26 Haziran 2018

Şekersiz Sağlıklı Puding Tarifi


Puding çocukların ve büyüklerin yemekten zevk aldığı bir tatlı. Peki sağlıklı mı? Markette satılan pudingler için evet demek imkansız. İşlenmiş şeker ve birçok katkı maddesi içeriyor maalesef.
Hal böyle olunca kısa bir araştırma içine giren karınca size süper bir tarifle geldi. Hem şekersiz hem de leziz. Ne zaman tatlı krizine girsem 10 dakikada hazırlıyorum. Hafif ılıkken yanında koca bir bardak kahve ile tüketmeyi seviyorum. Spor öncesi tam bir enerji deposu. Tarife, nasıl şekersiz güzel bir şeyler yapabilirim derdindeyken betella'nın instagram sayfasında denk geldim. O günden beri vazgeçilmezlerim arasında yerini aldı.

Şekersiz Sağlıklı Puding Nasıl Yapılır?

Malzemeler: 

*2 kişi için
  • 2 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı keçiboynuzu pekmezi (eğer kokusundan hoşlanmıyorsanız üzüm pekmezi kullanabilirsiniz)
  • 2 yemek kaşığı kakao
  • 2 yemek kaşığı tam buğday unu 
  • İçine eklemek için çiğ badem, ceviz (olmasa da olur) 
  • Üzeri için sevdiğiniz meyve dilimleri ( ben birkaç dilim muzla süslüyorum) 

Yapılışı:

Yapmanız gereken aslında çok basit. Minik bir sos tenceresinin içine, badem, ceviz ve muz hariç diğer tüm malzemeleri koyun.
Koyulaşana kadar orta ateşte karıştırarak pişirin.
Altının tutmaması için karıştırmak önemli.
Yaklaşık 10 dakika içinde koyulaşmaya başlayacak. 
Kıvamı istediğiniz seviyeye gelince ocağın altını kapatın ve kaselere dökün. 
Üstünü kuruyemiş ve dilediğiniz meyve ile süsleyin. ( Ben kaseye boşaltırken aralara yaprak badem serpiyorum) 

Şekersiz sağlıklı pudinginiz hazır.
Afiyet olsun.

 Bu satırları yazarken masamda dumanı üstünde tüten yeni demlenmiş bir kahve ile bu harika puding var. Eğer 10 dakikanızı ayırırsanız sizin de olur. Benden söylemesi.




✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

25 Haziran 2018

Polonya'lı Yazarlar




Bir ülke düşünün. Tarihinde birçok şansızlıklar yaşamış. Üstünden kuşatmalar eksik olmamış. Yeryüzünün en büyük katliamlarından birine ev sahipliği yapmış. Ve tüm bu olumsuzluklara rağmen sanattan kopmamış. Yok canım olmaz böyle bir şey diyorsanız, az sonra okuyacağınız dünyaca tanınan ve enteresan hayat hikayelerine sahip Polonyalı yazarlar ile yollarınız kesişmemiş demektir.
Bir ülkenin kültürünü yakından tanımanın en güzel yollarından biri, o ülkenin yetiştirdiği yazaları okumaktır. Yaşar Kemal kitapları okurken doğunun sıcaklığı, Halide Edib Adıvar kitapları okurken ise Kurtuluş Şavaşını acılarını iliklerimize kadar hissederiz.
Şimdi gelin hep beraber Polonyalı yazarlar kimmiş bakalım.

Jerzy Kosinski


1933 yılında Polonya'nın Łódź şehrinde dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı içinde geçen çocukluğu ona türlü acılar tattırdı ve kitapları bu acılar ile beslendi. Kendi ülkesinde bir dönem yasaklı olan Boyalı Kuş kitabı onu dünyaca tanınan bir yazar haline getirdi. Yazdığı bu kitap için yazarın otobiyografisi olduğunu söyleyenler oldu. Psikoloji doktorası yapan Jerzy belli ki kendi acılarını sarmakta pek başarılı olamadı ve 57 yaşında kafasına bir poşet geçirerek intihar etti.

Bruno Schulz


Öykü yazarlığı yapan Bruno Schulz 1892-1942 yıllarında yaşamış. Bruno Schulz için Polonya'nın Kafka'sı demek oldukça yerinde olur. Kafkaesk tarzını benimseyen yazarın öykü kitapları türkçeye çevrilmiştir. Bruno, bir gün ekmek almak için sokağa çıkmamış ve bir nazi subayı tarafından vurulmamış olsaydı belki bugün daha fazla öyküsünü okuyor olacaktık.

Stanislaw Lem


Bilim kurgu okumayı seviyorsanız yolunuz elbet Stanislaw Lem kitaplarından geçmiştir. 1921 yılında dünyaya gözlerini açan Lem, Yahudi soyundan geldiği için II. Dünya Savaşı yıllarında sahte bir kimlik ile geçirdi ve Nazi katliamından kendini kurtarabildi. Sovyet rejiminin baskıcı politikaları nedeniyle yazdığı kitapları kendi ülkesinde yayınlayamadı. Edebiyatın dışında bilim felsefesi ve bilimsel spekülasyon alanlarında çalışmalar yaptı. Bu çalışmaları sayesinde birçok üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı. 2006 yılında Krakow'da hayata gözlerini kapadı.

Henryk Sienkiewicz


1846-1916 yıllarında yaşamıştır. 1905 tarihinde "Ateş ve Kılıç" adlı kitabı ile ilk nobel ödülünü alan dünyaca ünlü yazar olarak tanıyoruz onu. "Quo Vadis" adlı kitabı ise tarihsel bir roman niteliği taşır. "Muzıkacı Yanko ve Kamyonka" 1900 yılında Ahmet Rasim çevirisi ile Osmanlıca yayınlanan bir hikaye kitabıdır. Savaş yıllarında İsviçre'de yaşamını yitiren Henryk ülkesine gömülemedi. Aradan sekiz yıl geçtikten sonra külleri Varşova'ya getirildi ve anısına bir anıt yapıldı.

Adam Mickiewicz


Yaşamını Polonya’nın bağımsızlığa adamış ünlü şair Adam Mickiewicz. Çocuk yaşta yazdığı şiirler geniş bir okuyucu kitlesi ulaşır. Vatanını bu denli severken, kurtuluş ayaklanma denemesi başarısız olan yazar çok sevdiği vatanını terk etmek zorunda kalır.
Vatanından uzak kalması onu yıldırmaz. 1855 yılında İstanbul’u ziyaret eden yazar, Kırım savaşında Türklerin yanında olduğu mesajını iletir. Ve İstanbul’da kaldığı süre boyunca bol bol tavuklu pilav yer. Yediği pilav çok hoşuna gitmiş olacak ki mektuplarında bundan defalarca bahseder. Fakat ne acıdır ki, İstanbul’a geldiği dönemde İstanbul’da Kolera salgını vardır ve yazar kolera mikrobu yüzünden Pera’da yani bugün ki Beyoğlu’nda yaşadığı küçük odasında hayata gözlerini yumar. 
Adam Mickiewicz öldüğünde, iç organları çıkartılarak İstanbul’da yaşadığı binanın bodrumuna gömüldü. Fransa elçiliği tarafından alınan cesedi Paris’te toprağa verildi. 1890 yılında ise Paris’te ki mezarı açılarak kemikleri Krakow’da bulunan Wawel kalesindeki mezarlığa nakledildi. Şimdi üç farklı ülkede Adam Mickiewicz'den parçalar bulunur. 
1984 yılında İstanbul’da son zamanlarını geçirdiği ev müzeye çevrildi. Yolunuz Tatlı Badem sokağına düşerse 23 numaralı binada bu enteresan yaşam hikayesine sahip yazar ile karşılaşabilirsiniz.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

22 Haziran 2018

Kahve Bahane #21


Tilki misali döndüm dolaştım yine Krakow'da yer alan minik masamın başında kahve bahane yazısı yazmaya başladım. Krakow'un bir sıcak bir soğuk geçen yaz ayına ayak uydurma çalışırken, türk kahvesini french press usulü hazırladım bugün. Kahve almaya üşendiğimden değil canım; sadece yeni yöntemler denemek açısından böyle bir girişimde bulundum diyelim. Şu an yazdığıma ben bile inanmadım.

Türkiye'de her kahve içişimde, dur bir kare fotoğraf çekeyim dedim. Böylelikle kahve bahane serimde kullanacağım birçok görselim oldu. O kadar çok yedim içtim ki 3 kilo alarak geri döndüm. Şimdi her gün koşuyorum. Koşu için üç farklı program denedim. Merak edenler için ayrı bir yazıda bu uygulamaları anlatacağım.

Tatilde İstanbul günlerinin yanı sıra İzmir günleri de dolu dolu geçti. Çeşme'de bir hafta deniz ile iç içeydim. Enteresan bir şekilde Haziran başı olmasına rağmen deniz suyu sıcacıktı. Sonrasında Efes ve Şirince'yi ziyaret ettim. Alaçatı'da bir taş ev yapmanın hayalini kurdum. Evet! Arsayı alıp taş evi ben kendim yapacağım. Efes'te gezinirken eskiler bu işi nasıl yapmışlar diye araştırdım. Yani onlar yapmışsa ben de yapabilirim. Neden olmasın.



Tatilde dokuz kitap bitirdim. Birçok dergi aldım. Balkonda kitap okumanın keyfini çıkardım bol bol. Okuyamadığım yedi kitabı Krakow'a getirdim. Sanırım 5-6 kitabım İzmir'de kaldı. Artık onları da seneye gidince okurum. Tam burda ne diyoruz? Nasip, kısmet...







Kitap okumaktan arta kalan zamanda motif yaptım. Motiflerin birleşmesine 2 aydan az bir süre kaldı ve ben onların nasıl birleşip bir battaniye olacağı hakkında fikir sahibi değilim. O gün gelsin bir çaresine bakarız.



Tatiller insanın içini huzurla dolduruyor. Bolca güneş ve huzur depolayıp geldim. Aslında kendim için güzel kararlar aldım. Öncelikle sosyal medya denen şu illetten sıyrılmaya karar verdim. Blogumu bunun dışında tutuyorum. Burası hep vardı ve hep var olmaya devam edecek. Şimdi her gün ingilizce hikayeler okuyorum. 30 sayfalık kısa hikayeler. Sanırım benim ingilizce çalışma tekniğim bu. Yani izlerken, dinlerken sıkılıyorum ama okurken keyif alıyorum. O zaman okumaya devam.

İçimin huzur bulmasının bir nedeni de senelerce ödediğim ev kredisinin bitmiş olması. Şimdi her aklıma geldiğinde kiracıma dua ediyorum. İşleri yolunda gitsin de evde oturmaya devam etsin diye. Annem böyle ev sahibi görülmemiştir diyor. Haksız mıyım? Allah bol kazançlar versin ki ben de kazanayım.

Düzenli olarak para kazanmayı bırakalı dört sene olacak. Nachnuch cephesinde işler pek iyi gitmiyor. Sanırım elimdeki kumaşlar bitene kadar çanta dikmeye devam edip ondan sonra biraz ara vereceğim. Emeklerimin karşılıksız kalması can sıkıntısından başka bir duygu yaşatmıyor bana. Umarım ki Nachnuchlar bir gün hak ettiği değeri görecektir.



Fark ettiniz mi bilmiyorum; yazının enerjisi iyiyken bir anda depresif bir hal almaya başladı. Bunun müsebbibi 12 derece olan hava sıcaklığı olabilir. Sonuçta İzmir'in mis gibi sıcağını bırakıp 12 derece olan hava sıcaklığına alışmak kolay değil.


