15 Ocak 2019

Kahve Bahane #36



Gözlerde yaşlar; masada ıhlamur, zencefil, bal ve limon dörtlüsü ile bir kahve bahane yazısı olacak bu. Dört senedir Krakow'dayım, ben böyle kış görmedim. Güneşi gören cennetlik. Güneşi geçtim. Üç haftadır kuru bir hava görmedik. Ya kar yağıyor ya da yağmur. Dün ve bugün kar fırtınası oldu. Hayatımda böyle kar fırtınası gördüğüm sayılıdır. Gelin görün ki şehir bu duruma oldukça alışık. Hiçbir şey aksamıyor. Hayat kar fırtınasına rağmen akıyor.

Bu sene soğuk havaya alıştım derken hasta oldum. Dört gündür hastayım. Hastalık durumu da pek bir sevimsiz. Hayattan soğudum resmen. Normalde hastalığı yok sayarım. O da küser gider. Bu hastalık gitmedi. Yanıbaşımda kamp kurdu resmen.

2019 ha geldi ha gelecek derken bugün itibariyle Ocak aynı yarıladık bile. Teoman'ın da dediği gibi "Nasıl oluyor; vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatla geçiyor. " tadındayım.

Kurumsal köleliğe günden güne alışıyorum. Günün sekiz saatini bir masa başında geçirmenin sevilesi bir tarafı yok. Hele benim gibi hareketli bir insansanız. İnsan ruhunu sıktığı doğru. Lakin Türkiye'deki işimle kıyaslayınca burası çok rahat. Ne demişler yiğidi öldür hakkını yeme. İşe gidip gelirken, artık bahar gelsin de işe bisikletimle gidip geleyim hayalleri kuruyorum.

Son dört gündür sıvı tüketimine bağlı olarak beynim resmen suyun içinde yüzüyor. Oysa ki her ne olursa olsun pozitifte kalacağım diye söz veriyorum kendime. Bazen başarılı olamıyorum. Yelkenleri suya indirmek kolay. Ama o yelkeni yeniden kaldırıp rüzgara karşı ayakta tutmayı başarmak zor.

Böyle sevimsizliklerle dolu bir kahve bahane yazısı olacağını sezmiştim. Halin yoksa burada ne işin var demeyin. Yazmak her koşulda ruhuma iyi geliyor. Bedenen ve ruhen pek iyi hissetmiyorum. Bedenime iyi gelip gelmeyeceği tartışılır fakat ruhuma iyi geleceğine inancım sonsuz.

Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri fonda R.E.M- Losing My Religion çalıyor. Tekrar tekrar dinledim. Artık yazıyı bitirme zamanı diye düşünürken kulağımda "But that was just a dream, that was just a dream" dizeler yankılanıyordu.

Umarım ki bunların hepsi de sadece bir rüyadan ibarettir.

Bir sonraki yazıda görüşünceye dek kendinize iyi davranın.
Sevgiler.






✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Ocak 2019

Döngü



Geçen gece uyumadan önce birkaç sayfa kitap okudum. Okuduğum satırlardan sonra aklıma bir kelime düştü. Döngü!
İlk önce aklıma döngü kelimesini düşüren satırları yazmakla işe başlamalı.

Einstein bir keresinde şöyle dedi:
- Eğer arılar yok olursa, dünyanın ne kadar ömrü kalır ki? Dört, beş? Arılar olmadan polenizasyon olmaz, polenizasyon olmayınca da ne bitkiler ne de insanlar.
Bunları bir arkadaş ortamında söyledi. Arkadaşları gülüştüler. O gülmedi. Ve şimdi dünya üzerindeki arıların sayısı her geçen gün azalıyor. Bunun sebebi Takdir-i İlahi ya da Şeytanın laneti değil, doğal ormanların katliamı ve endüstriyel ormanların hızlı artışı; floranın çeşitliliğini engelleyen ihracat tarımı; ürünlere zarar veren organizmaları ve bu arada da doğal hayatı öldüren zehirler; kârı arttırırken toprağı kısırlaştıran kimyasal gübreler ve reklam dünyasının tüketim toplumuna dayattığı kimi makinelerin yaydığı radyasyon.

Bugün de kahve makinesinin önünde, kahvenin bardağımı doldurmasını beklerken yeniden aklıma geldi bu döngü.
İnsanoğlunun dünyanın yaşam döngüsünü bozmakta usta olduğu ve bu dünya üzerindeki en tehlikeli canlı olduğu gerçeğini...
Orta Çağ'da kedilerin cadı olduğunu düşünüp, hepsini öldüren insanoğlunun veba salgınına yenik düştüğü gerçeğini...
Yok ettiğimiz her canlı türünün aslında dönüp dolaşıp bizim yaşamımızı etkilediği gerçeğini düşündüm.

Sonra işe gidip gelirken okuduğum Nazım kitabında yer alan bir şiir geldi aklıma. Ne güzel anlatmış döngüyü dedim kendi kendime.

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun:
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
Yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak:
biri sen
biri de ben.

18 Şubat 1945 - Piraye Nâzım Hikmet

Evet bunların hepsini bir dakikadan kısa bir süre içinde düşündüm. Hazır olan kahvemi alıp, çalışma masama doğru ilerledim. Artık masamda dumanı tüten bir kahve, önümde hesaplanması gereken rakamlar vardı. Kulaklığımı kulağıma yerleştirdim. Fonda çalan Thunderclouds eşliğinde, ben de kendi döngümü tamamlamak için kaldığım yerden çalışmaya devam ettim.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

7 Ocak 2019

Bir Tutam Baharat


Blog ismimle çok benzer olan bir film izledim geçen hafta. Film önerisi blogumu takip eden bir takipçimden geldi. Konuştuğumuzda blogunun ismi bana hep Bir Tutam Baharat adlı filmi anımsatıyor. Kesinlikle izlemelisin dedi. Ben de bu tavsiyeye uydum.

Yunanistan ve Türkiye ortak yapımı olan Bir Tutam Baharat nam-ı diğer A touch of Spice bir dram filmi. Fanis'in İstanbul'da başlayıp Yunanistan'a uzayan yaşam hikayesini anlatıyor. Dedesi sayesinde baharatların önemini kavrayan Fanis, başkalarının yaşamını tatlandırırken kendi yaşamının tuzunu biberini eksik ettiğinin farkına varıyor ve hikaye bu konu üzerine şekilleniyor.

Sakin, kendi halinde akan bir filmdi. İzlerken sevdiğim replikleri not aldım. Şimdi onları paylaşma zamanı.


Biber, sıcaktır ve yakar.
Güneş.
Güneş neyi görür?
Her şeyi.
İşte bu yüzden biber bütün yemeklere yakışır.
Sırada Merkür var. Orası çok sıcaktır.
Sonra da Venüs.
Tarçın
Venüs tüm kadınların en güzeliydi. İşte bu yüzden de tarçın hem tatlıdır hem de acı. Bütün kadınlar gibi.
Şimdi sırada Dünya var. Dünyanın üstünde ne var?
Dünyanın üstünde yaşam var.
Bu dünyada iyi ya da kötü herkes bir şekilde yaşıyor. Peki yaşamamız için ne gerekli?
Yiyecek.
Yemeği ne daha lezzetli yapar?
Tuz
Yaşamımızın da yemek gibi tuza ihtiyacı vardır. Hem yemeğe hem yaşama lezzet için tuz lazım.
16. dakikadan alıntıdır.


Sevgili karım derdi ki; bir yerden ayrılacağın zaman artık gittiğin yer hakkında konuşmalısın. Bıraktığın yer hakkında değil. Ayrılmak başka bir yere gitmektir.
31. dakikadan alıntıdır.

Aslında hayatta iki çeşit yolcu vardır evlat. Birincisi haritaya bakarak yolculuk edenler. İkincisi ise de aynaya bakarak yolculuk edenler. Haritaya bakan yolcular hep giderler. Aynaya bakan yolcular ise eve döner.
80. dakikadan alıntıdır.

İzlemeyi düşünen herkese şimdiden iyi seyirler diliyorum.
Sevgiler.


✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

4 Ocak 2019

Kahve Bahane #35.5



2019 yılının ilk kahve bahane yazısı, içinde benim için üç değerli kalp barındıran Karşıyaka koduyla burada. Yazının içeriğinde Karşıyaka olmasını ben de isterdim. Gelin görün ki hayat bu işte. Dışı seni içi beni yakar tadında.

Bu hayatta her şeyin bir olumlu bir de olumsuz tarafı var sanırım. Böyle söyleyince yaklaşık beş sene öncesine dayanan bir hikaye geldi aklıma. Polonya'ya taşınma fikri aklımıza düşünce, iş yerinde düşüncelerine önem verdiğim yönetmenimle bu durumu paylaştım. Böyle bir düşünce içindeyiz fakat doğru kararı almamıza yardımcı olacak şeyi bir türlü bulamadık demiştim. O zaman bana çok güzel bir şey önerdi. Şimdi ben de sizinle paylaşacağım. Karar verme aşamasında olanlar için oldukça faydalı.

"Akşam eve gidince eline bir kağıt ve kalem al. Kağıdı çizerek kendine dört kutucuk oluştur. Bir tarafa Polonya, diğer tarafa da Türkiye yaz. Polonya başlığının altındaki ilk kutucuğa orada yaşamaya başlarsan seni bekleyen artıları yaz. Türkiye başlığını da aynı şekilde doldur.
Başlıkların altında yer alan ikinci kutucuğa ise Polonya'da ve Türkiye'de olacak- olabilecek olumsuzlukları yaz. Aklına ne gelirse gelsin yazmayı ihmal etme. Sonra bak bakalım hangi tarafın değerleri diğerinden yüksek çıkacak" dedi. Ve ben bu yöntem sayesinde Polonya'ya gelmeye karar verdim. Tabii ki olumsuz ve beni zorlayacak tarafları vardı. Bunun yanı sıra artıları daha baskındı.

Bu hafta yıl sonu, yılbaşı derken oldukça yoğun geçti. İş hayatının cilveleri arasıra beni yoklasa bile kendimi pozitifte tutmayı başarıyorum. Kendime çok cici bir ajanda aldım. Bir ocak itibariyle karalamaya başladım. Eğer karar verdiğimde kıyamayıp yazmasaydım bir daha yazamazdım. Böyle tuhaf bir huyum var. Aldığım defterlerimi kullanmaya kıyamıyorum. Ajandanın akıbeti de evdeki deflerlere benzesin istemedim.





Sekiz saatim bir masanın başında geçiyor. Yaklaşık yedi saatimde uykuda. Kalıyor mu bana dokuz saat. İşte bana kalan bu dokuz saat çok kıymetli. Spor yapmayı, kitap okumayı, resim çizmeyi ve blog yazmayı bu zaman diliminde yapacağım. Ocak ayı için hedeflerimi belirledim. Ay sonu gelince bakalım ne kadarını gerçekleştirmiş olacağım?

Oldum olası not almayı severim ben. Bir yere yapmam gerekenleri, yapmak istediklerimi yazınca kendimi daha motive hissediyorum. Sanırım blog yazma işini de bu yüzden çok benimsedim.

Tam anlamıya bir kahve bahane yazısı oldu. Daldan dala sıçradım. Aklımda geçen hafta izlediğim bir filmden bahsetme fikri vardı. Lakin bu karışıklığın içinde, onu bir yerlere sıkıştırmak istemedim. Kısa da olsa onun için ayrı bir blog yazısı yazacağım.

Masadaki kahvem bittiğini göre kahve bahane yazısını da sonlandırma zamanı geldi demektir.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: