükledim ve benden çok uzağa gönderdim. O, artık uzunca bir süre başkalarının pencerelerinde doğacak ve batacak. Başkalarının en güzel anılarında yer alacak ve başkalarının içini ısıtacak. Onun bana geri döneceği döneme dek, ben artık farklı şeylerden zevk almanın peşinde koşmaya başladım. Çünkü dışarısı onsuz buz gibi. Çimenler eskisi kadar yeşil değil. Renkler tüm parlaklığı kaybetti.

O gittikten sonra Filharmonia Krakow'da, Charles Olivieri'nin şefliğinde Gustav Mahler'in II. senfonisini dinledim. Bu benim ilk klasik müzik konserine gidişimdi. Şimdi gitmediğim günlere ve dinleyemediğim senfonilere yanarım. Yaklaşık bir saat kırkbeş dakika süren bu harika konserde hiç sıkılmadım. Bilgisayardan klasik müzik dinlemek ile tüm enstrümanların yer aldığı bir salonda dinlemek arasında ciddi bir fark var. Çünkü orada, o koltukta oturup tüm benliğinizle müziğe odaklanabiliyorsunuz. Kemanın naif sesi, üflemeli çalgıların kulağınıza fısıldaması ve arpların tınısı ile bedeniniz orada olsa bile, ruhunuz bilinmez düşlere doğru koşuyor. Klasik müzik bende daha çok yazma duygusunu tetikliyor. Ne zaman dinlesem, aklıma bunu kesin yazmalıyım dediğim konular geliyor. En büyük hatam ise o anda onları bir yere not etmemek. Çünkü geldikleri hızla gidiyorlar.


Onsuz geçen ilk hafta sonumu sanatla doldurdum lakin onsuz daha geçecek nice hafta sonlarım olacak. Onun için kendime devamlı bir aktivite yaratmaktan geri kalmadım. Onu göremeyeceksem, sokaklarda gezmenin ne anlamı var dedim ve kendimi odalara kapattım. Burada bahsi geçen oda depresyona girip kapatılan odalardan değil. Kış aylarımın en güzel aktivitesi olan escape room'dan bahsediyorum. Yazın rafa kaldırdığım bu aktiviteme hız kesmeden devam ediyorum. Geçen hafta ve bu hafta sonu olmak üzere, kendimi iki kere bir odaya kapatıp, 1 saat içinde odadan kaçmayı başardım. Tabii bunu ekip halinde gerçekleştirdik. Harika ekip arkadaşlarım var. Biz üç kişiyiz. Her gittiğimiz odada harika vakit geçiriyoruz.

 Escape room genelde korku odaları ile karıştırılıyor ama öyle değil. Burada amaç sizi korkutmak değil. Belirli bulmacalar çözmeniz. Tüm odaların bir konsepti ve hikayesi var. Bizim önceki hafta gittiğimiz odanın konsepti steampunk tarzında döşenmiş olan ve gizli bir kişilik deneyi yapan Doktor Veba'nın laboratuarındaydı. Deneylerinde insanları kullanan Veba, kendi ismini taşıyan ölümcül hastalığın çaresini bulmuştu. Fakat doktor saplantılı ve çılgın olduğu için tarifi hiç bir siville paylaşmıyordu. Bizim görevimiz ise bu sihirli tarifi Doktor Veba'nın laboratuarından çalmaktı. Eğer 60 dakika içinde formülü bulursak, kendimizi yakalanmış olan vebadan kurtarıp, özgürlüğümüzü elde edebilecektik.

Escape room sayesinde daha önce hiç deneyimlemediğim şeyleri yaşıyorum. Mesela geçen sene kelepçe ile kalorifer direğine bağlandım. Böylelikle kelepçe bileğimdeyken devamlı çekiştirmemem gerektiğini öğrendim. Her çekişinizde kelepçe bileğinizi sıkıyor. Benim gibi bilmeyenler varsa şimdi öğrenmiş oldular.

Doktor Veba'nın odasında ise gözlerim kapalı bir sandalyede başladım oyuna. Kollarım sandalye koluna bağlı bir vaziyette. Kafamı eğip, gözümdeki bandı bağlı olan elimi kullanarak çıkarmayı başardım. Bir sandalyeye bağlı olmak gerçekten insanı geriyor. Filmlerde gördüğümüz gibi kurtulmak ise pek mümkün değil. Siz siz olun bir sandalyeye bağlanmaktan kaçının. Tüm zorlu ve bir o kadar da eğlenceli şifreleri çözerek, 60 dakika dolmadan odadan çıkışımızı sağlayan formüle ulaştık. İşte bu da mutluluğumuz objektife yansıması. Çünkü ölmemiştik.


Gelelim bu hafta sonu gittiğimiz escape room maceramıza. Bu zamana kadar 10 kere escape room deneyimi yaşamama rağmen en tırstığım oda olur kendisi. Odanın ismi Karabasan. Zaten bu bile korkmam için başlı başına bir neden. Konsept ve konu ise ismini destekleyen unsurlar barındırıyordu. Karanlıktan korkan ve fısıltılar duyan bir çocuğun ortadan kaybolduğu odada 60 dakika geçirerek hayatta kalmak ve kaçış için gizli geçidi bulmak. Görevimiz buydu. Bu sefer içeride var olan müzik tüm konsantrasyonunu aldı götürdü benden. Kapı gıcırtıları, derinlerden gelen fısıltılar oldukça gerçekçiydi. Arada bir bize göz kırpan ve kapanan aydınlatmalar tuzu biberi oldu resmen. Şimdi diyeceksiniz daha bir iki paragraf öncesi korku odası değil diyorsun Yasemin. Dediğim gibi sağdan soldan fırlayan ve size fiziksel olarak zarar verecek hiçbir unsur yok içeride. Sadece öyle bir hava verilmek üzere tasarlanmış. Yine biz bulmacalar çözdük, anahtarlar bulup kilitli dolapları açtık. Arada bir müzik yüzünden kulaklarımı kapatmamı ve oyun arkadaşlarımın arkadamdan belime sarıldıklarında attığım çığlıkları saymazsak 60 dakikayı eğlenceli bir şekilde geçirdim. Kaçış için yatağın altında bulduğumuz mini bir tünel vardı. Oradan geçerken çok eğlendim.
İşte bu da kabustan hiçbir yara bere alamadan uyanmanın vermiş olduğu huzurun fotoğrafı.


Bunların yanı sıra board game oyunlarında da bayağı ustalaştık. Ama şimdilik bana müsade. Board game oyunları için ayrı bir yazı yazacağım. Orada görüşmek üzere.
Size ve en kısa sürede geri dönmesi dileğiyle, ona, yani güneşe sevgilerimle.

Kahve bahane serisini sevdim derseniz serinin diğer yazıları için tam olarak burayı tıklamanız yeterli.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Eylül 2017

Bisikletim Canım Benim


Tembellik yapmaktan ötürü yazmayı devamlı ertelediğim bir bisiklet maceram var. Bir tutam karınca'ya ayıracak 2 dakikanız varsa, anlatmaya başlıyorum.

Bisikletimi ne çok sevdiğimi biliyorsunuz. Bu siteye ilk ziyaretiniz ise an itibariyle sevdiğimi öğrenmiş oldunuz. 2017 yılında, canım Krakow'a yaz çok geç geldi ve çok erken gitti. Göz açıp kapayınca kadar deyimini burada kullanmak oldukça yerinde olur. O nedenle doya doya bisiklet süremediğini söyleyebilirim.

2 hafta önce havanın güzel olmasını fırsat bilip, her zamanki rotamızda ilerlemek üzere pedalladık. Bizim rotamız gidiş dönüş 36 kilometre. Tüm yol (bizim evimizle gideceğimiz yer arasındaki mesafe) boyunca bisiklet yolu var. Böyle olunca pedallama keyfimiz zirve yapıyor.

Benim inandığım, ama bu sene bir türlü gelmeyen yaz ayının başında bir aksiyon kamerası almıştım. Çok sık kullanamadım. Şansa, o gün havanın güzelliğini fırsat bilip kameramı da yanıma almıştım. Aldım da ne oldu? Gezimin en aksiyonlu yerlerinde kayıt dışıydı. Ben de pedalladığımız yolları size de göstermek için kısa bir video oluşturdum. Eğer fazladan bir buçuk dakikanız varsa, videoma göz atabilirsiniz. Yoksa okuma devam edin.




Gezinin başında, küçük bir çocuk bana çarptı. Bakın dikkatli okuyun lütfen. Bisikletim çocuğa değil, çocuk bisikletime çarptı. Minik bir yokuş iniyordum. Kısa bir iniş, sonra 200 metre bir düzlük ve aynı şekilde kısa bir çıkış. Genelde o inişte biraz hızlanırım. Çıkışta pedal çevirmemek adına. O gün de aynı şekilde pedallarken 10 yaşlarında bir ufaklık düzlük yerde, adeta bir yengeç gibi ilerliyordu. Yengeçleri bilirsiz. Düpedüz yürümeyi beceremezler. Çocuğu görünce frenleri azıcık sıktım. Çocuk da arada bir arkasına bakıyordu. Dedim ki, gördü beni herhalde. Artık ne tarafa gideceğine karar verir. Ama veremedi. Benim tam olarak durmama fırsat vermeden, geldi sağ omuzunu bisikletin sol gidonuna indiri verdi. Yavaşladığım için yere düşmekten kurtuldum. Sadece sendeleyerek olayı atlatmış oldum. Bu herkesin başına gelebilir. Lakin ikinci anlatacağım olay benim için tam bir sürprizden ibaretti.

Tyniecka denen yere kadar sürüp, orada mola veriyoruz. O gün de farklı bir plan çizmemiştik kendimize. Mola verdiğimiz yerde, bahçe içinde bir lokanta var. Kielbasamızı yedik. Yanında da Tynicka'lı pederlerin manastırda imal ettiği biralardan içtik. Buraya kadar her şey normal. Sonra dönüş yoluna koyulduk. Tahminimce 6 kilometre sonra, bisiklet yolunda ilerlerken, bir polis bizi durdurdu. İlk önce Lehçe bir şeyler söyledi. Lehçe bilmediğimizi söylediğimiz de ise, hemen ekip arkadaşını çağırdı. Adam gayet kibar bir şekilde iyi günler diledi ve alkol alıp almadığımız sordu. Biz de evet dedik. O zaman çekin bakalım şöyle yan tarafa dedi. Hayda. Zaten üniformalı kişilerden korkarım ben. Üniforma fobim var sanırım. Polis görünce heyecanlanıyorum. Bisikletten indiğimde resmen dizlerim titriyordu. O haldeyken polis alkol testi yapacağız dedi. Senelerdir araba kullanırım. Araba kullanacaksam kesinlikle içmem. Türkiye'de bir kez bile alkol testine denk gelmemiştim. Onu üflemeyi de merak ediyordum doğrusu. Neyse hepimize sırayla üflettiler. Ben 0 promil çıktım. Canım pedeler alkolsüz bira yapmışlar demek ki. Bizimkilerden biri 0,5 promil, bir diğeri 0,6 promil çıktı ve oturum kartlarımızı istediler.  Bir polis oturum kartlarını kontrol ederken diğer polis gayet kibarca " arkadaşlar, Polonya kanunlarına göre alkollü bisiklet süremezsiniz. Eskiden arabada olduğu gibi sınır 0,2 promildi. Lakin bu sene başında 0,9 promil olarak güncelledi" dedi. Bu arda artık benim titreyen dizlerimde derman kalmayınca kaldırıma oturdum. Eğer geçen sene böyle bir kontrole denk gelmiş olsaydık, bisiklet tekerleklerinin havalarını indireceklerini öğrendim sonradan. Cezayı kesip, bisikleti kullanmanıza izin vermiyorlarmış.
Yaklaşık 10 dakika süren bu olay sırasında bilin bakalım benim kameram kayıtta mıydı? Tabii ki hayır.
Beklediğimiz 10 dakika boyunca, tüm bisiklet sürenleri durdurdular. Ve hayır cevabını aldıkları sürücülerden de uzaktan cihaza üflemelerini rica ettiler. Ayrıca bisikletlerin gece sürüşüne uygun olup olmadığını da kontrol ettiler. Işıkları olmayanlara da ceza kesiyorlarmış. Bunu da sonradan öğrendim.
Tüm bunlar yaşanırken ve ben kaldırımda otururken, bunu bloguma yazmalıyım dedim. Bana bir görüntü lazımdı. Ben de polislere çaktırmadan bir kare fotoğraf çektim. Gerçi Polise sizinle bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyorum deseydim hayır demezdi. Orasıda ayrı bir konu.



Şimdi gelelim kıssadan hisse bölümüne. Polonya'da yaşadığımız bu sıra dışı deneyim sonrası, bisiklet bir araç mıdır? sorusunun cevabını bulmuş olduk. Evet değerli okuyucu bisiklet bir araçtır. Onun da farları olmak zorunda. O da trafikte var olan diğer araçlar ile aynı haklara sahip. Umarım Türkiye'de de bir gün bisikletler araç olarak değerlendirilir ve hak ettiği değeri görür.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Eylül 2017

Şekersiz Kek Tarifi


İşlenmiş şeker ile yollarımızı ayırları uzun bir süre oldu. Artık eskisi kadar kendisine özlem duymuyorum. Bu duymadığım özlem bazı dönemlerde nüks ediyor. İçimde oluşan şekerli bir şeyler yeme dürtüsünü bastırmak adına farklı tarifler deniyorum. Az sonra vereceğim tarifi de böyle sancılı bir günde yaptım ve oldukça başarılı oldu. Daha önce, dünyanın en kolay ve leziz kek tarifini paylaşmıştım. Şimdi sıra içinde işlenmiş şeker olmadan yapılan kek tarifinde. Ben deneysel bir çalışma yaptığım ölçüleri bir hayli küçük tuttum. Vereceğim tarif iki kişi için ideal. Eğer daha fazlasını yapmak isterseniz, verdiğim ölçüleri iki katına çıkartmanız yeterli olur.

Ben içinde un ve şeker olmayan bir atıştırmalık istiyorum derseniz daha önce paylaştığım
Harika bir atıştırmalık olan enerji topları tarifime göz atabilirsiniz.

Malzemeler: 


1 adet yumurta
1 çay bardağı üzüm pekmezi
1 çay bardağı süt
1 çay bardağı zeytin yağı ( mutfakta zeytin yağından başka bir yağ kullanmayalı da uzun zaman oldu)
4-5 adet hurma ( ince ince doğranmış)
6-7 adet ceviz
1 adet küçük boy havuç rendesi
1 çay kaşığı tarçın
2 çay kaşığı kakao
2,5 çay bardağı un
1 paket karbonat ( veya kabartma tozu)

Yapılışı:

Malzemeleri karıştırmadan önce fırını 180 dereceye ayarlayın. O ısınana kadar siz çırpma işlemini halletmiş olursunuz.
  •  Yumurtayı mikser yardımı ile güzelce çırpın. İşin püf noktası yumurtayı fazla çırpmaktan geçiyor. 
  • Pekmezi ekleyip çırpma işlemine devam edin. Yaklaşık olarak 2 dakika yeterli olacaktır. 
  • Karışıma; süt, zeytinyağı, hurma, havuç rendesi, ceviz, kakao ve tarçını ekleyip karıştırın.
  • Tüm malzemeleri ekledikten sonra, 1 çay bardağı unu ekleyip karıştırdıktan sonra kabartma tozunu ilave edin ve karıştırın.
  • Geldik son aşamaya, en son 1,5 çay bardağı unu da karışıma ekleyin. Hafif sıvı bir kek hamuru oluşacak. 
  • Ben 12'li muffin kek kalıbı kullandım. Eğer kek kalıbınız yoksa, en küçük kek kalıbı da işinizi görür.
  • Kalıba döktüğünüz kekinizi önceden ısıttığınız fırına koyun ve saatinizi 20 dakikaya ayarlayın. 20 dakika sonra misler gibi kekiniz hazır olmuş olacak. 
İşin püf noktası : Kekiniz pişerken fırın kapağını açmayın. 

Şekersiz nasıl kabaracak bu kek diye endişe içindeyim. Hatta keki yaparken endişelerimi instagram hikayemde paylaşmıştım. Açıkcası gayet güzel kabardı. Tadı ise normal keke göre az şekerli. Açıkcası benden geçer not aldı ve blogumda yerini almayı başardı. Aslında, hafta sonu bisikletle polis çevirmesine denk geldiğim olayı anlatacak bir yazı yazacaktım. Öncelik onun olmasına rağmen bu kek tarifini araya sıkıştırmak istedim.

Yaptım, yedim ve paylaştım. Artık sıra sizin marifetli ellerinize kalmış. 
Afiyet olsun.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

10 Eylül 2017

Blogspot uzantısını kaldırma


5 Yıl boyunca blog adresimde yeralan blogspot ibaresiyle dün yollarımızı ayırdık. Kısa bir kesintinin ardından artık yoluma www.birtutamkarinca.com olarak devam edeceğim. Açıkcası böyle daha güzel oldu. Zaten blog ismim uzundu. Blogspot eklentisi ile çarşaf gibi oluyordu. Geçiş sürecinde, teknik bir aksaklık dolayısıyla eski yazılarım takipçilerimin okuma listesine yeniden düşmüş. Vermiş olduğum bu rahatsızlık yüzünden özür dilerim. Tam 400 kişi olmuşuz diye sevinirken dün 1 kişi takipten ayrılmış. Sanırım bu blog sahibi ne yapıyor böyle diyerek çekti gitti. Ne yapalım canı sağ olsun.

Alan adımı değiştirdim lakin, Blogspot'un alt yapısını kullanmayı bırakmadım. Çünkü oldukça basit ve ben artık buna çok alıştım. Bazı blog yazarı arkadaşlarımla konuştuğumuz zaman artık wordpress'e  geçme zamanın geldi diyorlar. Evet alt yapı olarak çok gelişmiş bir sistem ama dedim ya blogspot benim ilk göz ağrım ve şimdilik bana yetiyor. Ayrıca takipçi eklentisinin olmasını çok seviyorum. Wordpress'e bu eklenti yok. Açıkcası mail ile takip işine çok sıcak bakmıyorum ben. Çünkü çok fazla blog takip ediyorum ve onların hepsine mail yoluyla abone olsam mail kutum her gün dolup taşar. Ben böyle düşünürken sadece mail yolu ile takip edilen bir sisteme kendimi entegre edemem. Böyle de açık sözlüyüm.

Adresimde yer alan blogspot uzantısını nasıl kaldırdım? 

Sorusunun cevabı aslında oldukça basit. Bir miktar maddi külfeti var. Çünkü blogununuz taşımak istediğiniz alan adını satın almanız gerekiyor. Ben alan adımı isim tescilden aldım. Senelik 9 dolar ödeyeceğim. Alan adını aldıktan sonra, blogspot kontrol panelinden: Ayarlar - Temel - Yayıncılık bölümünde yer alan "+blogunuz için üçüncü taraf bir URL ayarlayın" sekmesini tıkladım.


 Açılan pencereye yeni aldığım alan adını yazdım ve kaydet butonuna bastım. Bu aşamada bir hata mesajı veriyor. Aslında sizden bir onay istiyor. Size vermiş olduğu kodları, alan adını aldığınız siteye gidip tanıtmanızı istiyor. Bu işlemi gerçekleştirdikten sonra yeniden geri dönüp kaydet butonuna bastığınızda ise 24 saat içerisinde yeni alan adına yönlendirileceksiniz mesajını alıyorsunuz. Benim blogum 30 dakika kadar kısa bir süre içerisinde yönlendirildi.


Sorunsuz bir şekilde geçişi tamamladığıma göre, hız kesmeden birtutamkarinca.com olarak yola devam etmeliyim. Ne de olsa, karınca olmak bunu gerektirir.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

5 Eylül 2017

İşte Bunlar Hep Paradoks



Havalar soğudu. Bu sene bir değişiklik yapıp kışı üzgün karşılamamaya karar verdim. Soğuyan havalar karşısında düşen moralimi yüksek tutma derdindeyim. 3 gündür süregelen baş ağrımı saymazsam herşey yolunda şimdilik. İşte bunlar hep içsel çabalar....

Çamaşır makinemizi biz almadık. Kendisi oturduğumuz evin bir parçası. 3 haftadır yıkadığım çamaşırlarda anlamsız bir koku oluşmaya başladı. Biraz araştırdım. Makinenin kireç yüzünden böyle bir pislik yapabileceği bilgisine ulaşır ulaşamaz, soluğu markette aldım. Makine temizleyicisi ile makineyi boş çalıştırdım. Şimdi herşey düzeldi. İşte bunlar hep yaşama uğraşı...

Az buçuk ingilizcemle, deli cesaretimi de yanıma alarak geçen hafta bir iş görüşmesine gittim. Bana göre iyi geçmesine rağmen halen ses seda çıkmadı gittiğim yerden. Aslında çıkmamasına da sevindim. Olumsuz geri dönmedikleri sürece herşey yolunda. İşte bunlar hep umut...

Blogumda mini bir anket oluşturdum. Blogumu takip eden çoğunluk kahve bahane serisini okumaktan zevk aldığını söyledi. Ben de kitap yorumları ile blogu boğmama kararı alarak, okuduğum kitaplara dair yorumlarımı 1000kitap ve goodreads hesaplarımda paylaşmaya başladım. Paylaştıkta güzel geri dönüşler aldım. Şimdilik herşey yolunda. İşte bunlar hep saygı...

Bu bayram kimseye bayram mesajı göndermedim. Benden bir etkileşim göremedikleri için, kimse bana bir bayram mesajı da göndermedi. Benim için, bayram dedikleri şey yılın diğer günlerinden farksız geldi geçti. İşte bunlar hep deneysel analizler...

Kararlar alıp dururken, pek azını hayata geçirebildiğimi fark ettim. İngilizce kursuna gitmeye karar verdim. Sadece karar verdim. Eyleme ne zaman geçeceği konusunda hiçbir fikrim yok. İşte bunlar hep tembellik...

Severek takip ettiğim blog yazarlarının vedaları canımı sıktı. Veda yazılarını okurken, "erken mi pes ediyorlar." dedim. Bazısı anonim olmak için bıraktı blogunu, bazısı ise artık anonim olmaktan sıkıldığı için. Bazısı geri dönüş alamadığı için vazgeçti blogundan. İşte bunlar hep kafa karışıklığı...

Yeni yılda blogumda bir etkinlik düzenleyeceğim. Bunun için çalışmalara başladım. Bu sene bloguma en çok yorum yapan iki yazara Krakow'dan bir hediye göndereceğim. Yılbaşında elinde olacak. Bu etkinliğin fikir babası, blogunu bırakıp giden yazarlardan biri. İşte bunlar hep etkileşim... 

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

28 Ağustos 2017

Öykü Okumak İçin 5 Harika Sebep

öykü

Türk toplumu olarak okumaya pek düşkün değiliz. Bunu ben değil, her sene yapılan anketler verileri diyor. 2016 verilerine göre, Türkiye'de kişi başına 8.4 kitap düşüyor. Türk insanı okumaya günde ortalama sadece 1 dakikasını ayırıyor. Ayrıca ihtiyaçlar listesinde kitap 235. sırada yer alıyor. Maalesef bunlar iç açıcı değil.

"Neden okumuyorsuz?" sorusuna verdiğimiz cevaplar ise neredeyse aynı.

⇒ Kitaplar çok pahalı. 
 Pahalı diyenlerin %80'i sigaraya günde en az 10 TL veren kişiler. Bunun yanı sıra artık kitaplara ulaşılabilirlik daha kolay. İkinci el kitaplar var. E kitaplar var. Kütüphaneler var.

⇒ Vaktim yok.
Vakitsizlikten dem vurup, televizyon kumandasını elinden bırakmamak, saatlerce sosyal medya hesaplarında gezintiye çıkmak biraz enteresan değil mi?

⇒ Öğrenciyim ve ders çalışmam lazım.
Ders çalışmak öğrencinin başlığa görev tanımı. Bunda hem fikiriz. Lakin kafanızı rahatlatmak ve derse daha fazla odaklanabilmek için farklı tarzlarda kitap okumanın yararı tartışılamaz.

⇒ Aman okumak bana ne katacak.
İşte bu, "vücudumun %70 su, o zaman su içmeme ne gerek var." demekle aynı şey.

⇒ Ben roman okumayı sevmiyorum.
Kitaplardan bahsedilince sadece romanların akla gelmesi üzücü. Eğitici, içinde araştırma notları barındıran kitaplarla tanışmadığınızın göstergesi.

⇒ Kitaplar çok kalın olduğu için gözümü korkutuyor. 
Roman okumak zorunda değilsiniz. Kimse size kitap okumaya "Savaş ve Barış" veya "Don Kişot" ile başlayın demiyor.

Bahane üretmek aslında çok kolay. Bu bahaneleri bir tarafa iterek, bugün öykü okumak için size 5 harika sebep sunacağım.

1- Öyküler kısa olduğunu için zaman sorunu ile savaşmak zorunda kalmazsınız. Otobüste işe giderken, bir yerde sıra beklerken, dinleneme molası verdiğinizde çayınızın yanında bir öykü okuyabilirsin.

2- Okumanın en güzel tarafı bir kitabı bitirdiğinizde yaşadığınız hazdır. İşte öykü okuyarak bu hazza ulaşma süresini kısaltırsınız.

3- Uzun süreli okunan kitaplarda yer alan düşüncelerin sindirilmesi bazen zaman alabilir. Ve bu yeni bir kitaba başlama sürenizi uzatabilir. Fakat güzel kurgulanmış bir öykü bittiğinde tadı damağınızda kalır ve yenisine başlamak için can atarsınız.

4- Kitap okuma alışkanlığı kazanmak için öykü okumak güzel bir başlangıçtır. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmaz. Kısa sürede bittiği için sizi tatmin eder ve uzun okuma maratonunu hazırlar.

5- Yeni yazarlar keşfetmenize olanak sağlar. Merak ettiğiniz bir yazarın kalın bir kitabını okumaktansa, (varsa) öykülerini okumak, yazarın üslubu hakkında bilgi edinmenizi sağlar. Ayrıca hangi tür kitaplara ilginiz olduğu konusunda size yol gösterir.

Öykü okumanın bu denli güzelliklerinden bahsetmişten, severek okuduğum birkaç öyküyü paylaşamadan yazımı noktalamak istemedim.

  •  Palto - Gogol
  •  Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig
  • Amok Koşucusu - Stefan Zweig
  • İnsan Neyle Yaşar - Tolstoy
  • 72. Koğuş - Orhan Kemal
  • Ceza Sömürgesi - Franz Kafka
  • Bir Köy Hekimi - Franz Kafka
  • Tatsız Bir Olay - Dostoyevski
Sizin severek okuduğunuz öyküler var mı?

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

15 Ağustos 2017

4D Sinema Keyfi - Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu


Krakow'da sinemaya gitmek sıklıkla yaptığımız bir aktivite değil. Malum alt yazısız, sadece ingilizce dinleyerek bazı filmleri anlayamıyorum. Bunun yanı sıra buradaki sinema salonlarında ses çok kısık oluyor. Biz alışmışız Türkiye'de bangır bangır oynamasına. Ben bazen evde bile buradaki sinema salonlarından daha yüksek sesle film izliyorum. O nedenle gitmeden önce filmi araştırıp, gidip gitmeyeceğime öyle karar veriyorum.

Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu adlı filme konusu yüzünden değil 4DX teknolojisini kullanarak gösterime girdiği için gittim. Konu olarak çok vasat bir film. Muhtemelen normal olarak izleseydim sıkıntıdan patlardım. İşin içine 4D girince işler bir anda farklılaştı.

Peki nedir bu 4D Sinema? 

Eskilerde sadece perdeye yansıyan filmler vardı. Sonra gelişen teknoloji ile 3D girdi hayatımıza. Sinema salonun kapısında elimize bir gözlük tutuşturdular. O gözlükler sayesinde filmin içindeymişiz gibi hissettik. Kahraman yaratıkların sırtında uçarken biz de onunla uçtuk. Bazen yere çakılacakmış gibi yerle burun buruna geldik. Film izlemek daha keyifli hale geldi. Adamlar yapmış derken; başımıza bu 4D olayı çıktı. Üç boyutun yanı sıra filmi fiziksel olarak hissetmemize yardımcı olan hareketli koltuklar, rüzgar, yağmur, flaş, sis, balon, koku efektleri eklendi. Böylelikle tam olarak filmin içindeymişiz gibi hissetmemize olanak sağlanmış oldu.

Aslında 4D olayına eğlence parklarından bir aşinalığımız var. Genelde 15 dakikalık kısa görsel şölenler oluyordu onlar. İşin içine uzun metrajlı bir sinema filmi girince daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim.


Bu kısa bilgiden sonra Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu'nun konusuna değinmek istiyorum. Film, Fransız çizgi romanından esinlenerek çekilmiş bir bilim kurgu. 28. Yüzyıl'da, bin gezegenden gelmiş bütün ırklar, devasa Alpha şehrinde huzur içinde yaşamaktadır. Bu huzurlu hayat için bütün ırklar kendi bilgi ve yeteneklerini birbirleriyle paylaşmıştır. Ancak Alpha'nın güvenliği bilinmeyen bir kuvvet tarafından tehdit edilmeye başlamıştır. Bu kuvveti bulmak ve Alpha'da barışı sürdürebilmek adına Valerian'a çok iş düşmektedir. Tüm ırkların son umudu olan Valerian ve güzel ortağının maceralarına tanıklık etmek için 2 saat 18 dakikaya ihtiyacınız var.

Muhtemelen çizgi romanı okumuş olsaydım, neden tüm görevleri Valerian'a veriyorlar diye bilgi sahibi olurdum. Görev için gittiği bir alanda, gözlükler sayesinde yaratılmış sanal bir dünyada gezindiği bölüm oldukça ilgimi çekti. Filmde Rihanna'nın küçük bir rolü vardı. Dans ettiği bölümleri çok beğendim. Filmin en güzel sahnelerinden biri Valerian'nın kaçış sahnesiydi. Koltukların hareket etmesi, salon içinde oluşan rüzgar ve Valerian'ın sulardan geçtiği sahnelerde, gerçekten üstümüze birkaç damla su geliyor olması çok eğlenceliydi.

Tek sıkıntısı koltuğun hareket ettiği sahnelerde gözlük yüzünden odaklanma sorunu yaşamaktı. Görüntü bulanıklaşıyordu. Ayrıca dövüş sahnelerinde arkanızdan biri koltuğunuza vuruyor gibi olması pek güzel değildi. Bol bol dövüşün olduğu bir film izlenirse sırtı bayağı ağrıtır diye düşünüyorum.



Filmin konusu beni hiç tatmin etmemiş olsada 4D sayesinde kendini izletmeyi başardı. Bu arada korku filmi izleyebiliyorsanız kesinlikle bir 4D deneyimi yaşayın derim. Ben evde bile korku filmi izleyemeyen biri olarak kesinlikle o zevki deneyimleyemeyeceğim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

12 Ağustos 2017

Boğulmamak İçin - George Orwell


Bu kitabı İzmir'de olduğum süre zarfında okumuştum. Hatta basılı olarak okuma şansı bulduğum için blog için fotoğraf çekmeyi de ihmal etmemiştim. İnceleme yazısını yazıp taslakta bıraktığım kitaplardan biriydi. Yayınlamak bu güne kısmetmiş.

Boğulmamak için; 20. yüzyılın başında yaşanan savaş neticesinde, savaşın insan benliğinde bıraktığı korkuyu, değişinen yaşam koşullarını ve insan ilişkilerindeki aksaklıkları, George Bowling'in gözünden anlatan bir kitap. Yazarın en tanınmış kitaplarından olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'nden esintilere rastlamak mümkün.

Bir sabah uyandığınızda içinizde geçmişe karşı derin bir özlem olduğunu düşleyin. Öyleki bu özlem tüm benliğinizi sarıp sarmalar şekilde olsun. O zaman kitabın sayfalarından ilerlerken kendinizden bir şeyler bulmanız çok olası. Tabii ki şunu unutmamak lazım. Geçmiş hep hatırladığımız gibi orada olmayabilir. Gündelik yaşamımıza ait anılarımız yok olur gider. Genelde bizi çok etkileyen (iyi veya kötü) olayları hatırlarız. Bu anılarda boğulmamak için geçmişe yolculuk yapmak güzel bir seçim olabilir. Aslında kitap geçmişe yapılan yolculuk fikrinin iyi mi kötü mü olduğuna odaklı.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?
Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. Bana öyle geliyor ki on, yirmi yıl önce olmuş şeyleri düşünmeden geçirdiğiniz bir saat bile yoktur; ama yine de çoğu zaman geçmişin, bir tarih kitabındaki bir sürü bilgi gibi, öğrendiğiniz bir olgular kümesinden ibaret kalması dışında bir gerçekliği olmuyor. Derken rastgele bir görüntü, ses veya koku ama özelliklede koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz. 


Boğulmamak için, yazarın diğer kitaplarına göre daha ağır ilerlese bile, böyle büyük bir ustanın kaleminden çıkmış bir yapıt olduğu için okunmayı hak ediyor.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Ağustos 2017

Krakow'da Erasmus



Neden Polonya'da Erasmus?
Krakow Erasmus İçin Uygun Bir Şehir mi? 

Soruları aklınızda dönüp duruyorsa az sonra okuyacaklarınız sorularınıza cevap niteliğini taşıyacak demektir.

Güvenli bir şehirde yaşamak istiyorum!

Son zamanlarda artan ırkçılık olaylarına rağmen, Polonya Türklerin endişe duyacağı bir ülke değil. Polonya halkı genel olarak Türkleri seviyor. Tabii burada etki tepki olayını göz önüne bulundurmak lazım. İnsanlara nasıl davranırsanız öyle karşılık alırsınız. Yani kendi örf ve adetlerinizi Türkiye'de bırakıp öyle gelin. Burası sizin ülkeniz değil. Bu bilinçle gelirseniz hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. 

İyi bir eğitim almak istiyorum! 

Krakow birçok üniversiteye ev sahipliği yapıyor. 1364 yılından günümüze varlığı devam ettiren Jagiellonian Üniversitesi Polonya'nın en eski üniversitelerinden biridir. Bunun yanı sıra 1945 yılında kurulmuş Krakow Teknoloji Üniversitesi de ülkenin en iyi teknik üniversiteleri arasında yer alıyor. Ayrıca Krakow'da Müzik Akademisi, Güzel Sanatlar Akademisi de mevcut. Üniversitelerin sitelerinden eğitim detayları hakkında bilgi alabilirsiniz.


Ekonomik olsun istiyorum!

Krakow için diğer Avrupa şehirlerine göre daha ekonomik demek yerinde olur. Polonya, Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen halen kendi para birimi olan Zloty'i kullanıyor.

Gezmek istiyorum!

Erasmus öğrencilerinin birçoğu bu düşünceyle gelir. Hazır yurtdışında vakit geçireceksem gezebildiğim kadar çok gezeyim der. Polonya bu konuda da beklentilerinizi karşılayacak bir konuma sahip. Prag otobüs yolculuğu ile altı saat, Berlin ise sekiz saat sürüyor. Bunun yanı sıra Ryanair ile Avrupanın bir çok şehrine çok cüzi miktarlar (bazen sadece 10 Euro gibi komik rakamlar) ödeyerek seyahat edebilirsiniz. Ayrıca Polonya vizesine sahip olduğunuz için serbest dolaşım hakkınızda cepte. İngiltere bu kapsamın dışında. Bunu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Okurken eğlenmek istiyorum!

İşte burada dikkat demek lazım. Çünkü Krakow'un hareketli bir gece hayatı var. Eğer ipin ucunu kaçırırsanız dersler biraz sarpa sarabilir. Şehir merkezinde ve Kazimierz bölgesinde her keseye uygun mekanlar mevcut. Öğrenciler genellikle Kazimierz bölgesini seviyor. 

Yeme içme konusunda sıkıntı çekmek istemiyorum!

Emin olun bu konuda sıkıntı çekeceğiniz bir yer değil Krakow. Bizim döner dürüm diye tabir ettiğimiz kebapları ile meşhur burası. Neredeyse her sokakta bir kebap dükkanı var. Birçoğu domuz eti kullanmıyor. Ama ben işimi sağlama almak isterim diyorsanız tavuklu olanını gönül rahatlığıyla tüketebilirsiniz. Et ile aram yok derseniz, zapiekanka tam sizlik. Uzunca bir ekmeğin üzerine koyulan mantar, mısır ve peynirin fırına verilmesi ile hazırlanıyor. Tadı güzel ve doyurucu. Ayrıca fiyatı da çok uygun. Bunun dışında içi peynir dolgulu pierogi de size hitap edebilir. Ayrıca bunları marketten alıp evde hazırlayabilirsiniz. 


Lehçe öğrenmek istiyorum!

Doğru adrestesiniz demektir. Lehçe öğrenilmesi zor bir dil. Ama bu gözünüzü korkutmasın. Krakow'da tek kelime Lehçe bilmeden yaşamınızı sürdürmek mümkün. Halkın büyük bir çoğunluğu ingilizce biliyor. Ama şu gerçeği göz ardı etmemek lazım. Burada birçok güzel etkinlik var. Onlardan geri kalmamak için Lehçe öğrenmek bir artı olacaktır. 

Yalnız kalmak istemiyorum!

Belki herkesin en tedirgin olduğu konulardan biri bu. Farklı bir ülkeye gideceğim. Kimseyi tanımıyorum. Çok mu yalnız hissedeceğim diyorsanız, Krakow'da sıklıkla düzenlenen eventlerden haberiniz yok demektir. Düzenlenen toplantılara katılmaktan kesinlikle çekinmeyin. Böylelikle birçok farklı ülkeden arkadaş edinme şansı yakalayabilirsiniz. 


Spor faaliyetlerinden uzak kalmak istemiyorum!

Krakow'un en güzel yanlarından biri de bu. Krakow tam bir bisiklet şehri. Bisiklet için özel yollar var. Ayrıca koşu ve yürüyüş için de birçok parka sahip. Yani, hiç endişe etmeyin. Bedava spor yapmak için tüm imkanlara sahip olabileceksiniz.

Elimden geldiğince aklınıza takılabilecek sorulara cevap vermeye çalıştım. Bunların dışında soğukla aranız yoksa Krakow pek sizlik bir yer değil. Kış ayları oldukça soğuk geçiyor.

Krakow tam anlamıyla bir kültür şehri. Her hafta farklı etkinliklere imza atıyor. Etkinlikler ile ilgili videolar paylaşıyorum. Eğer youtube kanalımı takibe alırsanız yeni videolardan ilk siz haberdar olabilirsiniz.
Benden söylemesi.

Krakow hakkında daha fazla bilgi için aşağıdaki yazılarıma göz atabilirsiniz.
Krakow'da oturum izni başvurusu 
Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı
Kosciuszko Dağı
Shindler'in Fabrikası
Wawel Ejderhası
Ojcow Milli Park
Krakow Kebabı
Krakow simidi Obwarzanek



Paylaş:

2 Ağustos 2017

Kahve Bahane #4

Kahveler hazırsa konu bütünlüğü olmayan paragraflardan oluşan iç döküş yazısı sizi bekliyor.

kızlar ağası - İzmir

Geçenlerde dost meclisinde, farklı bir şeyler yapmayı deneyelim lafının sonu hadi düz duvara tırmanalım ile bitti. Mecazi anlamda değil tabii. Ciddiyim yani. Bildiğin düz duvara tırmanmaktan bahsediyorum. Adı havalı olsun diye Bouldering de diyebiliriz. Geçtiğimiz haftalarda bu işi yapabileceğimiz; sekiz buçuk metre yüksekliğinde ve zorluk derecesine göre tasarlanmış yapay tırmanış alanı olan bir salonda yer ayırttık. Kısa bir eğitimden sonra kendimizi duvara tırmanmaya çalışırken bulduk. İlk denememde üç metre tırmanabildim. Asıl iş tırmanmakta değil. Aşağıya inebilmekte. Çünkü halat ile partnerinize bağlısınız. Yani ipler onun elinde. Eğer ipi bırakırsa yere çakılırsınız. Tam bir takım çalışması anlayacağınız. İlk iniş denemem pek başarılı değildi. Ellerimi bırakırken çok tırstım. Zaten her işe kalkışmadan önce ben bunu yapamam diye söylenip dururum. Sonraki denemelerimde sekiz buçuk metreyi başarı ile tırmanıp tavana değebildim. Aşağıya da adeta bir Tomb Raider edasıyla indim. Şimdiden Bouldering benim favori aktivitelerimden biri oldu bile.

Görmüş olduğunuz sarı duvar ilk tırmanış yerimizdi. Hafif eğimli olması tırmanırken kolaylık sağlıyor. Yan tarafındaki beyaz duvar daha zor. Ona da tırmanı denedim tabii.
 Girintili çıkıntılı bu duvarda ise eğimli olan yere kadar tırmanmayı başarabildim.



Son bir aydır tüm elektronik ve mekanik aletlerim sırayla bozuluyor. İlk sıkıntı bisikletimde baş gösterdi. Vitesler ile ilgili küçük bir sorun yaşadım. Tamir ettik ve düzeldi. Tam o düzeldi dedim. Bilgisayarımda uzun zamandır beni rahatsız eden Macbook pro retina ekran sorunu vardı. Onun için bilgisayarımı servise götürdüm. Servisten gelince artık başıma ne gelebilir dediğimde telefonumda var olan şarj sorunu had safhaya ulaştı. Şarjı %70 iken bir anda kapanmaya başladı. Israrla yeni bir telefon almayı reddeden ben, bataryasını değiştirmeyi denedim. Bataryayı değiştirdikten sonra telefon normale döndü diye sevinemeden aniden ekran donması sorunu baş gösterdi. Küçük bir araştırma ile facebook uygulamasına gelen güncellemeden sonra bazı telefonların kafayı sıyırdıkları bilgisine ulaştım. Tabii ki gül gibi telefonumu aptal bir uygulamaya değişecek değilim. Sildim gitti facebook uygulamasını. Telefonum şimdi ilk günkü gibi jet hızıyla çalışıyor. Bunların dışında dikiş dikerken kullandığım baskı makinesinin ayağını kaybettim. Her yeri aradım taradım ama nafile. Sanırım dalgın bir anımda çöpe attım. Bunun şimdilik bir telafisi yok.

Aksilikler bitti artık diye sevinirken, bisiklet gezisine çıktığımız güneşli bir pazar günü bizim er kişisi bir kaza geçirdi. Yazın etraf kurak olunca Krakow belediyesi yolları suluyor. Tam sulamanın yapıldığı zaman diliminde çıktık dışarıya. Er kişisinin bisiklet tekeri ıslak tramvay rayına denk geldi ve biraz hızlı gittiği için düştü. İki gün süren doktor maceramızdan sonra ayak parmağında çatlak olduğunu öğrendik. Böylelikle bisiklet sürme işini ve 2 haftadır her akşam düzenli bir şekilde yapmış olduğumuz yürüyüşleri rafa kaldırmak zorunda kaldık. Daha kötüsü olmadığı için şanslıyız aslında. Çünkü sürüklenebilir ve kafasını kaldırıma çarpabilir ve kafa göz dağıtabilirdi.

Bilgisayarsız ve telefonsuz geçirdiğim günlerde yeniden ingilizce çalışmaya başladım. Çalışma masamın üstünde bilgisayara ve telefona yer yok artık. Eskilerde olduğu gibi sözlük ile çalışıyorum. Ve böyle çalışmanın daha verimli olduğuna karar verdim. Öyle bir anda aklıma esen kararlarım var benim. Çoğunu da uygulayabiliyorum. Aferin bana.

Aslında yazıyı sonlandırmam gereken bir paragrafa ihtiyacım olan yerdeyim. Bu kadar karışık yazılan bir yazı nasıl toparlanır bilemediğim için aniden bitirmeye karar verdim. Demiştim verdiğim kararları uygularım ben.

Küçük şeyleri dert etmeyip, hayatı akışına bırakmanız dileğiyle.
Bir sonraki kahve bahane serisinde buluşana kadar esen kalın.
Sevgiler.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

29 Temmuz 2017

Köpek Kalbi

Köpek Kalbi

Havasından mı, suyundan mı bilinmez ama yazma işinde oldukça ustalaşmış olduklarını düşündüğüm Rus yazarlardan biri olan  Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi adlı kitabı ile karşınızdayım bu defa. Bu aralar kitap okuma hızımdan memnunum ve her kitap için bir yazı yazmak istiyorum. Bir yandan da blogu sadece kitap yorumları ile doldurmak istemiyorum. Bu nasıl bir çelişki böyle. Bitirdiğim her kitaptan sonra, bunun hakkında da birşeyler yazmalıyım diyorum. Ve sonuç ortada. Yine karşınızdayım.

Köpek Kalbi, 132 sayfada bilimkurgunun kara mizah yönünü ortaya çıkartıyor. 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler döneminde yazılan kitapta, dönemin rejimine ait göndermeler mevcut. Öyle üstü kapalı da değil. Yazar sivri kalemini sakınmadan konuşturmuş. Tabii ki bu kadar net olmasının bedelini de uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer almasıyla ödemiş. 1925 yılında yazılan kitap, 43 senelik bir bekleyişin ardından,1968 yılında yazarın memleketinden çok uzaklarda, ABD’de basılmış. Fakat ana vatanındaki okurlar ile buluşması öyle kolay olmamış. Kitap 1987 yılında Rus okuyucularına buluşma imkanı bulmuş. 

Bulgakov, Köpek Kalbi ile La Fontaine'in masallarından aşina olduğumuz intak sanatının kalbini yeniden attırmış. Kitabın kahramanı, dönemin kısıtlamarından dolayı açlıkla mücadele ederken hayatta kalma iç güdüsü sayesinde yaşama tutunabilen; bu süre zarfında sokakta tanıştığı ve hayatına giren bir doktor ile bilinmez bir dünyanın kapılarını aralayan bir köpek. Sonrasında yaşananlar ise kan, şiddet ve başkaldırışa gebe…
Sevecenlikle, efendim. Yani canlı varlıklara yaklaşırken mümkün olan tek yöntemle. Canlılar söz konusuysa terörle bir yere varılmaz. Hangi gelişmişlik seviyesinde olurlarsa olsun. Her zaman bunu iddia ettim, ediyorum ve edeceğim. Terörden boşuna medet umuyor onlar. Hayır efendim, hiç faydası olmaz. İster beyaz, ister kızıl, isterse de kahverengi! Terör sinir sistemini tamamıyla felç eder. 
Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması. Yani doğada var olanlar arasında en rezilini.

Özellikle köpek sahibiyseniz veya sokak köpekleriyle iletişim kurmaktan çekinmiyorsanız, bazı satırlar içinizi çız ettirecek türden. Bir köpeğin düşüncelerini ve bazı zamanlarda insanların ne kadar acımasız olduğunu anlatıyor. Köpek kalbi, akıcı anlatımı ve kara mizahı ile kendini hızlıca okutabilen bir kitap. H.G. Wells’in "Doktor Moreau’nun Adası" ve Mary Shelley’in “Frankenstein” adlı kitaplarına aşinaysanız bu kitabı da okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.
Paylaş:

25 Temmuz 2017

Kıyamete Bir Milyar Yıl



Kıyamete Bir Milyar Yıl, Strugatski kardeşlerin kaleme aldığı bir bilim kurgu roman. Adını daha önce duymadığımı itiraf ediyorum. İzmir kitap fuarında karşılaştım bu kitapla. Bilim kurgu olmasının yanı sıra ismi ve arka kapak yazısı dikkatimi çektiği için aldım. Konusunu bilmeden kitap almak her zaman bir risk içeriyor. Bunun farkındayım. O nedenle vakit ayırıp okuduktan sonra güzel bir seçim yaptığım için kendimi de tebrik etmeyi ihmal etmedim.

Bilim kurgu kitaplarının vazgeçilmezi olan uzay ve teknoloji unsurları bu kitapta yok. Her şey bir varsayımdan ibaret. Bu açıdan farklı (felsefik) bir bilim kurgu okuma deneyimi ile karşı karşıya kalmak güzeldi.

Kitap, astrofizikçi olan Malyanov'un üzerinde çalıştığı ve Nobel ödülü almayı planladığı bir projenin bitime doğru gelişen tuhaf olayları konu alıyor. Malyanov çalışmasına odaklandığı anda çalan kapısı yüzünden tüm dikkatini kaybediyor. Davetsiz misafirleri ile baş etmeye çalışırken; kendisi gibi bilimle uğraşan arkadaşlarından da aynı şikayetleri duymaya başlıyor. Kitabı okurken neler yaşandığını sorgulayan bilim adamlarının varsayımlarına, kaygılarına, korkularına ve meraklarına ortak oluyorsunuz. Kitabın en ilginç yanı ise tartışılan birçok konuya açıklık getirilmemesi. Kitap için kesin bir son ile biliyor demek yanlış olur. Aslında kitabın arka kapak yazısında yer alan “ sorun sende değil, kâinatta” sözü kitabın bitiş cümlesi olmaya çok uygun.

Kitabın henüz taslak halindeyken sansürlenmesi de ilginç bir detay. Boris Strugatski kitabın sansürlenme sebeplerini sonsöz olarak okuyucularıyla paylaşmış; “ başarıyla atlattığımız tatsız bir durumu hatırlamaktan daha keyifli bir şey yoktur.“ sözleri ile kitabı noktalamış. Sansürün ortadan kalması ve kitabın bize kadar ulaşması; bilim kurgunun felsefik olarak satırlara yansıtılması da göz önüne alınırsa, biz okuyucular için büyük bir kazanç olmuş.

Belki de, Newton'un kutsal kitaptaki 'Kıyamet'i açıklamaya kalkması, Arşimet'in de sarhoş bir asker tarafından öldürülmesi tesadüf değildir.
Eğer kainatsa teslim olmak gerekiyor ama uzaylılarsa mücadele etmek mi gerek? 

Bu kitabı kısaca yorumlacak olsaydım; 152 sayfa ile tadı damakta kalan, Rus yazarların o güzel anlatımı ile okuma keyfini üst seviyelere taşıyan bir bilim kurgu kitabıydı şeklinde tanımlamak yerinde olurdu.

Eğer bilim kurgu okumayı seviyorsanız, Kıyamete Bir Milyar Yıl’ı okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Temmuz 2017

Macbook Pro Retina Ekran Sorunu

Hatırı sayılır miktarda TL ödeyip bir hevesle alınan Apple'ın o güzel bilgisayarlarını bilmeyeniniz yoktur. Seneler önce, Nachnuch işine başlayınca ben de binlerce lira döküp Macbook Pro alanlardanım. Dört senedir elim kolum oldu resmen.
Canavar gibi çalışan bilgisayarımda iki ay önce retina ekran sorun baş gösterdi. İlk önceleri kameranın var olduğu yerde meydana geldi. Dört yıllık bir bilgisayar; bazen temizleyici kullanıyorum belki ondan olmuştur diyip üstünde pek durmadım. Lakin problem giderek büyüdü ve ekrana yayılmaya başladı. Ekran üzerinde çizikler oluşunca film izlerken (özellikle ışıksız sahnelerde) devamlı gözüme çarptı. Rahatsız olmaya başlayınca; Macbook Pro Retina Ekran Sorununu nasıl çözerim? diye bir araştırma yaptım.



Apple şirketinin bu sorunla uzun zamandır karşı karşıya kaldığını gördüm. Hatta retina ekran sorunu yaşayanlar tarafından açılmış bir facebook sayfası bile var. Orada yorumları okuyunca hem içime biraz su serpildi; hem de beni aldı bir telaş. İçime su serpildi çünkü Apple retina ekran sorunu yaşayanlar için bir değişim programına sahipti. Bunun yanı sıra telaşlanmamın nedeni bilgisayarımın dört yıllık oluşuydu. Şansımı deneyip bilgisayarımı servise götürmeye karar verdim.

Öncelikle Mac online randevu sistemini kullanarak bana en yakın servisten randevu aldım. Servise götürüp derdimi anlattığımda, çalışanlar zaten bu sorundan haberdar olduklarını söylediler ve bir servis kaydı açtılar. Ekran değişim onayı için bilgisayarın bir hafta serviste kalmasını gerektiğini söylediler. Benim için sancılı süreç başladı. Garanti kapsamı geçmiş bunun diyip geri göndermeleri ve 350 Dolar gibi bir fatura çıkarmalarından tırstım açıkcası. Ama tüm korkularım yersizmiş. Dört günlük bekleyişin sonunda pırıl pırıl yeni bir ekranla bilgisayarımı geri aldım. Daha önce facebook sayfasında yapılan yorumlarda eski bilgisayarda geçerli olmadığını söyledikleri değişim programına dahil olabilmenin sevincini yaşıyorum. Bilgisayarım tabiri caize gıcır gıcır oldu. Değişen ekranın iki yıllık garantisi de bonusu oldu. Umarım daha nice seneler deforme olmadan kullanabilirim.

Siz de böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız en kısa sürede bir Mac servisinde soluğu almanızı tavsiye ederim. Değişim programı son iki ayına girmiş ve ondan sonra ne yapılacağı konusunda bir bilgileri yokmuş çalışanların. Benden söylemesi. Bunun yanı sıra Apple'ın yeni Macbook Pro bilgisayarlarında da aynı sorunla baş etmeye çalıştığı söylentiler arasında. Eğer bu aralar bir Macbook Pro almak için araştırma içindeyseniz, buraya sizin için çok gerekli bir bilgi bıraktım demektir.

Bu yazının sonunu Apple'ın alacağı aksiyon belirleyecekti. Ekranı değiştirmeyi kabul etmeselerdi muhtemelen bu satırlarda ağzıma geleni sayacaktım kendilerine. Ama çok hızlı ve sorunsuz bir şekilde problemimi çözdüğü ve beni yarı yolda bırakmadığı için, yazıyı kendilerine teşekkür ederek sonlandırmak boynumun borcu oldu artık.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Temmuz 2017

Harika Bir Atıştırmalık Olan Enerji Topları


Kahvenin yanında lokum, çikolata tüketenlerdenseniz az sonra paylaşacağım enerji topu tarifi tam sizlik. Böylelikle hem tatlı keyfinizden ödün vermeyeceksiniz hem de sağlıklı bir atıştırmalık yemiş olacaksınız.
Bugün şekeri arkamda bırakalı 18 gün oluyor. Benim gibi her gün çikolata ve dondurma yiyen biri için biraz sancılı geçmesi normal. Lakin ne demişler demokraside çareler tükenmez. Ne yapsam, ne etsem bu boşluğu doldursam derken; aklıma arkadaşımın geçen gün bisiklet gezisi sırasında ikram ettiği enerji topu geldi. Hemen kolları sıvadım ve araştırmalara başladım. Herkes gibi google amcaya "Enerji topu nasıl yapılır?" diye sordum. Sağolsun saniyeler içinde birçok seçenek çıkardı karşıma. Ben de okuduğum tariflerden ilham alarak kendi enerji toplarımı yaptım.
Yapımı 15 dakika olan, basit, erkek, kadın demeden herkesin yapabileceği bir tarif için kalemi kağıdı hazırlayın bakalım.

8 Adet Enerji Topu İçin Malzemeler :



  • Blender. En önemlisi bu. Bu yoksa yapmak imkansız. 
  • 6 adet hurma 
  • 1su bardağı ceviz içi
  • 2 tane kuru kayısı
  • 6 yemek kaşığı yulaf ezmesi 
  • 1 tatlı kaşığı bal 
  • 1 tatlı kaşığı süt
  • 4-5 tane kavrulmamış fındık (isteğe bağlı)
  • 4-5 tane kavrulmamış badem (isteğe bağlı) 
  • Süslemek için 1 yemek kaşığı kakao ve hindistan cevizi

Yapılışı :


  • Hurmanın çekirdeklerini çıkartın.
  • Hurmayı, ceviz içini, kayısıyı, yulaf ezmesini, balı, sütü, fındığı ve bademi blender ile iyice karıştırın. Toplanması zor bir hamur kıvamını alıyor.
  • Karışımı kolay yoğurabileceğiniz kaba boşaltın.
  • Elinizi biraz ıslatarak karışımdan küçük parçalar alıp top haline getirin. 
  • Hazırladığınız topları damak zevkinize göre ister kakao ile ister hindistan cevizi ile kaplayın.
  • Lezzetine lezzet katmak için yaklaşık 30 dakika buzdolabında bekletin. 


Harika olmasının yanı sıra oldukça sağlıklı olan enerji toplarınız hazır.
Afiyet olsun.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

16 Temmuz 2017

Avrupa'da Geçerli Ehliyet Değişimi



Uzunca bir süredir aklımızda olan ve devamlı ertelediğimiz ehliyet değişimi işinin ilk adımını bugün attık. Bu süreç içerisinde araştırma yaparken internetin bilgi çöplüğünde türlü türlü şeyler okudum.

Yurtdışında Türkiye ehliyeti geçerli mi?
Ehliyetimi değiştirmezsem herhangi bir sorun yaşar mıyım?
Ehliyetimi değiştirmek için yeniden bir sınava girmek zorunda mıyım?  


Buna benzer sayısız sorular var. Gelelim bu soruların cevaplarına;
1- Mevcut ehliyetlerinizi yurtdışında 6 ay boyunca sorunsuz kullanabilirsiz. Ama yurtdışı yerleşikseniz 6 ay sonunda artık ehliyetiniz geçerliliğini yitiriyor. Aktif olarak araç kullacaksanız ehliyetinizi değiştirmeyi ihmal etmeyin. 
2- Yeni çipli ehliyetler yurtdışında süreriz kullanım hakkı sağlamıyor. 6 ay kuralı çipli ehliyet içinde geçerli.
3- Genel çevirmelerde bir sorun yaşamadığınızı varsayın. Ben senelerdir kullanıyorum bir şey olmuyor diyenler var. Ama her ihtimali düşünmek lazım. Kaza yapmanız durumunda ilk araştırılan nokta ehliyetiniz geçerli olup olmadığı. Geçersiz bir ehliyet ile araç kullandığınız tespit edilirse vay halinize. Sigortadan para alamazsınız. Kaskonuz geçersiz hale gelir. Ayrıca hatırı sayılır miktarda ceza ödersiniz. 
4- Mevcut bir ehliyetiniz varsa ve Polonya sınırları içinde ehliyet değişimi yapacaksanız, ek olarak herhangi bir sınava girmenize gerek yok. 
5- Bu aralar ehliyetiniz yoksa da sınavsız ehliyet veriyoruz şeklinde bazı haberler çıkıyor. Sakın bunlara itibar etmeyiniz. Eğer daha önce ehliyet almaya hak kazanmadıysanız, bir kursa kayıt olup, yazılı ve uygulamalı sınavları geçmeniz lazım. Biz hallederiz; sen bana ver şu miktarı, ehliyetin hazır diyenlere inanmayın. Giden paranıza yazık olur.

Polonya'da ehliyet değişimi nasıl yapılır? 

Ehliyet değişimi için hangi evraklara ihtiyacım var?


Bu soruları soranlardansanız tam olarak doğru adrestesiniz. Bu sabah Türkiye ehliyetimi, Avrupa Birliği ülkelerinde kullanım hakkı sunan yeni ehliyet ile değiştirmek için başvuruda bulundum.
Aşağıda sıraladığım evrakları temin ederseniz başvuru süreciniz 5 dakika içinde sonuçlanıyor.

1- Pesel numarasına gerek yok. (Eskiden yabancıların pesel alması zorunluydu. Artık bu zorunluluk kalktı.) Evrakta pesel numarasının istendiği yere doğum tarihinizi gün/ay/yıl olarak yazmanız yeterli.
2- Ehliyetiniz lehçe çevirisi. (Ben 40 Zloty'e yaptırdım. Bazı yerler uçuk fiyatlar istiyor. Araştırın derim.)
3- Bir adet arka fonu beyaz olan vesikalık fotoğraf. (Özel bir şekil şartı yok. Oturum kartınızda kullandığınız fotoğrafı kullanabilirsiniz.)
4- 100,50 Zloty harç bedeli. (Bunu başvuru yaptığınız yerde ödeyebiliyorsunuz.)
5- Başvuru formu. ( internetten çıktısını alabilirsiniz veya başvuru merkezinden temin edebilirsiniz. Doldururken Polonyalı birinden yardım almak işinizi kolaylaştırır.)
Başvuru formunun çıktısını almak için tıklayın.
6- Eğer oturum kartınızda adres yazmıyorsa zameldowanie (ikametgah belgesi) yanınızda olsa iyi olur. 
7- Başvuru esnasında yeni ehliyetinizin posta ile adresinize gelmesini isterseniz var olan ehliyetinizi alıyorlar. Biz tekrar başvuru merkezinden alacağız diye bir seçenek işaretledik. Böylelikle bekleme süresince eski ehliyetlerimiz bizde kalmış oldu.

Başvuru sürecini tamamladıktan sonra arkanıza yaslanın ve 4-5 ay geçmesini bekleyin. Neden bu kadar uzun dediğimizde Türkiye'den genelde geç cevap aldıklarını söylüyorlar. Türk memurlar pek sallamıyor bizim ehliyet onay işini sanırım. Bakalım bizim ehliyetler kaç ay sonra elimizde olacak?

Ehliyetim geldiğinde bu yazıda bir güncelleme yaparım. 
Şimdilik hoşça kalın.



                                ✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

Blog Arşivi