Daha fazla iç karartmadan yazının sonu gelsin.
Bir sonraki kahve bahane yazısında görüşünceye dek şen ve esen kalın.
Sevgiler.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

19 Haziran 2018

İstanbul'da Turist Olmak


İstanbul'u ziyaret eden yabancılardan, ne kadar harika bir şehir olduğunu duydum bunca zaman. Onlara söylediğim tek şey; bir yerde yaşamak ve o şehirde kısa bir zaman geçirmek arasında dağlar kadar fark olduğuydu. Türkiye'de olduğum zaman diliminde İstanbul'a bir turistmişim gibi gittim. Senelerce İstanbul'da yaşadığım için; yaşamak ve gezmek arasında büyük bir uçurum olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Bir turist nerde kalır İstanbul'da? Tabii ki Taksim'de. Taksim'de kalıyorsanız ulaşım sıkıntısı çekmiyorsunuz. Sabahın erken saatlerinde İstiklal caddesinde turlarsanız, Taksim'in bilindik kalabalığıyla yüzleşmiyorsunuz. İstediğiniz mekanda kolayca yer bulabiliyorsunuz. Bir yere yetişme derdiniz olmadığı için bol bol yürüyebiliyorsunuz. Böylelikle İstanbul'un tadını çıkartıyorsunuz.


İstanbul'da sevdiğim lokasyonlardan biri İstiklal caddesinden Galata kulesine doğru yürürken dar sokakların olduğu yer. Minik hediyelik eşya dükkanları ve kitapçılar benim favori mekanlarım. Bu ziyaretimde her girdiğim kitapçıdan bir kitap aldım. Aldığım kitapları kaldırımda oturup karıştırmanın keyfini size tarif edemem.

Sokağın bitiminde yer alan Galata Kulesi ise ayrı bir güzellik katıyor İstanbul'a. Bunca sene İstanbul'da yaşamama rağmen İstanbul'a Galata Kulesin'den bakmak kısmet olmamıştı. Bu ziyaretimde Galata Kulesi'ne çıktım. Bir şehrin silüeti nasıl bozulabilir görmüş oldum. İstanbul her geçen gün saçma sapan yapıları ile tarihi dokusu kaybediyor ve insanlardaki gökdelen merakı bu değerlerin önüne geçiyor. Üzücü...







İstanbul'a her gidişimde ziyaret ettiğim yerlerden bir diğeri Eminönü. Eminönü'nün kendine has bir havası var. Bu havayı bir kez Dubai'de bir çarşıyı gezdiğimde yakalamıştım. Onun dışında gezdiğim hiçbir yerde böyle bir hava yoktu. Eminönü dikiş malzemelerini almak için uğradığım mekanların başında geliyordu. Her ziyaretimde yaptığım üç şey vardı. Bu ziyaretimde de onları tekrarlarım. Birincisi turşu suyu içmek. İkincisi Hacı Şerif'te dondurmalı irmik helvası yemek. Üçüncüsü ise yürüyüş sonrası deniz kenarında oturmak ve Galata Kulesi'ne karşıdan bakmak.




İstanbul'un bahsi her geçtiğinde aklıma Beşiktaş gelir. Benim ilk göz ağrımdır Beşiktaş. Durağında 30A ve 129T beklediğim, bazı yaz günleri 1,5 saat yürümeyi göze alıp kalabalık olan otobüse binmemeye karar verdiğim, öğle tatillerinde yıldız parkında yürüdüğüm, Yıldız durağında beklerken balata kokusundan nefret ettiğim, Stadımızı her gördüğümde yüzümün tebessüm ettiği günler; bir film şeridi gibi geçer gözümün önünden.
Bu kadar anılar ile doluyken içim, Beşiktaş'a uğramadan geri dönemezdim. İçimi Beşiktaş havası ile doldurdum. Kız Kulesi selamlayarak Kadıköy'e doğru yola çıktım.





Kadıköy demek Akmar demek benim için. Kitap kurtlarının en sevdiği mekanların başında gelir Akmar. İçinde yer alan sahaflarda yeteri kadar vakit geçirirseniz, enteresan kitaplar ile kesişir yollarınız. Bir de vaktiniz varsa, modaya doğru yürüyüp kendinize demli bir çay söyleyip, aldığınız kitapa göz atma şansınız olursa, değmeyin keyfinize.

İnsan sevdiği şeyleri anlata anlata bitiremez dedikleri bu olsa gerek. Blogumda istanbul'a ait bu satırlar, burnumda deniz kokusu varken; vakit güzel bir Nazım Hikmet şiirini Cem Karaca yorumu ile dinleme vaktidir.



Anılar ile harmanlanan yazıların devamı gelecek... Bir Tutam Karınca'yı takipte kalın.
Sevgiler.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: