29 Temmuz 2017

Köpek Kalbi

Köpek Kalbi

Havasından mı, suyundan mı bilinmez ama yazma işinde oldukça ustalaşmış olduklarını düşündüğüm Rus yazarlardan biri olan  Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi adlı kitabı ile karşınızdayım bu defa. Bu aralar kitap okuma hızımdan memnunum ve her kitap için bir yazı yazmak istiyorum. Bir yandan da blogu sadece kitap yorumları ile doldurmak istemiyorum. Bu nasıl bir çelişki böyle. Bitirdiğim her kitaptan sonra, bunun hakkında da birşeyler yazmalıyım diyorum. Ve sonuç ortada. Yine karşınızdayım.

Köpek Kalbi, 132 sayfada bilimkurgunun kara mizah yönünü ortaya çıkartıyor. 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler döneminde yazılan kitapta, dönemin rejimine ait göndermeler mevcut. Öyle üstü kapalı da değil. Yazar sivri kalemini sakınmadan konuşturmuş. Tabii ki bu kadar net olmasının bedelini de uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer almasıyla ödemiş. 1925 yılında yazılan kitap, 43 senelik bir bekleyişin ardından,1968 yılında yazarın memleketinden çok uzaklarda, ABD’de basılmış. Fakat ana vatanındaki okurlar ile buluşması öyle kolay olmamış. Kitap 1987 yılında Rus okuyucularına buluşma imkanı bulmuş. 

Bulgakov, Köpek Kalbi ile La Fontaine'in masallarından aşina olduğumuz intak sanatının kalbini yeniden attırmış. Kitabın kahramanı, dönemin kısıtlamarından dolayı açlıkla mücadele ederken hayatta kalma iç güdüsü sayesinde yaşama tutunabilen; bu süre zarfında sokakta tanıştığı ve hayatına giren bir doktor ile bilinmez bir dünyanın kapılarını aralayan bir köpek. Sonrasında yaşananlar ise kan, şiddet ve başkaldırışa gebe…
Sevecenlikle, efendim. Yani canlı varlıklara yaklaşırken mümkün olan tek yöntemle. Canlılar söz konusuysa terörle bir yere varılmaz. Hangi gelişmişlik seviyesinde olurlarsa olsun. Her zaman bunu iddia ettim, ediyorum ve edeceğim. Terörden boşuna medet umuyor onlar. Hayır efendim, hiç faydası olmaz. İster beyaz, ister kızıl, isterse de kahverengi! Terör sinir sistemini tamamıyla felç eder. 
Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması. Yani doğada var olanlar arasında en rezilini.

Özellikle köpek sahibiyseniz veya sokak köpekleriyle iletişim kurmaktan çekinmiyorsanız, bazı satırlar içinizi çız ettirecek türden. Bir köpeğin düşüncelerini ve bazı zamanlarda insanların ne kadar acımasız olduğunu anlatıyor. Köpek kalbi, akıcı anlatımı ve kara mizahı ile kendini hızlıca okutabilen bir kitap. H.G. Wells’in "Doktor Moreau’nun Adası" ve Mary Shelley’in “Frankenstein” adlı kitaplarına aşinaysanız bu kitabı da okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.
Paylaş:

25 Temmuz 2017

Kıyamete Bir Milyar Yıl



Kıyamete Bir Milyar Yıl, Strugatski kardeşlerin kaleme aldığı bir bilim kurgu roman. Adını daha önce duymadığımı itiraf ediyorum. İzmir kitap fuarında karşılaştım bu kitapla. Bilim kurgu olmasının yanı sıra ismi ve arka kapak yazısı dikkatimi çektiği için aldım. Konusunu bilmeden kitap almak her zaman bir risk içeriyor. Bunun farkındayım. O nedenle vakit ayırıp okuduktan sonra güzel bir seçim yaptığım için kendimi de tebrik etmeyi ihmal etmedim.

Bilim kurgu kitaplarının vazgeçilmezi olan uzay ve teknoloji unsurları bu kitapta yok. Her şey bir varsayımdan ibaret. Bu açıdan farklı (felsefik) bir bilim kurgu okuma deneyimi ile karşı karşıya kalmak güzeldi.

Kitap, astrofizikçi olan Malyanov'un üzerinde çalıştığı ve Nobel ödülü almayı planladığı bir projenin bitime doğru gelişen tuhaf olayları konu alıyor. Malyanov çalışmasına odaklandığı anda çalan kapısı yüzünden tüm dikkatini kaybediyor. Davetsiz misafirleri ile baş etmeye çalışırken; kendisi gibi bilimle uğraşan arkadaşlarından da aynı şikayetleri duymaya başlıyor. Kitabı okurken neler yaşandığını sorgulayan bilim adamlarının varsayımlarına, kaygılarına, korkularına ve meraklarına ortak oluyorsunuz. Kitabın en ilginç yanı ise tartışılan birçok konuya açıklık getirilmemesi. Kitap için kesin bir son ile biliyor demek yanlış olur. Aslında kitabın arka kapak yazısında yer alan “ sorun sende değil, kâinatta” sözü kitabın bitiş cümlesi olmaya çok uygun.

Kitabın henüz taslak halindeyken sansürlenmesi de ilginç bir detay. Boris Strugatski kitabın sansürlenme sebeplerini sonsöz olarak okuyucularıyla paylaşmış; “ başarıyla atlattığımız tatsız bir durumu hatırlamaktan daha keyifli bir şey yoktur.“ sözleri ile kitabı noktalamış. Sansürün ortadan kalması ve kitabın bize kadar ulaşması; bilim kurgunun felsefik olarak satırlara yansıtılması da göz önüne alınırsa, biz okuyucular için büyük bir kazanç olmuş.

Belki de, Newton'un kutsal kitaptaki 'Kıyamet'i açıklamaya kalkması, Arşimet'in de sarhoş bir asker tarafından öldürülmesi tesadüf değildir.
Eğer kainatsa teslim olmak gerekiyor ama uzaylılarsa mücadele etmek mi gerek? 

Bu kitabı kısaca yorumlacak olsaydım; 152 sayfa ile tadı damakta kalan, Rus yazarların o güzel anlatımı ile okuma keyfini üst seviyelere taşıyan bir bilim kurgu kitabıydı şeklinde tanımlamak yerinde olurdu.

Eğer bilim kurgu okumayı seviyorsanız, Kıyamete Bir Milyar Yıl’ı okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

23 Temmuz 2017

Macbook Pro Retina Ekran Sorunu

Hatırı sayılır miktarda TL ödeyip bir hevesle alınan Apple'ın o güzel bilgisayarlarını bilmeyeniniz yoktur. Seneler önce, Nachnuch işine başlayınca ben de binlerce lira döküp Macbook Pro alanlardanım. Dört senedir elim kolum oldu resmen.
Canavar gibi çalışan bilgisayarımda iki ay önce retina ekran sorun baş gösterdi. İlk önceleri kameranın var olduğu yerde meydana geldi. Dört yıllık bir bilgisayar; bazen temizleyici kullanıyorum belki ondan olmuştur diyip üstünde pek durmadım. Lakin problem giderek büyüdü ve ekrana yayılmaya başladı. Ekran üzerinde çizikler oluşunca film izlerken (özellikle ışıksız sahnelerde) devamlı gözüme çarptı. Rahatsız olmaya başlayınca; Macbook Pro Retina Ekran Sorununu nasıl çözerim? diye bir araştırma yaptım.



Apple şirketinin bu sorunla uzun zamandır karşı karşıya kaldığını gördüm. Hatta retina ekran sorunu yaşayanlar tarafından açılmış bir facebook sayfası bile var. Orada yorumları okuyunca hem içime biraz su serpildi; hem de beni aldı bir telaş. İçime su serpildi çünkü Apple retina ekran sorunu yaşayanlar için bir değişim programına sahipti. Bunun yanı sıra telaşlanmamın nedeni bilgisayarımın dört yıllık oluşuydu. Şansımı deneyip bilgisayarımı servise götürmeye karar verdim.

Öncelikle Mac online randevu sistemini kullanarak bana en yakın servisten randevu aldım. Servise götürüp derdimi anlattığımda, çalışanlar zaten bu sorundan haberdar olduklarını söylediler ve bir servis kaydı açtılar. Ekran değişim onayı için bilgisayarın bir hafta serviste kalmasını gerektiğini söylediler. Benim için sancılı süreç başladı. Garanti kapsamı geçmiş bunun diyip geri göndermeleri ve 350 Dolar gibi bir fatura çıkarmalarından tırstım açıkcası. Ama tüm korkularım yersizmiş. Dört günlük bekleyişin sonunda pırıl pırıl yeni bir ekranla bilgisayarımı geri aldım. Daha önce facebook sayfasında yapılan yorumlarda eski bilgisayarda geçerli olmadığını söyledikleri değişim programına dahil olabilmenin sevincini yaşıyorum. Bilgisayarım tabiri caize gıcır gıcır oldu. Değişen ekranın iki yıllık garantisi de bonusu oldu. Umarım daha nice seneler deforme olmadan kullanabilirim.

Siz de böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız en kısa sürede bir Mac servisinde soluğu almanızı tavsiye ederim. Değişim programı son iki ayına girmiş ve ondan sonra ne yapılacağı konusunda bir bilgileri yokmuş çalışanların. Benden söylemesi. Bunun yanı sıra Apple'ın yeni Macbook Pro bilgisayarlarında da aynı sorunla baş etmeye çalıştığı söylentiler arasında. Eğer bu aralar bir Macbook Pro almak için araştırma içindeyseniz, buraya sizin için çok gerekli bir bilgi bıraktım demektir.

Bu yazının sonunu Apple'ın alacağı aksiyon belirleyecekti. Ekranı değiştirmeyi kabul etmeselerdi muhtemelen bu satırlarda ağzıma geleni sayacaktım kendilerine. Ama çok hızlı ve sorunsuz bir şekilde problemimi çözdüğü ve beni yarı yolda bırakmadığı için, yazıyı kendilerine teşekkür ederek sonlandırmak boynumun borcu oldu artık.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

20 Temmuz 2017

Harika Bir Atıştırmalık Olan Enerji Topları


Kahvenin yanında lokum, çikolata tüketenlerdenseniz az sonra paylaşacağım enerji topu tarifi tam sizlik. Böylelikle hem tatlı keyfinizden ödün vermeyeceksiniz hem de sağlıklı bir atıştırmalık yemiş olacaksınız.
Bugün şekeri arkamda bırakalı 18 gün oluyor. Benim gibi her gün çikolata ve dondurma yiyen biri için biraz sancılı geçmesi normal. Lakin ne demişler demokraside çareler tükenmez. Ne yapsam, ne etsem bu boşluğu doldursam derken; aklıma arkadaşımın geçen gün bisiklet gezisi sırasında ikram ettiği enerji topu geldi. Hemen kolları sıvadım ve araştırmalara başladım. Herkes gibi google amcaya "Enerji topu nasıl yapılır?" diye sordum. Sağolsun saniyeler içinde birçok seçenek çıkardı karşıma. Ben de okuduğum tariflerden ilham alarak kendi enerji toplarımı yaptım.
Yapımı 15 dakika olan, basit, erkek, kadın demeden herkesin yapabileceği bir tarif için kalemi kağıdı hazırlayın bakalım.

8 adet Enerji topu için malzemeler :


  • Blender. En önemlisi bu. Bu yoksa yapmak imkansız. 
  • 6 adet hurma 
  • 1su bardağı ceviz içi
  • 2 tane kuru kayısı
  • 6 yemek kaşığı yulaf ezmesi 
  • 1 tatlı kaşığı bal 
  • 1 tatlı kaşığı süt
  • 4-5 tane kavrulmamış fındık (isteğe bağlı)
  • 4-5 tane kavrulmamış badem (isteğe bağlı) 
  • Süslemek için 1 yemek kaşığı kakao ve hindistan cevizi
Yapılışı :

  • Hurmanın çekirdeklerini çıkartın.
  • Hurmayı, ceviz içini, kayısıyı, yulaf ezmesini, balı, sütü, fındığı ve bademi blender ile iyice karıştırın. Toplanması zor bir hamur kıvamını alıyor.
  • Karışımı kolay yoğurabileceğiniz kaba boşaltın.
  • Elinizi biraz ıslatarak karışımdan küçük parçalar alıp top haline getirin. 
  • Hazırladığınız topları damak zevkinize göre ister kakao ile ister hindistan cevizi ile kaplayın.
  • Lezzetine lezzet katmak için yaklaşık 30 dakika buzdolabında bekletin. 


Harika olmasının yanı sıra oldukça sağlıklı olan enerji toplarınız hazır. Afiyet olsun.

✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

16 Temmuz 2017

Avrupa'da Geçerli Ehliyet Değişimi



Uzunca bir süredir aklımızda olan ve devamlı ertelediğimiz ehliyet değişimi işinin ilk adımını bugün attık. Bu süreç içerisinde araştırma yaparken internetin bilgi çöplüğünde türlü türlü şeyler okudum.

Yurtdışında Türkiye ehliyeti geçerli mi?
Ehliyetimi değiştirmezsem herhangi bir sorun yaşar mıyım?
Ehliyetimi değiştirmek için yeniden bir sınava girmek zorunda mıyım?  


Buna benzer sayısız sorular var. Gelelim bu soruların cevaplarına;
1- Mevcut ehliyetlerinizi yurtdışında 6 ay boyunca sorunsuz kullanabilirsiz. Ama yurtdışı yerleşikseniz 6 ay sonunda artık ehliyetiniz geçerliliğini yitiriyor. Aktif olarak araç kullacaksanız ehliyetinizi değiştirmeyi ihmal etmeyin. 
2- Yeni çipli ehliyetler yurtdışında süreriz kullanım hakkı sağlamıyor. 6 ay kuralı çipli ehliyet içinde geçerli.
3- Genel çevirmelerde bir sorun yaşamadığınızı varsayın. Ben senelerdir kullanıyorum bir şey olmuyor diyenler var. Ama her ihtimali düşünmek lazım. Kaza yapmanız durumunda ilk araştırılan nokta ehliyetiniz geçerli olup olmadığı. Geçersiz bir ehliyet ile araç kullandığınız tespit edilirse vay halinize. Sigortadan para alamazsınız. Kaskonuz geçersiz hale gelir. Ayrıca hatırı sayılır miktarda ceza ödersiniz. 
4- Mevcut bir ehliyetiniz varsa ve Polonya sınırları içinde ehliyet değişimi yapacaksanız, ek olarak herhangi bir sınava girmenize gerek yok. 
5- Bu aralar ehliyetiniz yoksa da sınavsız ehliyet veriyoruz şeklinde bazı haberler çıkıyor. Sakın bunlara itibar etmeyiniz. Eğer daha önce ehliyet almaya hak kazanmadıysanız, bir kursa kayıt olup, yazılı ve uygulamalı sınavları geçmeniz lazım. Biz hallederiz; sen bana ver şu miktarı, ehliyetin hazır diyenlere inanmayın. Giden paranıza yazık olur.

Polonya'da ehliyet değişimi nasıl yapılır? 

Ehliyet değişimi için hangi evraklara ihtiyacım var?


Bu soruları soranlardansanız tam olarak doğru adrestesiniz. Bu sabah Türkiye ehliyetimi, Avrupa Birliği ülkelerinde kullanım hakkı sunan yeni ehliyet ile değiştirmek için başvuruda bulundum.
Aşağıda sıraladığım evrakları temin ederseniz başvuru süreciniz 5 dakika içinde sonuçlanıyor.

1- Pesel numarasına gerek yok. (Eskiden yabancıların pesel alması zorunluydu. Artık bu zorunluluk kalktı.) Evrakta pesel numarasının istendiği yere doğum tarihinizi gün/ay/yıl olarak yazmanız yeterli.
2- Ehliyetiniz lehçe çevirisi. (Ben 40 Zloty'e yaptırdım. Bazı yerler uçuk fiyatlar istiyor. Araştırın derim.)
3- Bir adet arka fonu beyaz olan vesikalık fotoğraf. (Özel bir şekil şartı yok. Oturum kartınızda kullandığınız fotoğrafı kullanabilirsiniz.)
4- 100,50 Zloty harç bedeli. (Bunu başvuru yaptığınız yerde ödeyebiliyorsunuz.)
5- Başvuru formu. ( internetten çıktısını alabilirsiniz veya başvuru merkezinden temin edebilirsiniz. Doldururken Polonyalı birinden yardım almak işinizi kolaylaştırır.)
Başvuru formunun çıktısını almak için tıklayın.
6- Eğer oturum kartınızda adres yazmıyorsa zameldowanie (ikametgah belgesi) yanınızda olsa iyi olur. 
7- Başvuru esnasında yeni ehliyetinizin posta ile adresinize gelmesini isterseniz var olan ehliyetinizi alıyorlar. Biz tekrar başvuru merkezinden alacağız diye bir seçenek işaretledik. Böylelikle bekleme süresince eski ehliyetlerimiz bizde kalmış oldu.

Başvuru sürecini tamamladıktan sonra arkanıza yaslanın ve 4-5 ay geçmesini bekleyin. Neden bu kadar uzun dediğimizde Türkiye'den genelde geç cevap aldıklarını söylüyorlar. Türk memurlar pek sallamıyor bizim ehliyet onay işini sanırım. Bakalım bizim ehliyetler kaç ay sonra elimizde olacak?

Ehliyetim geldiğinde bu yazıda bir güncelleme yaparım. 
Şimdilik hoşça kalın.



                                ✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

13 Temmuz 2017

Yolun Yarısı


"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
 Dante gibi ortasındayız ömrün.
 Delikanlı çağımızdaki cevher,
 Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
 Gözünün yaşına bakmadan gider."

Demiş Cahit Sıtkı Tarancı. Ne acıdır ki 70 yaşını göremeden, 46 yaşında göçmüş bu dünyadan. Bu satırları yazarken Dante'ye atıfta bulunmayı ihmal etmemiş. Dante 35 yıllık deneyimi sayesinde, 13. yüzyılın başında, dünya edebiyatının önemli başyapıtı olan İlahi Komedya'yı yazmış. Ama konumuz ne Dante ne de Cahit Sıtkı Tarancı.

Bugün geçen senelerde de olduğu gibi doğum günüm şerefine bir iki satır karalamaya geldim. 20 'li yaşlarda artık ölmüş gözüyle bakılan o meşhur yaşa bugün adım atmış bulunuyorum. Zaman akıp geçiyor. Tutabilene aşk olsun. Aman zaten doğanın kanunu bu değil mi? Herkes doğuyor, büyüyor, olgunlaşıyor ve ölüyor. Onun için hep aynı yaşta kalacakmış gibi sizden büyük olanları yerden yere vurmanın bir anlamı yok.

Yolu yarılamadan 2 hafta önce başımdan geçen eğlenceli olayları anlatmaya geldi sıra. Bayram tatili dolayısıyla kız kardeşim buradaydı. Onunla akşam yemeğine gittik. Siparişleri verdik. İçecek olarak bira istedik. Garson "sizin yaşınız tutuyor mu? " dedi. Hoba dedim. "İstersen yaşımızı tahmin et "dedik. "Yok yok." diyip gitti.

Aradan bir iki gün geçti. Votka almak için büyük marketlerden birine gittik. Neyse yaptık alışverişi geldik kasaya. Kasiyer tüm ciddiyetiyle "kimliğinizi görebilir miyim? " dedi. Ben de nezaketen "emin misiniz?" dedim.  "Tabii" dedi. " Şu an inanılmaz mutlu oldum." dedim ve kimliği çıkardım. Kasiyerin, doğum günümün yazdığı yere bir de yüzüme bakışı aklıma geldikçe gülüyorum. "come on" dedi ve kıpkırmızı bir yüzle kimliğimi bana geri verdi.

Bunların dışında müze ziyaretlerinde bilet alırken devamlı öğrencimi istiyorsunuz diye sorup durdular. Aslında buna benzer bir olay geçen sene Türkiye'de de başıma gelmişti. Sinema bilet aldım. Bir baktım gişedeki görevli öğrenci diye kesmiş biletimi.

Yani demem o ki, kaç yaşına geldiğinizin pek bir önemi yok. Ruhunuz gençse ve karşı tarafa o enerjiyi yansıtabiliyorsanız her daim genç kalmayı başarabilirsiniz.

O zaman "hoş geldin otuzbeş yaşım" diyorum. Benimle harika bir sene geçirmeye hazırlansan iyi edersin. Çünkü içimdeki çocuğu büyütmeye hiç niyetim yok.
The show must go on.





✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

11 Temmuz 2017

Kahve Bahane #3


Bu serinin en zor yanı şu an yazdığım satırlar. Bir başlayabilsem aslında anlatacaklarım var.
Bayramda beni ziyarete gelen ve harika bir hafta geçirmeme vesile olan kardeşimle Krakow gezimi; son iki haftadır çikolatayı ve şekerli yiyecekleri hayatımdan çıkarmaya uğraşırken kendi kendimle vermiş olduğum mücadeleyi ve iki gün sonra yolun yarısını dedikleri o meşhur yaş ile tanışacak olduğumdan neler hissettiğimi yazmak istiyorum.


2 sene üstüne ilk kez bayram bizim eve uğradı. Yoksa bizim evde bayramların sıradan günlerden farkı yok. Gözden uzak, gönülden uzak olur lafı çok doğru. Zaman içinde mesaj ile bayramlaştığım kişilerin sayılarında oldukça büyük bir düşüş var. Neyse konu bu değil zaten. İşte bu bayram tatilinde pamuk şekerimi ağırladım. Krakow'un altını üstüne getirdik resmen. 2,5 senedir yaşadığım şehirde hiçbir müze gezmediğimi itiraf ediyorum. Kardeşim gelince, vaktimiz yettiğince müzeleri keşfettik. Hepsini çok beğendim. Belki diğer blogumda Krakow müzeleri diye ayrı bir yazı yazabilirim. Şansımıza pamuk şekerinin geldiği hafta hava çok güzeldi. O gittiğinden beri güneş bir nazlı sormayın. Bulutların arasından çıksam mı çıkmasam mı diye naz niyaz yaparken akşam oluyor. Şimdi de saniyede bir şimşek ve gök gürültüsü eşliğinde yazıyorum bu satırları. Ne diyeyim beni bu Krakow'un dengesiz havaları mahvetti. Havadan sudan yeterince bahsettim. Şimdi sıra çikolata ile imtihanımı anlatmaya geldi.

Çikolata ve şekerli şeyler dünya üzerinde en sevdiğim tatlar. Hatta dünyaya gelmeden önce annemi tekmeleyerek akide şekerlerini katur kutur yemesi için ikna etmişliğim bile var. Sevmek, yemek, bunlar güzel şeyler lakin son zamanlara biraz abartmış olduğum kanısına vardım. Hop ne oluyor Yasemin dedim ve ani bir kararla şekeri hayatımdan çıkarmalıyım dedim. 2 haftadır vermiş olduğum bu kadar doğrultusunda şeker ve çikolata tüketmiyorum. Zaten çayı, kahveyi şekersiz içiyorum yıllardır. Onun için içecek kısmında bir sıkıntı yok. Ama sabah kahvaltılarında yediğim nutella ve akşamları düzenli bir şekilde tükettiğim çikolatalı dondurma ile vedalaşmak oldukça zor oldu. Bazen tatlı krizine giriyorum. Onu da meyveli yoğurt yiyerek bastırmayı başardım şimdiye kadar. Bunun yanı sıra günde 1 bardak suyu zorla içen ben, artık 1 litre su tüketir oldum. Bu işte bir terslik olabilir mi? Geçekten sebebini merak ediyorum. Yani şekeri bırakınca neden su içme dürtüm gelişti? Hiç anlamış değilim. Eskiden susamak nedir bilmezdim. Şimdi resmen susadığımı hissediyorum.

Böyle garip şeylerle uğraşırken yıllar yılları kovalıyor ve bir bakıyorsunuz yolun yarısı diye anılan o meşhur yaş kapınız çalıyor. Benim kapımı da iki gün sonra çalacak kendisi. Ne yapalım içeri buyur etmemek olmaz. Yok seni istemiyorum demek olmaz. İçeri girecek ve ömrümden bir yıl daha geçtiğini hatırlatacak bana. Gelsin bakalım. Bu fotoğraf da onu pek umursamadığımın anısı olarak burada kalsın.


Hayat bu şarkı gibi değil mi? Ayrıntıları saçma olsa bile genel ritmi oldukça eğlenceli. O zaman dans.



✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş:

3 Temmuz 2017

İzmir Nazarköy gezisi

İzmir birçok güzelliğe ev sahipliği yapan bir şehir. Bu yazımda saklı cennetin bir parçası olan Nazarköy'den bahsedeceğim.

Öyle bir köy düşünün ki ağaçlarında yapraktan çok nazar boncuğu olsun.
Minicik bir çay geçsin köyün ortasından;
İnsanlar geçimlerini sağlamak için 220 derecelik fırınların başında tüm gün cama şekil versin;
Doğallığından hiçbir şey kaybetmemiş olsun.
Eğer bu söylediklerimi düşleyip, yok canım böyle bir köyün bu zamanda olması zor diyorsanız, bundan sonraki satırlar sizi bir hayli şaşırtacaktır.


Nazarköy, İzmir'e 25 km uzaklıkta, Kemalpaşa'ya çok yakın olan bir köy. Köyün geçim kaynağı nazar boncuğu yapımı. Köye girdiğiniz anda her yerde irili ufaklı, çeşit çeşit nazar boncuğu karşılıyor sizi. Sokaklarda, evlerin duvarlarında, ağaçlarda. Ayrıca köyde yaşayan insanlar yapmış olduğu el emeği nazar boncuklarını satmak için köy meydanında minik dükkanlar açmışlar.

Bu sene İzmir'de keşfettiğim en güzel yerdi Nazarköy. Kısa tatilimde iki defa gitme şansı yakaladım. Köyün içinden geçerken duvarlarına, boncuklarına hayran oldum. Meğer en güzel yerini sona saklıyormuş annem. Minik bir çayın kenarına götürdü beni ve harika bir köy kahvaltısı yaptım. Zeytininden peynirine, tereyağından reçeline yediğim herşey doğaldı. Benim gittiğim dönem henüz uygun olmadığı için dere kenarında oturduk. Lakin yazın gittiğinizde ayakkabılarınızı çıkartıp derenin içinde yer alan masalara oturarak kahvaltı keyfinize keyif katabiliyormuşsunuz.


Fotoğrafta gördüğünüz Savanda Çayı. Nif Dağı'nın bir vadisinden doğar, Gediz Irmağı'na karışır kendisi. Hellenleşme dönemindeki adı ise "kar" anlamına gelen Nymphaeion'dur.

Bundan sonrası bol fotoğraf karesi içeriyor. Heryer o kadar güzeldi ki, fotoğraflamamak elde değildi.
Vadi Alabalık, o meşhur çay içinde kahvaltı yapılan yerin adı. Ayrıca ikinci gidişimde kavurmasını yedim. Enfesti. Benden söylemesi. Bahçelerinde yer alan nazar boncuğu ağacı herkesin ilgi odağı. Sanırım bu ilgiden sıkılan işletme, öyle kuru kuruya fotoğraf çekmesin insanlar diye düşünmüş ve fotoğrafın sağ köşesinden objektife takılan uyarı levhasını asıvermişler.



Her gelenin ıslak mendil bağlayarak dilek dilediği bir ağacın altında yer alan bir türbe var köyde. Horasan Erenlerinden Hakkı Baba Türbesi. Hakkı Baba zamanında Anadolu'ya ilk gelen Erenler'den birisiymiş. Nazarköy bölgesine gelen aşiretlerin yer, yurt edinmesine, gelip geçenleri yedirilip, doyurulmasına yardımcı olurmuş. Türbenin yanındaki duvar da çok enteresan geldi bana.





Sanırım bu çeşme ikilemde kalan biri tarafından yaptırılmış. Adı ile beni güldürdü. Yazıyı okuyunca kendi kendime sormadım desem yalan olur. Cevap, "içmesem daha iyi olur "oldu. Malum köy içinde yürürken zorluk yaşamak istemezdim.



Güzel bir yürüyüş sonrası yorgunlar durağında da bir Nazarköy hatıramız olmazsa olmazdı.


Köy meydanında var olan bu minik dükkanlar harikaydı. Polonyalı arkadaşlarımı nazar boncukları aldım. Ayrıca kendim için bir tane halhal yaptırdım. O kadar çok çeşit var ki, insan hangisini alacağını şaşırıyor ve fiyatları da çok uygun. 


Köyde turlamaktan yorulan ben. Bir hamak bulur bulmaz attım kendimi.






Bu kareler ise deneysel çekimler. Telefon ile ancak bu kadar oluyor.



İşte böyle. Nazarköy gerçekten saklı bir cennet. Gezimi sonlandırırken, umarım bir gün Şirince Köyü kadar meşhur olmaz dedim. Böyle el değmemiş güzellikler bozulsun istemiyorum.
✄----------------------------------------------------------------------
Paylaş: